top of page
< Back

Yılın son söyleşisi; Meclis Üyesi Özge Kabukçu: 'Almanya artık vatan'

Yazı ve söyleşi: Alâettin BAHÇEKAPILI Son saatlerini yaşadığımız 2021 yılı, bugün sayıları 5 milyonu aşan, Avrupa'da yaşanan "Türkiye kökenli göçmen işçilerin" Almanya'ya ayak basışının 60. yıldönümü. Köylerimizden değil büyükkentlere, kentlere bile uğramadan "el kapılarına" varan bu işçiler, uzun süre "Alamanyalı" diye anıldı geride kalanlarca. Arkalarından türküler yakıldı; "Almanya acı vatan" diye örneğin. Bu önemli toplumsal olay, temelinde siyasaldı da... Kültürel sonuçları da oldu. Ekonomik kazanımları da... Hep gündemimizde kaldı yurt dışındaki işçiler... TRT'nin duyargaları hep açık bir izlence yapımcısı olarak benim de gündemimdeydi yurt dışına göç olgusu... Yılları aşan yayın periyodunda Sılaya Dönüş diye bir diziye bu yüzden imza attım. Oralarda, Avrupalarda yaşayan "göçmen işçilerin" orada nelerle karşılaştıklarını, neler yaşadıklarını görmek, duymak ve mikrofonlara yansıtmak için onların arasına da gönderildim. Hâlâ sesleri kulaklarımda cınlar... Özellikle çocuklar için söylenenler. Örneğin... - Almanya’nın Kuzey Ren Westfalen Eyalet Kültür Bakanlığı Müsteşarı Sayın Frauz Domhof ile birlikteyiz. Sayın Domhof’tan genel olarak yabancı işçi çocuklarının, özel olarak da Türk işçilerinin çocuklarının Alman okullarındaki başarılarının ne düzeyde olduğunu öğrenmek istiyoruz: -Almanya’da doğanlar Alman çocukları kadar başarılı. Almanya’ya sonradan gelenler –ki bunlar Türkiye’de 2-3 yıl okumuş ya da okula hiç gitmemişlerdir- bunlar 9 yıllık eğitim sonunda ancak %% 16 başarılı olmuşlardır (% 16-18). Bavyera’daki bir araştırmaya göre, geçen yıl Kuzey Ren Westfalen Eyaleti’nde yabancı çocukların diploma alış oranları % 42 imiş. Merhaba. Evet, geçen yıl, Federal Almanya’da okuyan 404 bin 122 yabancı öğrenci vardı. Bunların 139 bin 192’si bizim ülkemizin çocuklarıydı. 404 bin 122 yabancı öğrenci. Federal Almanya’da çalışan göçmen işçilerin çocukları. Başarı düzeyleri % 16 ya da % 18 dolaylarında. Gittikleri okulların son sınıflarında bulunanlardan ancak yüz kişide kırkikisi bitirme diploması alabilmiş. Okula gidenlerin ezici bir çoğunluğu, -resmi bilgilere göre üçte ikisi- okulları diploma alamadan terk ediyor. Ve yarım yamalak Almanca bilgisiyle, anaderslerde aldığı üstünkörü bilgilerle YARDIMCI İŞÇİ olarak sokağa bırakılıyor bu çocuklar, bu gençler. Şimdi, mikrofonlarımızı Almanya’nın Bavyera Eyaleti’nde çalışan yurttaşlarımızdan birine uzatalım ve konumuzla ilgili şu sorunun yanıtını arayalım: - Sayın Hakkı Koyutürk, Almanya’ya işçi olarak gelmeden önce Türkiye’deki mesleğiniz neydi? - Öğretmendim. Uzun yıllar öğretmenlik yaptım. 13-14 yıl önce Almanya’ya geldim, burada bir inşaat firmasında çalışıyorum. - Bize, Alman eğitim sisteminde çocuklar hangi aşamalardan geçiyor, nasıl bir oratmda eğitiliyor ve ne sonuç alınıyor, anlatır mısınız? - Güzel bir soru. Buradaki çocuklar Alman okuluna gitme zorunda. Öğleden önce Almanca, öğleden sonra Türkçe ders görüyorlar. Ne birini, ne ötekini yapabiliyorlar. Daha kötüsü 40 kişilik sınıfta 10 Türk çocuğu. Çocuklar aşağılık kompleksiyle yetişiyorlar, ezik yetişiyorlar. İmeştat, Obersdorf ve Sonthofen bölgesinde 200’e yakın öğrenci var. Buna karşılık tek bir Türk öğretmen bulunuyor. Oysa bu saydığım üç kentte, başka işlerde çalışan 7 Türk öğretmen daha var. Bunlardan yararlanılmalı, diye düşünüyorum. Öteki kentlerde Türk çocuklarının durumunun daha kötü olduğunu, biliyoruz. - Burada yarı Almanca ve yetersiz Türkçe bilgisiyle eğitimini sürdüden çocukların Türkiye’ye dönüşlerinde topluma kazandırılmalarında bir sorunla karşılaşacak mıyız acaba? - Tabii. Sağlam bir eğitim görmüyorlar. Meslek sahibi de olamıyorlar. İşçi olarak Türkiye7ye gidecekler, orada iş bulabilecekler mi belli değil. - Çocuklar burada meslek sahibi de olamıyorlar, dediniz. Neden? - Buradaki eğitim sisteminde 9. sınıftan sonra Sanat Okullarına ayrılır çocuklar.Almanyar, yabancıları vasıfsız işçi gereksinmelerini karşılasınlar diye Almanların tercih ettiği sanat okullarına almazlar. Sanat okullarna önce Almanlar, sonra AET ülkeleri, sonra da Portekizliler, Türkler alınır. Yabancı çocuklarını kendi istemedikleri sanat kollarına sürerler. Oralarda öğrenilen meslekler de, altın bilezik değildir çocuklar için, demir bileziktir. Durum budur. - Teşekkür ederim Sayın Hakkı Koyutürk. Şimdi, Türkiye’de 12 yaşında ilkokulu bitirdikten sonra Almanya’ya geldiğini, burada 6. Sınıftan 9. Sınıfa dek, okula gidip geldiğini, ancak Almanca bilmediği,öğrenmede de güçlük çektiği için, diploma değil de, “okula gelmiştir” yazılı bir BELGE aldığını söyleyen bir gençle birlikteyiz. - Adım Ahmet Gökçen. Türkiye’de ilkokulu bitirdikten sonra, 12 yaşındayken Almanya’ya, annemin-babamın yanına geldim. Burada üç yıl daha okudum. Bana “okula gelmiştir” belgesi verdiler. İş Bulma Kurumu’na gittim. Sınava girdim. “Araba onarımcılığı” okumamı önerdiler. Haftada 4 gün teorik dersler görüyor, bir gün de pratik yapıyorduk. Pratik dersler göndüğüm işyerinde çalışanlarla uyuşamadım, bıraktım. Böylece sanat okulunu da bitiremedim. Burada sanat okuluna gitmek zorunlu, 18 yaşına kadar. Ancak, yabancılar fabrikalarda iş bulup çalışmaya başlarsa, bu zorunluluğu aramıyorlar. İşçi olmamız onlara yetiyor. Evet, durumu, sorunu yerinde yaptığımız söyleşilerle mikrofonlarımıza getirdikten sonra bir de Almanların resmi belgelerine dayanarak vurgulayalım aynı konuyu: Sorunun ne denli genel ve güncel olduğunu açıklığa kavuşturmak için... Federal Eyalet Kurulu’nun bir raporundan okuyoruz: “Federal Almanya’da günümüzde bir milyon kadar yabancı çocuğu büyümektedir. Bunlardan yılda yaklaşık 45 bini çalışabilir yaşa gelmektedir. Bu gençlerin üçte ikisinin Hauptschele diploması yoktur. Bunlar için kaçınılmaz olarak mesleki nitelikler sınırlıdır. Bu gerçeklik gelecekte büyük sosyal çatışmalar doğurabilir. İkinci kuşak yabancı çocuğun okul ve mesleki eğitim şanslarının iyileştirilmesi önümüzdeki yıllarda uygulanacak sosyal BÜTÜNLEŞME politikasının ağırlık noktasını oluşturmalıdır.” Evet, böyle yazıyor Federal Eyalet Kurulu’nın raporlarında. Gerçekten Almanya’da yetersiz okulkoşullarından ötürü öğrencilerin büyük bit kitlesi ilkokuldan sonra ortaöğretimin sanat okuluna kaymaktadır. Üst öğretim veren okulların gidenlerin sayısı yok denilecek kadar azdır. Yabancı öğrencilerin en çok %10’unun üst öğretim veren okullara gittiğinden sözedilebilir. Yabancı çocukların ve gençlerin genel durumlarını anlayabilmek için buf bir ipucudur. Ayrıca, sanat okullarına giden çocukların ezicçi bir çoğunluğu, bu okullardan diploma alamadan ayrılmak zorunda kalmaktadır. Yarım yamalak Almanca ve ana derslerde aldığı üstünkörü bilgisiyle bu durum kendisini gösterir. Okuldan ayrılan ya da güç koşullarda bitiren çocuklar-gençler bu kez düzenin acımasız çarkları arasında, sıkışıp kalmakta, düzenin dönemsel bunalımlarından açıkça etkilenmekte ve % 90’ı işsizler ordusunu olmuşturmaktadır. Özetle diyebilir ki, yurtdışında çalışan yurttaşlarımızın çocukları ya da öteki yabancı işçilerin çocukları, bulundukları ülkelerin ekonomik düzenlerinin YEDEK İŞÇİ, YARDIMCI İŞÇİ gereksinmesini karşılayacak kişiler olarak görülmekte ve sorunun çözümü için YETERLİ, CİDDİ önlemler alınmamaktadır. Bu satırlar benim 1978'de yayımlanmaya başlayan ve 1979'da da süren Sılaya Dönüş izlence dizimin 31.sinden. TRT-I, TRT II ve Türkiye'nin Sesi radyolarında yayımlanmış. Demem şu ki, yurt dışında çalışan, yaşayan işçiler ve çocukları benim 40 küsür yıllık ilgi alanım. Ol nedenle, bugün "bir koşu gidip dönerim" sanıp da gidip dönmeyenlerin oralardaki varlığıyla hep ilgilenirim. Ne zaman bir akrabamın, bir tanıdığımın kendisinin, oğlunun-kızının oralardaki bir ticari, siyasi, kültürel, sosyolojik başarısını görürüm, yüreğim kalkar yerinden; gururlanırım. Son zamanlarda bilimsel alanda da bu gururu yaşıyoruz. Ne güzel. Benim mikrofon uzattığım zamanki durumla, şimdiki durum arasında çok fark var. Örnekleriyle karşılaştığımda heyecanlanıyorum. Tıpkı, Ataşehir'in kardeş seçtiği Almanya'nın Monheim ilçesinin "ilişkileri geliştirmek için Ataşehir'de ofis açması" sırasında oranın Belediye Meclisi'nde iki Türk üyenin olduğunu öğrendiğimde olduğu gibi. Hemen sordum, kimdir, kimlerdir? Birini gösterdiler. Adı Özge Kabukçu. İncelik gösterdi, söyleşmeyi kabul etti. Ne yüreğim durdu, ne çenem. İşte o söyleşi. 2021'in, yani yurt dışına göçün 60. yılının armağanı olsun... Monheim am Rhein Belediye Meclis Üyesi Özge Kabukçu ile söyleşi… Alâettin Bahçekapılı - Sayın Kabukçu, söyleşmeyi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Özge Kabukçu - Rica ederim, bir şey değil. Heyecanlandırmayın beni.. - Belediye Başkanınız Sayın Daniel Zimmermann Monheim am Rhein Belediye Meclisi’nin iki Türk üyesi buradadır, dediğinde heyecanlandım. Almanya her zaman ilgilendiğim konular arasındadır. TRT’de çalışırken 1978 yılında Almanya’da çalışan işçilerin, orada yaşadıklarını ve Türkiye’ye döndükten sonra karşılaştıkları ortamı yansıtmaya çalışan Sılaya Dönüş adlı bir dizi izlence yaptım. Bir buçuk yıl kadar sürdü. Hem buradaki radyolarda, hem de Yurt dışı radyolarda yayımlandı. Ses getiren bir izlence oldu. Zaten o diziyi yapmanın öncesinde de Almanya’da işçi olarak 11 yıl çalışan bir Türk kızıyla evlenmiştim. Bu evliliğim 43 yıldan beri sürmektedir. Sonra Almanya’daki çocuklarla, buradan oraya giden, ya da orada doğan çocuklarla ilgili bir dizi yapma girişimim oldu. Arada Kalanlar adıyla… - Evet, evet. - Ama siz arada kalan sayılmazsınız. - Yok. Öyle hissetmiyorum kendimi. - Ne zaman gittiniz Almanya’ya, ya da orada mı doğdunuz? - Ben Almanya’da doğdum büyüdüm. - Anneniz-babanız ne zaman gitti? - Annem küçük yaşta aile ile birlikte Almanya’ya gitti. Babam da öyle. Her ikisi de Yozgatlıdır. Yozgat-Boğazlıyan. Babam orada doğdu büyüdü, okula gitti. Sonra Almanya’ya gitti. 1980’li yıllardı. - Kadınlara yaş sorulmaz diye bir inanış var bizde… - Yok, bana sorabilirsiniz. Ben 30 yaşındayım. - Almanya’da işçiler çok sonraları seçme ve seçilme hakkı kazandılar. Ben 1978’de orada röportajlar yaparken bu hak daha kazanılmamıştı. Çok da şikâyet ediyordular bundan. Ben de buna tepki gösteriyordum; hatta parti başkanlarıyla, sendika başkanlarıyla yaptığım röportajlarda ‘siz bunu nasıl gündeme getirmezsiniz’ diye hayretle sorduğumu anımsıyorum. O zaman buradan giden işçiler 17 -18 yıldan beri orada çalışıyorlardı, oysa 18 yaşındaki Alman vatandaşları oy verebiliyordu, bizimkilerin böyle bir hakkı yoktu. Büyük çelişkiydi bu. Siz bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz? - Şöyle: Türkiyeliler oraya çalışmak için, işçi olarak gittiler. Yerleşmek için veya herhangi bir bağ kurmak için bir hevesleri yoktu diye düşünüyorum. - Kalıcı olarak gitmemişlerdi, bu doğru. - Evet, kalıcı olarak gitmediler. Gidip çalışıp para biriktirip döneceğiz düşüncesindeydiler. Bence o yüzden başta böyle bir talepleri, sorunları olmadı. Sonradan bu haklar verildi. Şimdi ben, Monheim ilçesinin belediye meclisi üyesiyim. Yalnızca bizim ilçede faaliyet gösteren bir partinin PETO Partisinin üyesi olarak girdim meclise. - Partilerin savundukları dünya görüşleri olur. PETO’nun görüşü nedir? - Diğer partilere benzemeyen bir partidir. Sağ-sol ya da liberal partiler vardır, PETO bunlara benzemiyor. 1990’lı yılların başlarında daha çok gençler, öğrenciler kurdu bu partiyi. Her anlamda her şey, her görüş var içinde. Güncel sorunları ele alıyor, onlara temas ediyor, çözüm üretmeye çalışıyor. - Sorunlar derken, yalnızca orada yaşayan Türklerin karşılaştığı sorunları mı ele alıyor, yoksa? - Yok, genelde çalışıyor, Türk veya Alman ayırmıyor. - O gençlerin, o partinin saptadığı sorunlar nedir? Hangi sorunlar var sizin meclis üyesi olduğunuz Moinheim’de? - İklim değişikliği başta geliyor. Zaten bu bütün dünyada sorun. - Bu sorunu Almanya’da Yeşiller Partisi de gündeme taşıdı/taşıyor. - Evet, öyle. Sonra eğitim imkânlarına dikkat çekiyoruz. Mesela kreş bizde ücretsizdir; yıl boyu alınan müzik dersleri, kursları ücretsizdir. Belediye çocuklara, kursiyerlere enstrümanlar verir, bedava olarak. Parkların, oyun alanlarının çoğalmasına, spor anlamında alanların artmasına gayret eder belediye. Kültür faaliyetlerini de çok destekler yerel yönetimler. - Siz hangi okulu bitirdiniz? - Ben liseyi bitirdikten sonra üniversiteye gittim. Siyasi bilimler okudum. Şimdi ben de sizinle meslektaşız. Gazetecilik yapıyorum. Yerel bir gazetede 2 buçuk yıl çalıştım. Muhabirlik yaptım, makale yazdım. Röportajlar yaptım. Biraz radyo deneyimim oldu. Şimdi serbest çalışıyorum. - Serbest derken, neyi kastediyorsunuz? Ne yapıyorsunuz? - Makale ısmarlamaları oluyor. Projeler geliyor, onları değerlendiriyorum. Başta sizin dikkat çektiğiniz gibi, bu yıl Türkiye-Almanya arasındaki işçi göçünün 60. Yıldönümü. Onunla ilgili bir sergi düzenledik. 90’lı yıllardan beri Türkleri takip ederek fotoğraflayan bir sanatçının sergisini açtık. Almanya’ya giden ilk Türklerin nasıl yaşadıklarını, nasıl adapte olduklarını anlatmak istedi. Bu sergi İstanbul’a da taşındı. İzmir’e de gitti… Böyle böyle devam ediyor. - Evet, bu sergiden haberim var… Ben de daha önce Sayın Belediye Başkanınız Daniel Zimmermann ’a soru sorarken dile getirdiğim gibi, size de aktardığım gibi, 1977-78 yıllarında Almanya’da Türk, Yunan, İspanyol işçilerle çok konuştum, söyleşiler yaptım, fotoğraflar çektim. Hâlâ saklarım. Sılaya Dönüş dizisini yaparken bir Alman yazarın “göçmen işçiler”in arasına girerek onlarla birlikte yaşayıp izlenimlerini aktardığı 7. Adam kitabından da çok yararlandım. Yazarın adı John Berger , fotoğraf çalışmasını yapan da Jean Mohr idi yanlış anımsamıyorsam. - Yanlışınız yok. O kitabı ben de biliyorum. - Monheim Belediye Meclisi kaç kişiden oluşuyor? - Toplam 40 kişiyiz. - Kaç Türk kökenli var aranızda? - İki kişiyiz. Sorularınıza daha ayrıntılı karşılık vermek isterdim. Çok hazırlıksızım… Heyecanımı da yenemedim. - Sorun değil. Ben 1970’li yıllarda orada yaşayan işçileri, çocuklarını izlediğim ve gelecekleri konusunda kaygılandığım için, şimdi sizin ve başkaca göçmen işçi olarak orada yaşayanların gerek siyasette, gerek ticarette/iş dünyasında, gerekse bilim alanında gösterdikleri başarılardan büyük mutluluk duyuyorum. Sizin gibi birinin, genç yaşında bir yerel yönetimin belediye meclis üyeliğine seçilmesini önemsiyorum. - Teşekkür ederim. Sizi Belediye Başkanımız Sayın Zimmermann’a daha ayrıntılı tanıtmak isterim. Siz söyleyin ben Almanca’ya çevireyim. - Adım Alâettin Bahçekapılı. 75 yaşındayım. 58 yıldan beri gazetecilik yapıyorum. 27 yıl TRT’de çalıştım. 1997’den beri şimdi bulunduğunuz Ataşehir’de yaşıyorum. Buraya yönelik bir dergi ve bir gazetenin sahibiyim. Basılmış 25 kitabım var. Gazetecilikte 50 yılı aştığım için Korkut Akın adlı bir televizyon yönetmeninin benimle yapılmış bir nehir söyleşi kitabı var.. 3 cilt oylumunda. Görsel yönetmen Firdes Eren’in de hazırladığı edebiyatçılığımı bir araya toplayan kitapla birlikte hakkımda toplam 4 ciltlik kitap yazılmış bir kalem emekçisiyim. 45 yıldan beri evliyim, iki kızım iki torunum var. Bu kadar kısa özgeçmişim. - Ooo… Bunca iş, nasıl kısa anlatılır. Tebrik ederim. - Ben yeni tanıştığım kişilere ayrılırken şunu söylerim: Bugünkü kazancım sizsiniz. - Ahh, bunu benim söylemem lazım. Çok teşekkür ederim. - Sayın Başkan size de sevgilerimi sunarım, sorduğum soruya verdiğiniz içten yanıt için de… - Daniel Zimmermann : Sorunuz çok içten ve güzeldi, bilmem aynı güzellikte cevaplayabildim mi? - Her ikinize de teşekkür ederim. Okuyuculara bilgi notu: BRT Yayın Grubu Genel Yönetmeni Alâettin Bahçekapılı’nın Monheim Belediye Başkanı Sayın Daniel Zimmermen'e sorusu ve aldığı yanıt şöyleydi: Bahçekapılı : Ben, 1970’li yıllarda Almanya’daki göçmen işçilerle röportajlar yapmış ve TRT’de Sılaya Dönüş adıyla bir dizi programda yayımlamış bir prodüktörüm. O dönemdeki işçilerin özlemleri belli bir birikim sağladıktan sonra Türkiye’ye dönmekti. Ama şimdi görüyoruz ki, 3. Kuşak, belki yakında 4. Kuşak Almanya’ya iyice yerleşti, kökleşti ve yatırımlar yapıyorlar oraya. Yani siz, 1960’larda Almanya’ya işçi beklerken karşınızda insanı buldunuz. Emeğiyle, düşüncesiyle, parasıyla Almanya’ya katkı sunan insanı. Şimdi bu pandemi sürecinde görüyoruz ki, Türkiye Almanya’ya bilim adamı da ihraç etmiş durumda. Bu kardeşliği, bu işbirliğini ben saygı ile karşılıyorum. Sizin bu konudaki düşüncenizi merak ediyorum.” Daniel Zimmermann : Size katılıyorum, o zamanlar bizim işçi geleceğini umduğumuzu ama gelenin insan oldnuğunu anladığımızı ben de hatırlıyorum. Ve halen görüyoruz ki Almanya’da önyargılılar da var. Kardeş belediye çalışmalarındaki başlıca hedefimiz halkların birbirini tanıması, kardeşliğin sağlanması, birbirimize yardım edebilmektir. Bunun da getirisi Almanya’da yaşayan Türk topluluğunun daha rahat Almanlarla birlikte yaşamasına katkıda bulunmasıdır. Sizin de söylediğiniz gibi, 3. Kuşaktan şu anda Meclis Üyelerimiz var. İki kadın üyemiz Alman vatandaşlığı ile Meclisimiz üyeliğini gerçekleştiriyorlar. Bu da birlikte yaşamamızın ne kadar güzel olduğunu gösteriyor. Biz bunu daha güzelleştirmek, daha ileriye taşımak istiyoruz.” MONHEİM HAKKINDA : Monheim, yaklaşık 850 yıllık kayıtlı bir tarihe sahiptir. İlk olarak 1150'de Grafschaft (Earldom) Berg'de bir balıkçı köyü olarak belgelenmiştir . Monheim, komşu köyler Baumberg ve Hitdorf'u birleştirmesinden on yıl sonra, 1960 yılında şehir statüsü kazandı . 1974'ün sonunda Monheim, Düsseldorf tarafından kuruldu. 1994'ten beri resmi şehir adı Monheim am Rhein'dir . 41 bin dolayında nüfusa sahip ilçe, Avusturya'nın Wiener Neustadt , İsrail'in Tirat Carmel, Almanya'nın Delitzsch, Fransa'nın Bourg-la-Reine, Polonya'nın Malbork ve Türkiye'nin Ataşehir'iyle kardeştir. Üç dönemdir belediye başkanlığını yapan Daniel Zimmermann, üyelerinin çoğu gençlerden oluşan, iklim değişiklikleri, eğitim ve kültür sorunları gibi konuları siyaset sahnesine getiren PETO partisine mensuptur. 40 kişilik ilçe belediye meclisinde iki kadın Türk üye vardır.

Yılın son söyleşisi; Meclis Üyesi Özge Kabukçu: 'Almanya artık vatan'

Yazı ve söyleşi: Alâettin BAHÇEKAPILI Son saatlerini yaşadığımız 2021 yılı, bugün sayıları 5 milyonu aşan, Avrupa'da yaşanan "Türkiye...

bottom of page