• HaberciGazete

A.Mete Işıkara, Sadun Tanju, İsmet Kür, Mustafa Koç, Oktay Arayıcı, Cemal R. Eyüboğlu, K. Bilbaşar



Bugün 21 Ocak. Besteleri hâlâ TSM'i zenginleştiren Udi Nevres Bey, Anadolu insanının durumunu yazın dünyasına taşıyan Kemal Bilbaşar, TRT'deki yöneticiliği yanında yazdığı oyunlarla da kültür dünyamızı zenginleştiren Oktay Arayıcı ve siyasetçi, Kurucu Meclis Üyesi Cemal Reşit Eyüboğlu'nun ölüm yıldönümü bugün.

Ayrıca 21 Ocak "Deprem Dede" olarak toplum tarafından sevilmiş, Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara, Gazeteci Sadun Tanju, Yazar İsmet Kür ve işadamı Mustafa Koç'un da ölüm yıldönümü bugün.

BRT Yayın Grubu olarak bu değerlerimizi de saygıyla, sevgiyle anıyoruz.

Ahmet Mete Işıkara kimdir?,


1941 yılında Mersin'de doğdu. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeofizik Bölümünden mezun oldu, aynı yerde doktora çalışmalarını tamamladı.17 Ağustos 1999'da Marmara bölgesinde yaşanan deprem sonrası yaptığı toplumu bilinçlendirme çabaları nedeniyle özellikle dönemin çocuklarının bilincine deprem dede, deprem amca gibi isimlerle de yerleşti.1964 – 1976 yılları arasında Arzmanyetik alanının değişimi ile ilgili çalışmalar yaptı ve Manyetik ve elektromanyetik yöntemlerle yer kabuğunun yapısının araştırılması çalışmalarında bulundu.1969 yılında Necmi Rıza Ahıska'nın kızı Aysel Ahıska ile evlendi.1976 - 1983 yılları arasında Türkiye Ulusal Jeodezi ve Jeofizik Birliği Ulusal Jeomagnetizma ve Aeronomi Komisyonu Başkanlığı yaptı.1979 - 1982 yılları arasında Avrupa Depremlerin Önceden Belirlenmesi Çalışma Grubu’nda koordinatör yaptı.1980 - 1983 yılları arasında Türkiye adına Avrupa Konseyi Deprem Uzmanları Komitesi’nde temsilcilik yaptı.1980 - 1992 yılları arasında Avrupa Sismoloji Komisyonu’nda, Depremlerin Önceden Belirlenmesi Komisyonunda Sekter olarak bulundu.1985 yılında Boğaziçi Üniversitesi'nde göreve başladı. 1985 yılında Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırmaları Enstitüsü’nde müdür yardımcısı oldu. 1991 yılında Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırmaları Enstitüsü’nde müdür oldu. 1991 – 1992 B.Ü Rektör Yardımcılığı yaptı. 1985 – 1999 Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Jeofizik Anabilim Dalı Başkanlığı yaptı. 1991 – 2002 Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürü olarak görev yaptı. 1992 – 2000 B.Ü Yönetim Kurulu Üyesi oldu. 1993 - 2000 yılları arasında Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulu’nda, Depremlerinin Önceden Belirlenmesi Değerlendirme Danışma Komitesi Üyeliğinde bulundu. 2000 – 2002 Başbakanlık Ulusal Acil Durum Yönetimi Genel Müdürlüğü Ulusal Danışmanlığı görevini yürüttü. 2002 Afete Hazırlık Eğitim Derneği (AHDER) Başkanlığı’nda bulundu. 2005 Türk Kızılayı Genel Başkan Danışmanlığı yaptı. 1976 – 2008 yılları arasında deprem ve depremselik çalışması, depremlerin önceden belirlenmesi araştırmaları, deprem konusunda toplum eğitimi, afet yönetimi ve afet zararlarının azaltılması konusunda çalışmalar yürüttü. 21 Ocak 2013'te aramızdan ayrıldı.

Sadun Tanju kimdir?



1924 yılında Samsun'un Çarşamba İlçesi’nde doğdu. Ortaöğrenimini Konya Lisesi’nde yaptı. Gazeteciliğe 1950’de Vatan gazetesinde başladı. Sekreter, muhabir, yazar olarak çalıştı. 1956’dan sonra Vatan ve Ulus gazetelerinde “Politika ve Ötesi” başlıklı günlük yazılarıyla sosyal ve siyasal eleştiriler yaptı. Kim dergisi ve demokrat İzmir gazetesinde siyasal yazıları yayınlandı. 1960-1963 yılları arasında basın ateşe muavini olarak Londra’da görev yaptı. İstanbul gazeteciler Cemiyeti’nin 1955’te Röportaj Dalı’nda İkincilik Ödülü, 1957’de Fıkra Dalı’nda Birincilik Ödülü’nü kazandı. 1977’de emekli oldu. Çalışmalarını serbest yazar olarak sürdürdü. 20 Ocak 2013 tarihinde İstanbul'da vefat etti. Cumhuriyet gazetesinde 'Olaylar ve Görüşler' ve 'Haftanın Raporu' başlıklarıyla fıkralar yazdı. Biyografik kitaplar kaleme aldı. ESERLERİ: Şiirleri: Bir Küçücük Dere Vardı (Çocuk şiirleri, 1962). Biyografileri: Miho Gibi Adam (Halikarnas Balıkçısı'nın hayatı, 1978), Hacı Ömer (1983), Yahya Kemal ve Halikarnas Balıkçısı (1983), Doludizgin (Ali Naci Karacan'ın hayatı, 1986), Sadıka Ana (Sadıka Sabancı'nın hayatı, 1987). Röportajları-incelemeleri: Daha Güzel Bir Dünya (1975), Kıbrıs: Şarkısız Halk (1975), Kutsal İnekler (1976), Macaristan Notları (1976), Tepedeki Dört Adam: Genel Seçim Sonuçları Işığı Altında 1969'dan 1981'e Türkiye'nin Siyasal ve sosyal Oluşması Üzerine Bir Araştırma (1978), Atatürk'ün Yanındakiler Karşısındakiler (1981), Asil Kan: Ümmet Olmaktan Ulus Olmaya Giden Dokuz Altın Yıl (1994), Gururla Yaşanan 70 Yol: Şark 1923-1993 1995). Hatıraları: Eski Dostlar (1996), Bazı Anılar (1998). ESER-AYRINTI Asil Kan Ümmet Olmaktan, Ulus Olmaya Giden Dokuz Altın Yıl Sadun Tanju Altın Kitaplar / Toplum ve İnsan Dizisi Sadun Tanju bu kitabında Cumhuriyetin kuruluş döneminde ne gibi güçlüklerin aşılarak bugünkü çağdaş hayatın hazırlandığını gençlere anlatmaya çalışıyor... Yazar, Mustafa Kemal'in 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkışından başlayıp, Cumhuriyetin ilk beş yılında yaşanmış olayları da ele alarak, Atatürk'ün 1927 sonbaharında niçin özellikle gençlere seslenmek istediğini açıklıyor. Gençlere... Yani damarlarında özgürlüğün, bağımsızlığın, çağdaşlığın, ulusal onur'un ve uygarlığın asil kanını taşıyanlara... İsmet Kür kimdir?




(doğum adı: Zorluhankızı , 29 Eylül 1916 - 21 Ocak 2013), Türk eğitimci, gazeteci, köşe yazarı ve ağırlıklı olarak çocuk edebiyatı yazarıdır . Yazıları arasında çocuk hikayeleri, romanlar, anılar, kısa öyküler, şiirler ve kurgu dışı eserler yer aldı. Gazeteci olarak BBC World Service , Cumhuriyet , Barış ve Yeni İstanbul'da çalıştı . Ayrıca Ankara Radyosu , TRT ve Bayrak'ta programcılık yaptı .


Kişisel yaşam

İsmet Kür, 29 Eylül 1916'da Kadıköy , Göztepe'de, Konstantinopolis , Osmanlı İmparatorluğu'nda (şimdiki İstanbul , Türkiye), yazar ve şairlerin uğrak yeri olan bir konakta doğdu. [5] Babası gazeteci, yazar ve politikacı olan Avnullah Kazım , annesi ise entelektüel bir kadın olan Ayşe Nazlı'dır. Ablası Halide Nusret Zorlutuna (1901–1984) şair ve yazardı. [2] [5] Soyadı Kanunundan Sonra1934'te yürürlüğe girdi, "İsmet" adının daha çok erkekler için kullanılmasından dolayı "Zorluhan'ın kızı" anlamına gelen "Zorluhankızı" soyadını aldı ve kafa karışıklığına neden oldu. Babasının 6-7 kuşaklık soyundan bir bey , Türkiye'nin doğusunda Erzurum ilindeki Zorluhan'ın bir reisiydi .

Edirne'deki Kız Öğretmen Okulu'ndan mezun olduktan sonra , Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü'nde ( Türkçe : Gazi Eğitim Enstitüsü ) 1938'de öğretmen unvanını aldı.

Klasik müziğe ve resme hayran olan bir matematikçiyle evliydi. Bu evlilikle "Kür" soyadını aldı. Gazeteci ve yazar Pınar Kür (1943 doğumlu) ve heykeltıraş Işılar Kür adında iki kızı oldu . NTV kanalında program yapımcısı olan, Pınar Kür'ün oğlu ve torunu Cem'in babası olan Emrah Kolukısa (1972 doğumlu) bir torunu vardır .

Kür, iki küçük kızıyla birlikte burslu olarak İngilizce öğrenmek için Londra'ya gitti. 1953'te Kent Drama Okulu'na girdi. Ayrıca 1956'dan 1960'a kadar New York'ta çocuklarıyla birlikte yaşadı. Orada 1960'da New York Üniversitesi'nde çocuk ve gençlik psikolojisi , yetişkin eğitimi , insan ilişkileri , eğitim tarihi ve 19. yüzyıl Rus edebiyatı derslerine katıldı .

ABD'de bulunduğu süre içerisinde Türkiye Büyükelçisi'nin eşiyle birlikte "Kadınlar Derneği"ni kurdu.

Bir röportajda, çok yaşlılığını tenis, voleybol, kayak ve jimnastik yapmasına ve her sabah egzersiz yapmasına borçlu olduğunu söyledi. Eylül 2012'de beyin enfarktüsü geçirdi ve yatalak oldu. 21 Ocak 2013'te 96 yaşında evinde öldü. 23 Ocak'ta Teşvikiye Camii'nde düzenlenen cenaze namazının ardından Ayazağa Mezarlığı'na defnedildi .

Profesyonel kariyer

Eğitimci ve diplomat

Kür, 21 yıl Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği yaptı. 1950'lerde Londra'daki BBC World Service'de çalıştı. 1956'da Amerika Birleşik Devletleri bölgesi için Öğrenci Müfettiş Yardımcısı olarak atandı ve ardından New York'ta Öğrenci Müfettişi görevine terfi etti. 1960 yılına kadar burada Türk Kültür Ataşesi olarak da görev yaptı.

Gazeteci

Cumhuriyet'te uzun süre gazetecilik yaptı . Barış ve Yeni İstanbul gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı .

Yazar

Kür, başta Kemal Tahir (1910–1973) olmak üzere birçok yazarın arkadaşıydı. Araştırma, deneme, öykü, şiir, roman türünde 27 kitabın yazarıdır. ve hatıra. Ayrıca radyo ve tiyatro oyunları için skeçler yazdı . İlk şiirini 1927'de Çocuk Dünyası dergisinde , ilk öyküsü Mutlu Tahayüller'i ise Ağustos 1931'de Muhit dergisinde yayımladı.

Ankara Radyosu'ndaki "Çocuk Saati" programı için 100'den fazla skeç yazdı . Ayrıca Türkiye'de TRT ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde Bayrak radyo istasyonlarında çocuk programları yaptı .

Anılarını Yarısı Roman (1995) ve Yıllara mı Çarptı Hızımız'da (2008) yayımladı. Osmanlıca Çocuk Dergileri , Osmanlıca çocuk dergileri üzerine yaptığı bir araştırma çalışmasıdır ve tanınmasını sağlamıştır. Ölümüne kadar yazmaya devam etti.

Kür, "Harfliler Derneği" ve "Türkiye Yazarlar Birliği" üyesiydi. [7]

İşler

çocuk

romanlar

anılar

Kısa hikaye

kurgu olmayan

şiirler

  • 99. Kat Şiirleri . Everest Yayınları. 2005. s. 80. ISBN 978-975-289-266-8.

  • Yaşamak (1945) HAKKINDA YAZILANLAR Dalyaya iki kala İsmet Kür’e maşallah Hürriyet 25 Şubat 2012 Hiç 98 yaşında berrak bir hafızası, tıkır tıkır bir programı ve kesintisiz çalışma hayatı olan biriyle tanıştınız mı? İsmet Kür işte böyle biri. Hem yetişkin hem de çocuklar için yazan verimli bir edebiyatçı, eğitimci, gazeteci... Üstelik yazar Pınar Kür ve heykeltıraş Işılar Kür’ün annesi, şair Halide Nusret Zorlutuna’nın kardeşi, başta Kemal Tahir olmak üzere ünlü edebiyatçıların dostu. Aman nazar değdirmeyin ve anlattıklarına kulak verin... Efendim, yeni şair ve yazarları eskisi kadar izleyemiyorum. Maşallah sayıları çoğaldı ve benim vaktim çok azaldı... 98 yaşında bir santimi bile yitirilmememesi gereken bir nesne zaman. Gençlikte insan önündeki zamanı çok uzun ve geniş sanıyor. Hele de bir şey yapmak istiyorsanız özellikle ölçülü kullanmak zorundasınız. Maalesef geç uyanıyorum, en erken 10.00-10.30. Gayet tabii hareketlerim de yavaşladı. Eskiden yüzümü yıkamak, dişlerimi ovmak az zamanımı alırdı, şimdi öyle değil. Günaşırı yatak jimnastiği yapıyorum, ömrüm boyunca çok hareketliydim. Gençliğimde çok spor yapmasam halim iyi olmazdı. Tenis, voleybol, kayak ve her sabah egzersiz, aletli jimnastik... Yeni bir çocuk-gençlik kitabı üzerine çalışıyorum: ‘Gel Katıl Bize’. 9’dan 99’a kitapsever dostlarım için yazıyorum. Toplam kitap sayısı 28 oldu galiba. Büyüklere yazarken daha özgür hissediyorum. Kahvaltıdan sonra CNNTürk’te Medya Mahallesi’nin başına oturuyorum, aklı başında bir hanım (Ayşenur Arslan) yapıyor. Eskiden beri kızartma yemem. Sigaraya kırkımdan sonra başlamıştım, 65-70 yaşında bıraktım. Dostlarımla buluştuğumda nadiren tek rakı içerim. Onu da, ilk kez ikinci çocuğum Işılar doğduktan sonra tattım. Öğleden sonra çalışmaya oturuyorum, kahvaltı faslım iki saat sürdüğü için öğleni atlıyorum. SİLİVRİ’Yİ BOYLARDIM Her gün çalışmaya gayret ediyorum. Selçuk Üniversitesi’nden bir hanım kız benim için doktora tezi hazırlamış, bir başkası daha hazırlıyor. Onu okurken unuttuğum eserlerimi de hatırlıyorum. Yazmaya başlamadan önce her şeyi ince ince tasarlarım, çabuk yazarım. En beğendiğim yetişkinlere yazdığım ‘10. Sigara’. Ancak pek şanslı bir kitap değildi, defalarca baskı yapmadı. İşkence sahnelerini yazarken tansiyonum 24’e fırlamıştı. Biri babamdan kalma, 100 seneden eski iki daktilom var. Uzun süre Cumhuriyet’e makale yazdım, şimdi olsa Silivri’yi boylardım herhalde. Bayağı sert yazılardı. Onları yeniden düzenleyip Sözcü’ye göndermeyi düşünüyorum. Barış ve Yeni İstanbul gazetelerinde de köşe yazdım ve eğitim sayfası hazırladım. ‘Yarısı Roman’ ve ‘Yıllara mı Çarptı Hızımız’ anı kitaplarım... Şimdi de ‘Varan 3’ diye politika ağırlıklı bir kitap yazmaya hazırlanıyorum. Babam Avnullah Kazimi gazeteci ve politikacıydı, zincirlere vuruldu. Ne yazık ki altı aylıkken kaybettim. Babamla yaşayabilseydim, fikirlerinden faydalanabilseydim, iyi bir politikacı olurdum. Partilerden teklif aldım ama kabul etmedim. Bizim Meclis’tekilerin emir kulu olmaya yatkın olmaları bana uymuyor. Halk Partisi’nin ilk yıllarında gazeteci olarak Ecevit’le seyahatlere gittim, Ecevit’i hâlâ severim. Demokrat Parti’yi hiç sevmedim. Her gün Sözcü ve Vatan okurum, kitap eki için Cumhuriyet alırım. Mustafa Mutlu sert yazardı ama patronlar kulağını büktü herhalde... Bir de Can Ataklı’yı okurum. Hürriyet’te Emin Çölaşan ve Bekir Coşkun’u da takip ederdim. Oktay Ekşi’yi beğenirdim, Meclis’te sesinin çıkmamasına hayret ediyorum. BU KAFA YÜZ YIL GÖTÜRÜR Okuyup yazmak ve farklı konularla meşgul olmak zihni berrak tutuyor. ‘Osmanlıca Çocuk Dergileri’ inceleme kitabım için Atatürk Kitaplığı’nda çalışırken düştüm, kafamın sesini duydum resmen. Cerrahpaşa’dan genç bir psikolog arkadaşım yemeğe çağırdı. Gelir gelmez “Aman çocuklar, Fenerbahçe ne oldu?” diye sorunca masadaki bir hanım dedi ki, “Kafanızdan şüphe etmeyin, sizi yüz yaşından fazla götürür”. Fenerbahçe başkanının bu kadar sıkı tutuklanıp eziyet görmesinin de başka sebepleri olduğuna eminim. Politikayla ilgileniyorum ama en çok keyif veren edebiyat. Tek torunum Pınar’ın oğlu Emrah Kolukısa 40 yaşında, NTV’de program yapımcısı. Oğlu Cem ilkokul üçte. Beni pek sevmiyor, kitapla arası iyi değil. Çok da az görüşüyoruz, halbuki babasıyla çok iyiydik. Çok televizyon seyrediyor, bilgisayarla oynuyor. Geniş bir kitaplıkları olmasına rağmen kitap kokusunun güzelliğini alamadı. Fakat çok iyi bir öğretmeni var, kompozisyonunun altına “Kür Ailesi’ne yeni bir yazar geliyor” notu düşmüş. Babaannesi Pınar “Aman sakın yazar olma” deyince tiyatrocu olmaya karar verdi. SOYADIM ZORLUHANKIZI Kür eşimin soyadı. Kızlarımın babası klasik müzik ve resim seven bir matematikçiydi. Kanun çıkınca Zorluhankızı soyadını aldım, çünkü İsmet’i erkek ismi sanıyorlardı. Babamın altı-yedi kuşak öncesi Erzurum’da Zorluhan Beyi, fakat çok sevildiği için İstanbul’a sürülüyor. Göztepe’de bir köşkte, edebiyatın içine doğdum. Ablam şair Halide Nusret Zorlutuna. Yazarlar, şairler evimizde toplanırdı. Ailede çok yazar olduğu için Işılar heykeltıraş oldu, fakat o kadar güzel yazar ki... Pınar benim yazarlığımı nasıl bulur pek bilmiyorum, fakat onun özellikle ilk kitaplarını çok beğenerim. ‘Tersine Akan Sular’dan sonra üslubu biraz değişmeye başladı. Az yazdığı için üzülüyorum ama kızamıyorum, içinden gelmiyor galiba. Televizyona sık çıkıyorum: Öğretmenler Günü, Atatürk’ün ölüm yıldönümü, Seda Sayan’ın programına bile çıktım. Herkes hayatımı çok dolu ve değişik buluyor ama mesele benim öyle bulmamam. Fotoğraf albümü hiç yapmadım. İçinde çok kıymetli fotoğraflar olan bir kutu yanlışlıkla atıldı mesela. Aklıma estikçe eski fotoğrafları da yırtıyorum zaten. Ben öldükten sonra çocuklar kıymet verir, saklamak zor, yük olmasın... Moda yaratmaya çok meraklıyım. Mina (Urgan) “Yaşlılar aynaya küser” diye yazmıştı, kendimi güzel bulmama imkân yok ama artan çizgilerime filan bakarım. Her hafta eve berber geliyor. Kocam rahmetli fazlaca kıskançtı, ne gerek var diye kızardı... WARNER BROS’UN PATRONUNU REDDETTİ Burs alıp hiç İngilizce bilmeden Londra’ya gittim, neredeyse 60 yıl önce. İki küçük çocuğumla azıcık paralarla yaşadım. BBC’de program yaptım. Aynı şekilde bir süre kültür ateşeliğimiz için çalıştım, çocuklarla New York’ta yaşadık. Canım sıkılınca havaalanı kafesine giderdim. Bir gün orada mektup yazarken, bir adam masama gelip sohbet etmeye başladı. Özel uçağıyla Los Angeles’a gelmemi teklif etti, reddettim. Sonradan öğrendim ki, ünlü film şirketi Warner Bros’un patronu Jack Warner’mış. Herkes beni çok cesur bulur ama yaşadıklarımda bir fevkaladelik görmüyorum.

Mustafa Koç kimdir?



Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Vehbi Koç, 1960 Ankara doğumludur. Rahmi M. Koç’un en büyük oğlu olan Mustafa Koç, Koç Holding’in 3. Kuşak üyesidir. 1980 yılında İsviçre’de Lyceum Alpinum Zuoz’u bitirmesinin hemen ardından ABD George Washington Üniversitesi İşletme Bölümüne başlayan Mustafa Koç, bu üniversiteden 1984 yılında mezun olmuştur. Aynı yıl Ram Dış Ticaret’te Satış Müdürlüğünde çalışma hayatına başlamış, bu süre boyunca Satış Müdürlüğü ve Satış Genel Müdürlüğü görevlerinde bulunmuştur. Aile şirketi olan Koç Holding’e adım atışı ise 1992 yılında gerçekleşmiştir. İlk olarak Başkan Yardımcısı olarak görev yapan işadamı, daha sonra Başkan, Yönetim Kurulu Üyeliği ve Yönetim Kurulu Başkan Vekili olarak çalışmalarını sürdürmüştür. 2003 yılında Koç Holding’in başına geçerek o tarihten bu yana Yönetim Kurulu Başkanlığı yapmıştır. Kariyer hayatı boyunca uluslar arası derneklerin de aralarında bulunduğu birçok yerde bulunan Koç, Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği Yüksek İstişare Kurulu’nun Onursal Başkanlığı ve Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu’nun ise Üyeliğini yapmıştır. Ayrıca Finlandiya İstanbul Fahri Konsolosu ve Genç Başkanlar Organizasyonu üyesidir. Bunun dışında JP Morgan Uluslararası Konseyi başta olmak üzere, Bilderberg Toplantılarının Yönetim Kurulu, Rolls-Royce Uluslararası Danışma Kurullarında ve Council on Foreign Affairs Uluslararası Konseyi’nde üyeliği vardır. Aldığı Ödüller 2005 yılında İtalya Hükümeti tarafından düzenlenen Cavalliere D’Industria nişanına layık görülmüştür. Ünlü işadamı ayrıca Vehbi Koç Vakfı’nın Yönetim Kurulu ve Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfı’nın Mütevelli Heyeti Üyeliğinde bulunmuştur. Ekonomik ve sosyal kalkınmaya büyük önem veren bu kuruluş, World Monuments Fund ve Carnegie Vakfı ve BNP Paribas gibi üst düzey kuruluşlar tarafından ödüllendirilmiştir. Caroline Giraud ile evlidir. Esra ve Aylin adında iki kız çocuğuna sahiptir. Almanca ve İngilizce bilmekteydi. 21 Ocak 2016'da vefat etti. Üyelikleri: -İstanbul Sanayi Odası üyesi, -TÜSİAD üyesi, -DEİK üyesi, -Young Presidents Organization (YPO) üyesi, -İstanbul Golf Kulübü Yönetim Kurulu Başkanı, -1907 Fenerbahçe Spor Kulübü Kongre Üyesi, -East West Institute Üyesi Mustafa Koç kitapları -Küresel Gıda Düzeni Kriz Derinleşirken -Persenk / Persenk Açıklaması -Karapara

Udi Nevres Bey kimdir?



Nevres Bey, 1873 yılında Malatya’nın Yeşilyurt ilçesinde doğar. Horum Hâfız diye bilinen ve demirci ustası olan babasının 1880 yıllarında İstanbul’a gitmesinden iki yıl sonra annesinin ölümü üzerine babası tarafından İstanbul’a getirtilir. Ardından babasının da ölümüyle Nevres’in eğitimi ve yetişmesi İstanbul’a ilk gelişinde babasını da himayesine almış olan bir paşa tarafından sağlanır. Öğrenimini tamamladıktan sonra Bâbıâli’de çalışmaya başlar. Düzenli bir şekilde ders almadan kendi kendine devam ettirdiği mûsiki çalışmalarında büyük başarı gösterir ve bu arada ud çalmayı öğrenir.

Mûsikideki dönüm noktasının Tanbûrî Cemil Bey ile tanışmasından sonra olduğu söylenir. 1900’lü yıllarda ûdî olarak şöhrete kavuşan, zaman zaman devlet adamlarının konaklarında özel mûsiki dersleri veren ve dönemin önemli mûsikişinaslarının katıldığı toplantıların vazgeçilmez simaları arasında yer alan Nevres Bey’in özellikle 1908’de Tepebaşı Gazinosu’nda Manyasîzâde Refik Bey’in himayesinde düzenlenen, devrin ünlü sâzende ve hânendelerinin katıldığı konserle şöhreti daha da artar. I. Dünya Savaşı’ndan önce plak çalışmaları için gittiği Almanya’dan dönüşünde armoni öğrenmeye başlar. Cumhuriyet’in ilânından birkaç yıl sonra Mustafa Kemal’in isteği üzerine Cumhurreisliği Hususi Kalemi’nde görevlendirildiyse de Ankara’nın havasına alışamadığından İstanbul’a döner. 1930’da Münir Nurettin Selçuk’un şimdiki Dormen Tiyatrosu olan Fransız Tiyatrosu’nda verdiği ilk konsere udu ile katılan Nevres Bey, İstanbul Radyosu’nun ilk yayınından itibaren enstrümanı ile programlara katılmaya başlar. Ancak yapılan yayınların kalitesinden şikâyet ettiği için hiç radyo dinlemediği söylenir. 1934’te çıkarılan soyadı kanunu ile Orhon soyadını aldıysa da Ûdî Nevres diye şöhret bulur.

O zamanların rakipsiz bir ud icracısı olarak olağanüstü bir kulakla en ufak bir falsoya tahammül edemez Nevres Bey. Dostlarına eserlerinin iyi anlaşılamayacağı için beste yapmaktan çekindiğini söyler. Daha çok İstanbul'un tabiat güzellikleriyle dolu sessiz semtlerinden Çamlıca, Yakacık, Beylerbeyi'nde dolaşır, özellikle Yakacık'ı çok beğenir, "Zengin olsam bir kulübe yaptırır burada otururum" der. Talebelerinden Safiye Ayla, onun için "Sağlığında bir kulübe yaptıramadı ama ölümünde dileği yerine geldi" cümlesini kurar.

Nevres Bey 22 Ocak 1937 tarihinde Cerrahpaşa Hastahanesi'nde gırtlak kanserinden eder ve Yakacık mezarlığına defnedilir. Hiç evlenmeyen Udi Nevres’in, hastanede yattığı günlerde pek arayanı, soranı olmaz, büyük bir yalnızlık içinde bir kez daha unutulmuşluğun sisleri içinde kaybolup gider.

Türk mûsikisi tarihinin en büyük ud icracılarından olan Nevres Bey ses sanatkârlığı ve bestekârlığının yanı sıra hocalığıyla da tanınmıştır. Geleneksel ud tekniğini aşarak tamamen kendine has bir teknik geliştirmiş, Tanbûrî Cemil’in tamburda açtığı çığırı Nevres Bey udda yapmıştır. Şerif Muhittin Targan gibi ud virtüozlarının ortaya çıkışında onun önemli rolü olduğu kabul edilir. Dönemin tanınmış pek çok sâzendesiyle birlikte çalan ve ünlü hânendelere de eşlik eden Nevres Bey’in birlikte çaldığı sâzendeler arasında Tanbûrî Cemil, Kanûnî Şemsi, Lavtacı Hristo, Kemânî Memduh, Kemânî Bülbülî Sâlih, Kemençeci Vasil, Santûrî Edhem Efendi, Ruşen Ferit Kam, Nubar Tekyay ve Artaki Candan’ı özellikle zikretmek gerekir.

Nevres Bey, Türkiye’de plak sanayiinin yerleşmeye başladığı dönemden itibaren plak çalışmalarına udu ve sesiyle katılarak Columbia, Sahibinin Sesi ve Pathé gibi firmalarda Tanbûrî Cemil ve Sadi Işılay’la birlikte plaklar doldurur ve bazı eserler okur. Ayrıca Türkiye Radyo Televizyon Kurumu Arşivi’nde kayıtları bulunmaktadır. Tenkitçi ve hırçın kişiliğinin yanı sıra sıkıcı denecek derecede prensiplerine bağlı olan Nevres Bey udunu hiçbir zaman geçim vasıtası olarak kullanmaz. Udunun üzerine büyük bir titizlikle eğildiği, onu kimseye vermediği, hatta kırılmasından korktuğu için çok defa toplu ulaşım araçlarına binmeyip yürümeyi tercih ettiği söylenir. Mizaç olarak Tanbûrî Cemil’le pek uyuşamamasına rağmen saz topluluklarında uzun süre birlikte çalmışlardır. Olağan üstü bir mûsiki kulağına sahip olan Nevres Bey en küçük bir falsoyu bile hoş görmez, hemen müdahale ederdi. Pek çok ses ve saz sanatçısı yetiştirmiştir. Bunlar arasında Refik Talat Alpman, İbrahim Ziya Özbekkan ve Bedriye Hoşgör onun udda devamı olmuş ve daha sonra gelenler de bu tekniği ilerletmeye gayret etmiştir. Lâle ve Nergis hanımlarla Safiye Ayla Targan da yetiştirdiği ses sanatçılarının en ünlülerindendir. Ayrıca Suphi Ziya Özbekkan ile İbrahim Ziya Bey’e de mûsiki dersleri vermiştir.

Bir Münir Nureddin konserinden edinilen şu izlenimler Peyami Safa'nındır:

"... Bir üstadın elinden gayrı her elde kabaklaştığı için pek nankör ve nankör olduğu için de pek talihsiz bir saz diye tanıdığımız ud, Nevres'in parmaklarında o tombalak ve geri mimarisinden hiç beklenmeyen sesler veriyordu. Saz mızrabın, mızrap elin, el de büyük bir ruhun emrinde oldukça, udla en kabiliyetli başka bir enstrüman arasında hiç bir fark kalmıyor. Çünkü ses veren saz değil ruhtur. Nevres'i dinlerken inanacağımız geliyordu ki, bu harikulade adam uda değil de mermere vursa o sükuti maddeden yine bir melodi abidesi çıkabilir. Deruni bir sanat olmakta en yüksek merhaleye varan eski Türk Musikisi, deruni bir adam olmakta onun kadar gösterişsiz ve yalansız, temiz ve halis Nevres'lerimizin udunda en derin ifade vasıtasını buluyordu."

"Fahire'nin, Refik'in saz refakatiyle, Münir Nureddin'in hele bestenigâr türküyü okurken o unutulmaz bir harika derecesinde yaptığı ara taksimi yaratan sesiyle bu konserin ruhuna kattıkları güzellik Nevres'in etrafında, Nuri Halil'i de ilave edersek, dört büyük artistin bizi kendi içimize doğru ne kadar uzaklara doğru götürebileceğini evvelki gece ispat etti. Uzaklara ve ötesinde Allah'a benzer bir kudret bulunduğunu hissettiğimiz yükseklere..."

Dostlarına, iyi anlaşılamayacağı endişesiyle beste yapmaktan çekindiğini söyleyen Nevres Bey fazla eser bestelememekle birlikte günümüze ulaşan eserleri onun bu konudaki başarısını göstermektedir. Tanbûrî Cemil’le beraber besteledikleri muhayyer saz semâisinin yanı sıra 1926 yılında Lâika Karabey’e ithafen bestelediği hüzzam saz semâisi onun şaheseri olarak kabul edilir. Bestelediği sekiz adet şarkıdan, “Âşiyân-ı mürg-ı dil zülf-i perîşânındadır” mısraıyla başlayan ısfahan ve “Gün kavuştu su karardı beni üzme güzelim” mısraıyla başlayan muhayyer şarkıları en meşhur eserleridir.


Kemal Bilbaşar kimdir?




1910'da Çanakkale'de doğdu. 21 Ocak 1983'te İstanbul'da yaşamını yitirdi. 1929'da Edirne Öğretmen Okulu'nu, 1935'te Gazi Eğitim Enstitüsü Tarih Bölümü'nü bitirdi. 1937-1961 arasında İzmir Karataş Ortaokulu'nda tarih öğretmenliği yaptı. İlk öyküsü Cahit Tanyol ile birlikte 1939-1940 arasında çıkardığı "Aramak" dergisinde yayınlandı. Önceleri Batı Anadolu'daki küçük kent ve kasaba insanlarının ilişkilerini, yaşamlarını ele alıyordu. Tek parti döneminin sorunları, eşraf, tüccar, memur arasındaki catışmalar bu ilk öykülerinin ana temasını oluşturdu.

2'nci Dünya Savaşı'nın ardından çok partili sisteme geçildiği yıllarda demokratik ortamın yarattığı çelişkiler üzerinde durdu. 1960'tan sonra roman yazmaya ağırlık verdi.

Ekonomik ve teknolojik gelişmelerden payını alamayan, çağa ayak uyduramayan köylülerin sorunlarını işledi. Doğu Anadolu'daki feodal toplum yapısına ışık tuttu.

18'inci Yüzyıl sonlarında Osmanlılar'la birlikte Ruslara karşı mücadele eden Abhaz ve Adige çerkezlerinin sert yaşam koşullarını geleneksel renklerini ortaya çıkararak anlattı.

Kemal Bilbaşar'ın Eserleri

ÖYKÜ:

  • Anadolu'dan Hikayeler (1939)

  • Cevizli Bahçe (1841)

  • Pembe Kurt (1953)

  • Üç Buutlu Hikayeler (1956)

  • Irgatların Öfkesi (1971)

ROMAN:

  • Denizin Çağırışı (1943)

  • Ay Tutulduğu Gece (1961)

  • Cemo (1966)

  • Memo (1970)

  • Yeşil Gölge (1970)

  • Yonca Kız (çocuk romanı, 1971)

  • Başka Olur Ağaların Düğünü (1972)

  • Kölelik Dönemeci (1977)

  • Bedoş (1980)

  • Zühre Ninem (1981)

ÖDÜLLERİ:

  • 1967 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü Cemo ile

  • 1969 May Roman Ödülü Yeşil Gölge ile

Oktay Arayıcı kimdir?



Ad Soyad: Oktay Arayıcı Nereli: Rize Burcu: Meslekler: Senarist, Tiyatro Yazarı Ölüm Tarihi: 21 Ocak 1985

Oktay Arayıcı, Türk tiyatrosunun toplumcu gerçekçi çizgideki önemli oyun ve senaryo yazarlarındandır.

Oktay Arayıcı, 12 Şubat 1936 tarihinde Rize‘de ailesinin üçüncü ve son çocuğu olarak doğmuştur. Babası bir kaptan olan Nasrullah Arayıcı, annesi Hikmet Arayıcı’dır. İlkokul ve ortaokulu Rize‘de okuduktan sonra o zamanda Rize’de lise olmadığı için Ağabeyi Trabzon lisesinde okumaktadır. Arayıcı ortaokulu bitirdiğinde, memuriyete başlamış olan babası, iki çocuğunu birden dışarıda okutabilecek güçte olmadığından onu, 1950yılında Malatya‘daki bir memur akrabasının yanına gönderir. Bu yolculuk ve Malatya’da geçirdiği sekiz ay, onu, Karadeniz’inkine pek benzemeyen Anadolu gerçeğiyle yüz yüze getirir. Ertesi yıl, Rize’de lise açılınca, öğrenimine bir yıl ara vererek, ikinci sınıftan itibaren, Rize‘de eğitimine devam eder. O yıllarda şiir ve hikayeye yönelik denemeler yapmakta, okul gazetesini çıkarmakta, oyunlar sahnerda, tatil 3 aylarında, çay Fabrikasında, mevsimlik işçi olarak da çalışır. 1954’de, iki arkadaşıyla birlikte, pek uzun ömürlü olmayan “Bomba” adlı haftalık mizah gazetesini çıkarmıştır. Bu derginin çıkarılmasından üç ay sonra mahkeme kararıyla kapatıldı ve yazarına altı ay hapis cezası verildi, ancak bu cezanın tecil ettirildi. 1956 yılında Rize lisesinden mezun oldu. 1956 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde okumaya başladı. Daha öğrenciliğinde tiyatroya gönül verdi. Üniversitede, Talebe Birliğine bağlı, Gençlik Tiyatrosu’na katıldı. Daha sonraki yıllarda, bu amatör tiyatroda, yöneticilik ve yönetmenlik yapmış ve toplulukla birlikte, yurt içinde ve dışında turnelere çıkmış, şenliklere katılmıştır. Öğrencilik yıllarında Varlık dergisinde ilk şiirlerini yayınlatır. 1959 yılında ilk senaryosunu yazdı. 1959 yılında yazdığı ilk senarım” sansüre takıldı. 1960 yılında ilk tiyatro oyunu olan “Dışarda Yağmur Var”ı yazdı ve sahneledi. 1961 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı yıl yazdığı bir film senaryosu Merkez Film Kontrolü Komisyonunca (resmi sansür kurulu) sakıncalı bulundu, onaylanmadı. 1962-1964 yılları arasında askerliğini yedek subay olarak yaptı. 1964 yılında yazdığı İzmit’teki Good-Year lastik fabrikasındaki grevi konu alan “Kondulu Hayriye” adlı oyunu valilikçe yasaklandı. 1969 yılında yazdığı “Seferi Ramazan Beyin Nafile Dünyası” da 1971 yılında Ankara Sanat Tiyatrosunda sahnelendiğinde Sıkıyönetimce yasaklanmıştır. 1965-1966 yıllarında, Türkiye Milli Talebe Federasyonu tarafından düzenlenen, Uluslararası Kültür Şenliklerini yönetti. 1965 yılında program yazarı olarak Türkiye Radyo Televizyon Kurumuna girdi ve 1981yılına kadar hizmet verdiği bu kurumda, çeşitli programlara yapımcı olarak görev yaptı. İzmir ve Ankara radyolarında 4 program, istanbul Radyosu’nda, kültür ve eğitim müdürlükleri yaptı. 1981 yılında TRT‘den uzaklaştırılınca devlet memurluğundan istifa etti. 1972-1973 yıllarında kabare türünde skeçler yazdı. 1974–1976 yılları yazdığı arasında “Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi” adlı oyun ile Türk Dil Kurumu ve Avni Dilligil ödüllerini kazandı. Bu oyun, 1978’de, Devlet Tiyatrosu’nda, Can Gürzap yönetiminde sahnelendi. 1978 yılında senaryosunu yazdığı “At GözlüğüYusuf Kurçenli yönetiminde çekilerek film haline getirildi. 1977 yılında yazdığı “Rumuz Goncagül” adlı oyununu Rutkay Aziz sahneledi ve 1981–1982 tiyatro sezonunda Yılın Oyunu ödülünü aldı. Bu oyun 1987 yılında Macit Koper tarafından senaryolaştırılarak, Hakan Balamir yapımcılığında ve İrfan Tözümyönetmenliğinde sinema filmi olarak çekildi ve Onno Tunç‘un müziklerini yaptığı filmde Türkan Şoray, Hakan Balamir, Müşfik Kenter, Macit Koper, Altan Karındaş, Tuluğ Çizgen, Pekcan Koşar oynamıştır. Oktay Arayıcı, 1970 yılında Semiha Buhara ile evlendi. Murat ve Zeynep adlarına iki çocuğu vardır. Oktay Arayıcı, 21 Ocak 1985 tarihinde İstanbul’da 49 yaşında akciğer kanseri nedeni ile ölmüştür. Oktay Arayıcı, oyunlarında ciddi ve kesin mesajlar vermekle birlikte, yaklaşımı hoşgörülü ve insanidir. OyOyun kişilerinin bilmeden hatalar yapmaları ise hoşgörülebilir insani zaaflar olarak verilmektedir. Bu nedenle yazarın, hoşgörülü ve şakalı bir ironi anlayışının olduğunu söyleyebiliriz. Türk Tiyatrosunun en önemli yazarlarından biridir Oktay Arayıcı. Geleneksel kaynakları kullanan ve bununla beraber epik tiyatro öğeleri de barındıran oyunlar yazan Oktay Arayıcı; sorgulayan, problemleri bulmaya, teşhis etmeye çalışan ve tiyatro alıcısının bu meseleleri vurgulayarak hayatına yön vermesini isteyen bir yazardır. Tiyatroda yeni biçimler denemiş, bu denemelerinde hep açıkça bir düzen isteğini, yarattığı kişilerin sözlerinde ve izlenen olayın etkisinde göstermiştir. Yazdığı dört temel oyununda da denemelerini ilerici-toplumcu çizgisini sürdüren yazar. Az ama özenle yazmıştır Ödülleri : 1982 – Ankara Sanat Kurumu Ödülü – Yılın Oyunu ödülü – Rumuz Goncagül 1978 – TRT Muhabirleri Derneği ödülü – yılın en başarılı yerli yapımı, At Gözlüğü 1979 – Türk Dil Kurumu ödülleri – Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi 1979 – Avni Dilligil ödülleri – Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi 1971 – Sanatseverler Derneği Ödülü – Seferi Ramazan Bey’in Nafile Dünyası (Melih Cevdet Anday ile birlikte) 1971 – Avni Dilligil ödülü- Seferi Ramazan Bey’in Nafile Dünyası 1970 – Cumhuriyet Gazetesi Yunus Nadi Abalıoğlu Armağanı – İkinci Hedef Senaryo : 1959 – Gel Nişanlanalım 1970 – İkinci Hedef 1978 – At Gözlüğü 1981 – Rumuz Goncagül Yazdığı Tiyatro Oyunları : 1960 – Dışarda Yağmur Var 1964 – Kondulu Hayriye 1969 – Seferi Ramazan Beyin Nafile Dünyası 1974 – Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi 1977 – Rumuz Goncagül 1978 – At Gözlüğü 1978 – Tanili Dosyası (Geçit) 1982 – Babalar (kabare oyunu) Fehime Aramızda (Tamamlanmamış) Tatlı Su Balıkları (Tamamlanmamış)

Sennur SEZER (07 Ağustos 2014 06:00) Sevgili Oktay, Seni birbirini tamamlayan görüntülerinle hatırlıyorum hep. Gençlik Tiyatrosunda stüdyoda oynanan Dışarıda Yağmur Var’ın sahnelenişinden sonraki yorgun ama yetinmez yüz ifaden, radyodaki görevinden alındığındaki istifa kararlılığın ve Selimiye’deki görüntün. On beş gün önce ameliyattan çıkmıştın belki. Başın sarılıydı. Ama hepsinin üstüne sana duyduğumuz güveni, iyileşeceğine inancımızı gösterdiğimiz gün, “Ben bugünkü duygularla on yıl daha yaşarım” diye seslenişin. Galiba tutmadığın tek söz bu oldu. Yasaklanmadan yana kısmetin açıktı: 1959 yılında yazdığın ilk senaryon sansüre takılmıştı. “Dışarıda Yağmur Var” bir vicdan acısı piyesiydi. Nasılsa yasaklanmadı. 1964’te İzmit’te Good-Year lastik fabrikasındaki grevi konu aldığı “Kondulu Hayriye” adlı oyunun valilikçe yasaklandı. 1969 yılında yazdığın “Seferi Ramazan Beyin Nafile Dünyası” (Nafile Dünya) adlı oyunu 1971’de AST’ta sahnelenip yasaklandı. “Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi” Türk Dil Kurumu ve Avni Dilligil ödüllerini kazandı. Gelelim asıl herkesin bildiği oyununa, “Rumuz Goncagül”. Rutkay Aziz’in rejisiyle sahnelenen oyun, 1981–1982 tiyatro sezonunda Yılın Oyunu ödülünü almıştı. Filme de çekilmişti. Ama o zaman, senin o oyundaki gizli maksatlarını görmeyenler bu kez uyanmışlar. Antalya Milli Eğitim Müdürlüğünden yapılan açıklamaya göre; Atatürk Endüstri Meslek Lisesi’nde sahnelenmek üzere, Kepez İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü Eser İnceleme Komisyonuna gönderilen “Rumuz Goncagül”ün, ancak ‘eğitim öğretimin mana ve ruhu ile bağdaşmadığı’ gerekçesiyle sahnelenmesine izin verilmemiş. Metinde ‘muhabbet tellalı’ demişsin. Bu sözcüğün anlamını sezen (bilen diyemem, durumlarına yakışmaz) İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü komisyonu, oyunun sahnelenmesine izin vermemiş. Semiha Arayıcı da bu konuda epey öfkeli konuşmuş. Sevgili eşin Semiha’nın öfkelenmesi yalnız oyunun yasaklanmasına değil, oyunu savunan bir öğretmenin komisyon üyelerinden birine ‘sansürcüsünüz’ dediği için kademe durdurma cezası verilerek başka bir okula sürgün edilmesine. Semiha’nın ne kadar ince bir kadın olduğunu bilirsin, anlaşılan kızın bu durumda sabrı iyice tükenmiş, durumu ‘Çarpık hastalıklı zihniyet’ olarak nitelendirmiş. 1977’den bu güne ne kadar ilerlediğimizi görüyorsun. Bugüne kadar oyunu oynayan liseler ve öğretmenleri düşün ne büyük aymazlık içindeymişler. Sevgili Oktay Arayıcı, İyi anlayamadım ama oyuna bir de müstehcenlik suçu atılmış galiba. Semiha kardeşim oyunun o dönem ekonomik çıkarlar ön planda tutularak, çıkar ilişkilerine dayalı yanlışlıkları vurguladığını belirterek diyor ki : “Burada müstehcenlik yoktur. (....). Mektupla talip bulunur. Ekonomik çıkarlar ön planda tutularak yapılan evliliklerin yanlışlıklarını vurgular ve onu resmeder, ortaya çıkarır. Böyle bir yaklaşım sonucu çıkabilecek terslikleri resmeder. Burada müstehcen bulunan durum da ‘muhabbet tellalı’ diye oyunda geçer. Çıkar, bilmem ne adına kadının bedenini kötü şekilde kullanan bir durumu sergiler. Bu müstehcenlik değildir. Zaten bu oyuna müstehcen diyen zihniyet, oyun metnini kesinlikle okumamıştır. Bu kadın ve insan haklarına yapılmış bir suçtur. Böyle bir yaklaşım trajikomik, şaşkınlık içindeyim.” Sözün doğrusunu istersen “Evlilik kurumunun çıkar ilişkilerine dayandırılmasını” yanlış bulan bir oyunu yasaklamayıp da ne yapacaktı Milli Eğitim. Bizi yöneten sayın seçilmişler, kadınla erkeğin eşit olmadığını defalarca dile getirdiler. Keşke bu kadar erken gitmeseydin, bütün çelişkileri kıs kıs gülen metinlerle yazıp sergileyeceğin garip bir döneme girdik. Nasıl çıkarız, ne zaman çıkarız da bilemiyorum. Aslında çıkma yollarını biliyorum da... Yaşlandım artık insan malzemesinden kayıp vermek canımı kötü acıtıyor, yoruyor beni. Kısacası sohbetinizi çok özledim. Tuncel Kurtiz’e ve Gençlik Tiyatrosundan rastladıklarına selam söyle. Görüşürüz.

Cemal Reşit Eyüboğlu kimdir?



(1906 – 21 Ocak 1988) Türk siyasetçi, TBMM Kurucu Üyelerinden ve Miletvekili

Harun Reşit Bey’in oğludur. 1906 yılında Akçaabat’da doğmuş, 1930’da İstanbul Hukuk Fakültesinden mezun olmuş, Paris Hukuk Fakültesinde doktora yapmıştır.

Teftiş Kuruluna 18.03.1931 tarihinde, sınavla, Müfettiş Muavini olarak girmiş; 11.02.1941’de Milli Emlak Genel Müdürlüğüne atanmak suretiyle Kuruldan ayrılmıştır. Daha sonra Maliye Tetkik Kurulu Üyeliği (1944-1950) yapmış

Maliye Bakanlığı Varidat Umum Müdürlüğü İkinci sınıf mümeyyizliğine adaylığı, Maliye Müfettiş Muavinliği, Maliye Müfettişliği, Milli Emlâk Müdürlüğü, Milli Emlâk Genel Müdürlüğü, IX. Dönem CHP Trabzon milletvekilliği, Kurucu Meclis Trabzon temsilciliği yapmıştır.

1950’de Trabzon Milletvekili olarak T.B.M.M.’ne girmiş, 1961 yılında ise Kurucu Meclis Üyeliğine seçilmiştir. Bir ara serbest avukatlık ve gazetecilikle uğraşmıştır.

Arapça ezanın yeniden serbest bırakılması için Millet Meclisi’nde 1950’nin 16 Haziran günü yapılan görüşmeler sırasında, CHP grubu adına Partisinin ezanın Arapça okunmasına karşı çıkmayacağını açıklamıştır.

TBMM’de bu yasağın kaldırılması ile ilgili şunları söylemiştir:

Sayın arkadaşlar,Türk Ceza Kanunu `nun 526. maddesinden, ezana taalluk eden ceza hükmünün kaldırılması maksadıyla hükümetin bugün huzurunuza getirdiği kanun tasarısı hakkındaki CHP Meclis Grubu `nun görüşünü arzediyorum.Bu memlekette milli devlet ve milli şuur politikası cumhuriyet ile kurulmuş ve CHP bu politikayı takip etmiştir. Bu politika icabı olarak ezan meselesi de bir dil meselesi ve milli şuur meselesi telakki edilmiştir.

Milli devlet politikası, mümkün olan her yerde Türkçenin kullanılmasını emreder . Türk vatanında ibadete çağırmanın da öz dilimizle olmasını bu bakımdan daima tercih ettik.

Türkçe ezan-Arapça ezan mevzuu üzerinde bir politika münakaşası açmaya taraftar değiliz.

Milli şuurun bu konuyu kendiliğinden halledeceğine güvenerek, Arapça ezan meselesinin ceza konusu olmaktan çıkarılmasına aleyhtar olmayacağız (TBMM Zabıt Ceridesi , 16. 6. 1950,)

20 Aralık 1961 – 30 Haziran 1967 tarihleri arasında haftalık olarak yayımlanan Yön Dergisi’nin üç kurucusu arasında yer aldı. Vatan Gazetesi’ndeki etkinliği yanında, 21 Ekim 1969 – 27 Nisan 1971 tarihleri arasında haftalık Devrim Gazetesi’nin çıkmasına yardımcı oldu.

21.01.1988 tarihinde vefat etmiştir.

Fransızca bilmekte idi.

Basılmış Eserleri:

(1) Emeklilik Hükümleri, Şerh ve İzahları (1947)

(2) La Lutte Contre La Fraude Fiscale En France Et En Turquie (Doktora Tezi) (1950)

12 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör