• HaberciGazete

Abdi İpekçi, Barış Manço, Süha Arın, Aykut Barka, Niyazi Akıncıoğlu, Ayşe Saffet Alpar


Bugün 1 Şubat. 1 Şubat 1979 Milliyet Gazetesi genel yayın yönetmeni Abdi İpekçi, suikast sonucu öldürüldü. 1 Şubat 1999 tarihinde ise Türk pop müziği sanatçısı Barış Manço kalp krizi sonucu vefat etti. 1 Şubat aynı zamanda Niyazi Akıncıoğlu, Ayşe Saffet Alpar, Aykut Barka, Süha Arın, Galip Boransu, Filiz Bingölçe ve Ömer Dönmez'in de ölüm yıldönümü.

BRT Yayın Grubu olarak bu değerlerimizi saygıyla, sevgiyle anıyoruz.

Abdi İpekçi kimdir?



Abdi İpekçi, 9 Ağustos 1929'da İstanbul'da doğdu.

1948 yılında lise eğitimini Galatasaray Lisesi'nda tamamlayan İpekçi, daha sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde okumaya başladı.

1943-48 yılları arasında bazı dergilerde yazıları ve çizdiği karikatürleri yayınlanan İpekçi, profesyonel olarak gazeteciliğe 1949 yılında Yeni Sabah Gazetesi'nde çalışmaya başladı. Ardınan Yeni İstanbul gazetesine geçti.

1954 yılında Milliyet'te çalışmaya başladı. Genel yayın yönetmeni olduğu Milliyet'te 1959 yılında başyazar oldu.

1961-70 seneleri arasında TRT'de açık oturum düzenledi.

1968 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsü'nde öğretim görevlisi olarak ders veren İpekçi, 1972 yılında Türkiye Basın Enstitüsü Başkanı oldu.

Abdi İpekçi, 1 Şubat 1979'da, Nişantaşı'nda trafikte yavaşlayan arabasına yanaşan Mehmet Ali Ağca tarafından öldürüldü. İpekçi, Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi.

KİTAPLARI

İnönü Atatürk'ü Anlatıyor

İhtilalin İçyüzü

Anayasa, Yasalar, Devlet

Barış Manço kimdir?



7'den 77'ye herkesin sevgilisi olan, adam olacak 90 kuşağı her çocuğun süper kahramanı, Barış Manço'nun hayat hikayesidir. Meziyetlerini saymakla bitiremeyeceğimiz toplumumuzun yetiştirdiği en özel değerlerden biri olan adam, Barış Manço. Kendisine yaşadığı süre içinde fazla kimlik yapmış, unutulmazlar listesine adını altın harflerle yazdırmış o. Siz onu en çok hangi yönüyle sevdiniz bilmiyorum. Ama o, şarkıcı, besteci, söz yazarı, yapımcı ve hatta gezgin Barış Manço. Her yönünü değerlendiren, parçalarından mükemmel bir bütün olan Barış Manço, bugün hala hepimizin dilinde. Hatta şu satırları yazarken bile, ''Ayağında gümüş hal hal...'' Bir de hatırımda o görkemli yüzükleri... ''Barış''ın adı Savaş'ı bitirmeli Barış, 2 Ocak 1943 yılında dünyaya geldiğinde II. Dünya Savaşı yaşanmaya devam ediyordu. Savaşın etkisini hissettirdiği zor zamanlardı. İki yıl önce doğan çocuklarına Savaş adını veren Rikkat Uyanık ve Hakkı Manço çifti, bu sefer doğan çocuklarına da Barış adını verdiler. Çünkü Barış adıyla yaşayıp, barışı getirmeliydi. Belki de bu yüzdendir, Barış Manço'nun bütün dünya çocuklarını birleştiren sevgi dolu bir kalbi oldu.

Gezginliğe çocukluktan başlayan Barış Ailenin kökeninde göç etmek vardı. İstanbul'un fethinden sonra Konya'dan Selanik'e göç eden aile, savaş sırasında yaşadıklarıyla da I. Dünya Savaşı zamanında İstanbul'a geldiler. Barış 3 yaşındayken annesi ve babası ayrılınca babasıyla yaşamaya başladı. Babasıyla çok sık ev değiştiriyorlardı. Cihangir, Üsküdar, Kadıköy derken bir süreliğine yolları Ankara'ya bile düştü. Bu sebeple eğitim hayatı boyunca da hep okul değiştirdi. Barış annesiyle TV programlarında Barış'ın annesi Rikkat Uyanık, Devlet Konservatuarı Klasik Türk Sanat Müziği sanatçısı, hocası ve aynı zamanda yazardı. Konsevatuardaki çalışmaları sırasında Zeki Müren'in de hocalığını yapmıştı. Bu sıralarda Barış ile birlikte TV programlarına katılarak şarkı söylüyordu. Barış annesinden ve onun çevresinden müziğe aşık oluyordu. Ortaokul sıralarında başlayan müzik kariyeri Barış, Galatasaray Lisesi orta bölümüne kayıtlıydı. 1957 yılında amatör olarak başlayan müzik ilgisi ile 1958'de ilk grubu Kafadarlar'ı kurdu. Grup kadrosuyla Rock'n Roll kavırları yapıyordu. Barış Manço da bu dönemde ilk bestesi Dream Girl'i yaptı. Hatta bu besteyle Ankara'da küçük bir ödül dahi kazandı. İkinci Grubu Harmoniler'di. Bu grubu da yine Galatasaray Lisesi'ndeki arkadaşlarıyla kurmuşlardı. 1959'da Galatasaray Lisesi konferans salonunda küçük Barış Manço ilk konserini verdi. Müzik, bir çocuk olmasına rağmen onun hayatına büyük duygular katıyordu. 4 Mayıs 1959'da Barış, babasını kaybetti. Küçük bedeninin yaşadığı bu büyük acı onu daha fazla müziğe itti. Ayrıca Galatasaray Lisesi'nden ayrılmak zorundaydı. Liseyi Şişli Terakki Lisesi'nde tamamladı.

Barış Manço'dan ilk 45'lik Harmoniler grubu kadrosuyla verdikleri konserden sonra, Barış Manço Grafson şirketinden üç tane 45'lik çıkardı. Liseden sonra Barış, öğrenimini Belçika'da devam ettirmek isteyince Harmoniler grubu dağıldı. Bu grubun kayfettiği iki türkü, ''Kızılcıklar Oldu mu?'' ve ''Urfa'nın Etrafı Dumanlı Dağlar'' yıllar sonra yayınlandı. Barış Manço Belçika'da Barış, 1963'te yüksek öğrenim görmek için Belçika Kraliyet Akademisi'ne gitti. Ancak bir hayali vardı ve Belçika'ya varmadan önce karayoluyla Fransa'nın başkenti Paris'e gitti. Daha önceden bağlantı kurduğu ünlü şarkıcı Henry Salvador ile buluştu. Ancak Henry, Barış'ın Fransızcasını ve fazla kilosundan kaynaklı dış görüntüsünü yetersiz buldu. Barış, Henry Salvador ile anlaşamadı ve Belçika'ya döndü. Abisi Savaş da buradaydı. Resim, grafik ve iç mimarlık eğitimi gördü. Okuldan arta kalan zamanlarında da garsonluk, otomobil bakıcılığı gibi işlerde çalışıyordu. Her zaman çok çalıştı ve üretti. Her şeyden önce pes etmedi. Yaşının ve heyecanlı isteklerinin farkındaydı. İşte heyecandan öldüğü anlardan sadece biriydi Belçikalı şair Andre Soulac ile tanışmak. Gözlerinin parıltısı Andre'nin içini ısıtmıştı. Andre sayesinde Barış'ın Fransızcası ilerledi. Yaptığı bestelere Andre de söz yazıyordu. Böylece müzikle bağı hiç kopmadan yoluna devam edebildi.

Barış Manço'nun plak sirketiyle anlaşması Barış, müziğe bağlı bir hayat yaşamak istediğini biliyordu. 1964'te Rigolo plak şirketiyle anlaştılar ve Jacques Danjean Orkestrası ile çalışmaya başladı. Artık profesyonelliğin ilk adımlarını atmıştı. 4 şarkılık iki Fransızca plak çıkardı. Barış Manço plaklarının gösterdiği başarı, onu Fransız radyosunda yayınlanan ''Salut les copins'' pop müzik içerikli programına konuk olarak taşıdı. Hatta plaklar Türkiye'ye ulaştığında Barış Manço radyolarda Fransız sanatçı olarak sunuldu. 12 Ocak 1965'te Paris'in en eski, dünyaca ünlü konser salonu Olympia'da program öncesinde sahne alarak kendi bestesi Babysitter ile başka Fransızca ve İngilizce şarkılar söyledi. Mükemmel bir performanstı ve Henry Salvador'un tebriklerini kazandı. Barış Manço artık daha da dikkat çekiyordu. Hayallerinin ötesinde başlamıştı her şey. 1966'da bir festivalde The Folk 4 grubu ile Türk müziğinden örneklerle dikkatleri üzerine çekti. Barış Manço'nun Avrupa kariyeri sona erdi Her şey Barış'ın gözünde mükemmel ilerlerken bir Fransız müzisyen Barış Manço'nun aksanını beğenmediğinden onun plağının çalınmasını yasakladı. Bu olay Barış'ı çok sarstı. İnandığı doğruların başladığı yolda kendisini yarıda bıraktığını düşünüyordu artık. Avrupa kariyeri burada bitmişti. Ama yine de içinde umut kırıntısı bırakacak bir şeyler de oluyordu. L'Alba adlı bir grup, plağının çalınması yeni yasaklanmışken, Andre Soulacie birlikte yazdıkları ilk parçayı seslendirmişti.

Barış Manço müziği bırakmadı Barış müziği bırakamazdı. Çünkü onun ruhunda alyuvarlar tadında dolaşan notalar vardı. Bu notalar onu nereye çekerse oraya gidip ihtiyacı olanı alıp müziğe dönüştürmek zorundaydı.Olympia'daki konser sırasında tanıştığı Belçikalı grup Les Mistigris ile çalmaya başladı. Hatta gruplarının söz yazarı Andre Soulac ile MANLAC prodüksiyon şirketini kurdular. Artık konser turnelerine çıkıyordu Barış Manço. Fransa, Belçika, Çekoslovakya. Almanya derken birçok ülkede Les Mistigris olarak konser veriyorlardı. Giderek hırslanan, hırslandıkça da daha çok çalışan Barış Manço, Les Mistigris grubu dahilinde Sahibinin Sesi şirketiyle birinde kendi besteleri, diğerinde ise iki türkü yorumunun olduğu iki 45'lik çıkardı. Barış evlilik yolunda Konserler zamanında çok iyi Türkçe konuşan Belçikalı Marie Claude ile tanıştılar. Yaşadıkları aşk aynı ve farklı dillerin konuşulduğu karmaşık ve bir o kadar da saf bir aşktı. Marie ve Barış aşkı bulmuşlardı. İstanbul'da nişanlandılar.

Barış Manço bıyığı Barış Hollanda'da bir trafik kazası geçirdi ve dudağında derin bir yarık oldu. İşte bu sebepten onu hafızalarımıza kazıyan bıyıklarını bırakmaya başladı. Les Mistigris ile dört şarkılık bir plak daha çıkardılar. Ancak Barış artık yasal süreçte vize sorunları yaşıyordu. Grupla yollarını ayırmak zorunda kaldılar. Barış Manço, dudağının üstünde bıyıkları ve kolunda nişanlısı ile birlikte, 1969 Haziran'ında Belçika Kraliyet Akademis'ni birincilikle bitirerek İstanbul'a döndü. İstanbul'da müzik hayatı Barış Manço İstanbul'a geldiğinde Kaygısızlar grubuna katıldı. Grubun genç gitaristleri Mahzar Alanson ve Fuat Güner'di. Artık ruhumuz Barış Manço müziği zevkinin Türkiye'de olduğunu mükemmel isimlerle buluşmasıyla doruklarda yaşayacaktı. Kaygısızlar daha önce de kendi konserlerini veren genç bir gruptu. Barış bu gruba yeni bir soluk getirecekti. En mükemmel Barış Manço hitlerinden olan Kol Düğmeleri'nin kaydı bu grubun şansı olacaktı. Grup olarak psychedelic akımından etkilenmişlerdi. Hem Anadolu temaları hem de doğu desenlerine yakın olan bu akımın etkisinde bir yandan Bebek, Kağızman gibi türküleri yorumlarken bir yandan da İngilizce besteler yapıyorlardı.

Altın Plak Ödülü 45'liklerden Ağlama Değmez Hayat, 50.000'den fazla satış yaptı ve bu başarı Barış Manço'ya ilk kez Altın Plak Ödülü'nü kazandırdı. 25 Nisan 1970 Cumartesi, İstanbul Fitaş Sineması konserinde, oyuncu Nebahat Çehre'nin ellerinden ödülünü alırken artık geleceğini görebiliyordu ve heyecanı hala kalbindeydi. Karşınızda Barıshango Barış Manço ve Kaygısızlar grubunun yaptığı besteler günden güne daha çok ilgi görüyordu. Plak şirketlerinin de dikkatinden kaçmayan bu gelişme, onlara yeni teklifler kazandırdı. Fransız plak şirketleri Philips ve Barclay anlaşma teklif ettiler. Aynı yıl Fransa'ya giden Barış Manço, plak şirketinin önerisi üzerine Barıshango adıyla tanıtıldı. Kaygısızlar grubu ise artık Possibility adını taşıyordu. Bundan sonraki süreçte artık daha kaliteli kayıt imkanları vardı ama bu kayıtlar her nedense piyasaya uzun süre sürülmedi. Bunun yanında yapılan isim değişikliği de olumsuz eleştriler alıyordu. Olumsuz ne olursa olsun, bu iyi olan şeyleri gölgeleyemezdi. Barış Manço Fransa'da Barış Manço 1969 sonunda Kaygısızlar ile yollarını ayırdı ve Fransa'da yeni bir grup kurdu. Yeni grubu Türkiye'de ''...Ve'', yurt dışında ise ''...Etc'' olarak tanınacaktı. 1970 Barış için yepyeni bir yıldı. Psychedelic rock akımından sıyrılmış artık Anadolu pop sularında yüzmeye başlamıştı. Barış Manço evlendi Daha İstanbul'da nişanlanan Marie ve Barış çifti, Belçika'nın Liege şehrinde evlendi. Ancak bu evlilik çok kısa sürdü. Marie ve Barış 22 Haziran 1970'te ayrıldılar. Barış Manço'nun müzik tarzı Kasım 1970'te o güne kadar sürekli Batı enstrümanlarını kullanan Barış Manço, bu kez farklı bir şey denedi ve notalarını Kemençe sanatçısı Cüneyd Orhon'un yazdığı Dağlar Dağlar'ı seslendirdi. Barış Manço'nun gitarı ve kemençeyle buluşan bu türkü, Barış Manço müzik tarzının da başlangıcı oldu. Bu türkü ile plağı 700.000'den fazla sattı ve Barış Manço hayatındaki tek Platin Plak Ödülü'nü işte o zaman kazandı. Ödülünü Nisan 1971 İstanbul Fitaş Sineması'ndaki konseri sırasında oyuncu Öztürk Serengil verdi.

Barış Manço ve Moğollar buluşması Dağlar Dağlar başarısı ile Türk müziği piyasasına tam anlamıyla girmişti Barış Manço. Bugün bile dilimizde olan o türkü, işte o günlerde Barış Manço'yu resmi anlamda hayatımıza kattı. 1970 yılı Barış için oldukça başarılı ve güzel geçiyordu. Bir ilk daha yaptı ve ünlü Moğollar grubu ile birleştiler. Çünkü iki tarafın da amacı ortaktı: Türk kmüziği ile Avrupa'da ünlü olmak. Barış Manço'nun müziği o zamana kadar hala Batı'nın etkisindeydi ve Moğollar da Anadolu pop tarzında müzik yapıyordu. Ama artık bir bütün olmaya karar vermişlerdi. Hatta Barış Manço bir röportajında şöyle söyledi: "Artık biz bir bütünüz. Ne ben Moğollar'ın şarkıcısıyım, ne de onlar benim grubum. Yepyeni bir grup olduk. Adımız MançoMongol. Kafaca anlaşan, aynı fikir seviyesine gelmiş olan bizler, yaptıklarımızın daha iyi olması için, sesimizi bütün dünyaya kuvvetlice duyurabilmek için, baş başa vermenin zamanı geldiğini anladık" Manchomongol'un ilk Türkiye konseri Barış Manço'nun Platin Plak Ödül töreninin yapıldığı Fitaş Sineması'ndaki konserdi. Sadece bir ay içinde bugün hala dilimize dolanan türküler kaydettiler. Bunlardan ''İşte Hendek İşte Deve'' tıpkı Dağlar Dağlar gibi çok ilgi çekti ve artık Barış Manço klasiklerindendi. Haziran 1971'de grupta çıkan anlaşmazlıklar ve Barış'ın sağlık problemleri sebebiyle Machomongol dağıldı.

Barış Manço ve Kurtalan Ekspres buluşması 1971 - 1972 yılları Barış Manço'nun birçok sanatçı ile çalışarak Kurtalan Ekspres'i kurma çabalarıyla geçti. 1972'de Kıbrıs'a giderken asker kaçağı olarak alınan Barış, Belçika Kraliyet Akademisi diploması sayesinde yedek subaylık hakkı kazandı. Ancak askere gitmeden önce Kurtalan Ekspres'i kurdu. Kurtalan Ekspres adını İstanbul'dan Güneydoğu'ya giden trenden alıyordu. Barış, Mayıs 1972'de grupla stüdyoya girerek ''Ölüm Allah'ın Emri'' ve ''Gamzedeyim Deva Bulmam'ı kaydetti. Bu şarkıların yer aldığı plağı da yayınladıktan sonra gönlü rahat bir şekilde ancak kafasında yarım kalmış birçok projeyle askere gitti. Kurtalan Ekspres dağılmayacağını ve Barış Manço'yu bekleyeceğini açıklamaıştı. Barış Manço askerliği boyunca ordu evinde sahne alsa da dinleyicisine ulaşma ihtiyacını hissediyordu. Eğitim dönemi biter bitmez plak ile dinleyicisine ulaşma yollarını denedi. Kurtalan Ekspres ile ''Küheylan'' ve ''Lambaya Püf De'' şarkılarını kaydederek peruklu bir fotoğrafının bulunduğu bir zarfla piyasaya sürdüler. Küheylan'ın sözleri ve Ağustos 1973'te yayınlanan askerlik sonlarında tamamlanmış olan albümlerde geçen şarkılar sebebiyle Barış Manço ülkücü olarak eleştirilecekti. İlk video klip: Hey Koca Topçu İlk video klibini hey Koca Topçu şarkısı için yine bu dönemlerde çektiler. Kurtalan Ekspres grubu olarak çektikleri klip ilgi çekmişlti. Artık 70'lerin ortalarına geldiğimizde Cem Kara solun, Barış Manço ise sağın sembolü olarak tanınıyordu. Ancak Barış Manço konserlerindeki Bozkurt işaretlerine karşı durarak müziklerinin herkes için olduğunu vurgulamak adına, Hey Koca Topçu'yu sol yumruğunu kaldırarak söylüyordu. 1976'da Kurtalan Ekspres'ten Özkan Uğur'un ayrılmasından sonra bir çatırdama başladı ve bilindik senaryo devreye girdi. Birileri gitti, birileri geldi, ama grup dağılmadı. Bu sırada Barış, Baris Mancho albümüyle yurt dışında son denemesini yapıyordu. Avrupa'da Baris Mancho, Türkiye'de ise Nick The Chopper adıyla satışa sunuldu. Ancak Doğu ülkelerinde liste başı olsa bile , bir şansı yoktu. Bu albüm başarısız olmuştu. çünkü değerini Doğu ülkelerinden başkası bilemedi. Müzikten uzak kalan Barış Manço Barış Manço, değerinin bilinmediği zamanlar yaşıyordu. CBS firması desteğiyle Londra'da Rainbow Tiyatrosu'nda Kurtalan Ekspres ile konser vererek Türkçe ve İngilizce şarkılarda ruhunu semaya uçuruyordu. Ancak konserden sonra karaciğer enfeksiyonu geçirdi ve karın boşluğunda bağırsağına yapışan bir tümör nedeniyle Belçika'da ameliyat oldu. Sağlık problemleri ne yazık ki onu bir süre müzikten uzakta bırakacaktı.

Barış Manço tekrar evlendi Barış Manço müziğin aşkına o kadar düşmüştü ki, evlilik konusunda pek başarılı olamıyordu. Ancak 1975'te tanıştığı Lale Çağlar onun sonsuz eşi olacaktı. 18 Temmuz 1978'de Barış Manço ve Lale Çağlar evlendi ve müzikle dolu bir masalla bir ömür mutlu yaşadılar. 19 Mayıs 1981'de ilk çocukları Doğukan Hazar Manço, Temmuz 1984'te de ikinci çocukları Batıkan Zorbey Manço da onlara katılacaktı. Barış Manço nihayet Türkiye'de Haziran 1978'de Barış Manço yeni plağını hazırlamak için çalışıyordu. Barış Manço'nun Kurtalan Ekspres ile 6 ay boyunca çalıştığı albüm 1979'da başarıyla yayınlandı. ''Yeni Bir Gün'', Barış Manço'nun Türk,iye'deki yerini sağlamlaştırdı. Barış, birçok röportajında bu dönemi ustalığa geçiş olarak açıkladı. 1979'da Cem Karaca'nın Türkiye'deki etkisini yitirmeye başlaması da Barış Manço'nun Türkiye'de yeniden doğuşunu hızlandıran önemli bir olaydı. Barış Manço Türkiye'ye girdiği bu albümle progresif rock için en iyi örnekelrdendi. ''Sarı Çizmeli Mehmet Ağa'', ''Aynalı Kemer'' gibi şarkılarla sonunda bizim Barış abimiz oluyordu. Üstelik de kendi tarzından ödün vermeden. Onu bunca sevmemizin en önemli sebeplerinden biri de buydu; birbirine zıt duracak iki şeyi bir araya getiriyor ve mükemmel yeteneğiyle onu bize sevdiriyordu. Progressive müzikle harmanladığı bu güzel şarkılar elbette hit olmuştu.

Yılın Erkek Sanatçısı, Barış Manço Barış Manço, 1979'da Yılın Erkek Sanatçısı ünvanına sahip olmuştu. Yeni Bir Gün şarkısı bunun yanında, Yılın Bestecisi - Albümü - Düzenlemesi ödüllerini de getirmişti. Bu güzel anların nazarı elbet çıkacaktı. Onu gönlümüzün sanatçısı yapan şarkılarını söylediği Belçika konserinden dönerken Edirne'de bir trafik kazası yaşandı ve belk kemiği çatlayan Barış Abi iki ay sahnelerden uzak kaldı. İlk kez bir sanatçıya beste verdi Barış Manço bu dönemde ilk kez başka bir sanatçıya beste verdi. Siparişi üzerine Nazan Şoray için hazırladığı ''Hal Hal'' şarkısının kaydında yine Kurtalan Ekspres vardı ve 45'lik olarak yayınlandı. Bu şarkı değerini buldu ve yılın şarkısı ödülünü kazandı. Nazan Şoray'a da Altın Plak kazandırdı. Bu şarkıyı daha sonra Barış Manço kendi sesinden de seslendirecekti. ''Eğri Büğrü'' ile birlikte yayınladığı bu plak Barış Manço'nun son plağı olacaktı. ''Hal Hal'' 80'lerin popüler şarkısıydı artık ve Türk halkı bu takıyı bu şarkıyla öğrendiğinden Barış Manço ile bir anılacaktı. Arkadaşım Eşek Temmuz 1981'de ''Sözüm Meclisten Dışarı'' albümü yayınlandı ve bu albümde yer alan''Arkadaşım Eşek'' büyük küçük herkesin beğenisini kazandı. Ayrıca ''Dönence'' ve ''Gülpembe'' ile 80'li yıllar boyunca devam edecek bir üne sahip oldu. Özellikle Gülpembe çok merak uyandırdı. Oysaki Barı Manço onu 1957'de Şeker Bayramı'nda yitirdiği babaannesi Nimet Hanım için yazmıştır. Şarkının duygusu salt sevginin ta kendisidir. 1983 Eurovision Şarkı Yarışması Barış Manço bu yarışmanın TRT tarafından yapılan Türkiye elemelerine ''Kazma''şarkısıyla katıldı. Çok beğeni toplasa da jüri tarafından ön elemeyi geçemedi. Bu elemeden sonra Barış Manço şunları söyledi: "Aslında benim jürim elli milyondur. Esas kararı onlar verecektir. Döneceğim ve parçayı plak yapacağım. O zaman her şey ortaya çıkacak" Gerçekten de o zaman her şey ortaya çıkmıştı. Türk halkının tercümanı, Barış Manço Barış Abi artık gerçek bir ağabeydi. 1983'teki ''Estağfrullah... Ne Haddimize!'' albümündeki ''Kazma'' ve ''Halil İbrahim Sofrası'' gibi şarkıların sözleriyle adeta Türk halkının söylemek istediklerini söylüyordu.Bu albümde ''Kol Düğmeleri'ni de tekrar düzenledi ve bu haliyle de büyük beğeni topladı. Bunun üzerine 1983'te Türk pop müziği dalında yılın sanatçısı seçildi. Kurtalan Ekspres yazısız ilk albüm 1985'teki 24 Ayar albümü kapağında Kurtalan Ekspres yazamyan ilk Barış Manço albümüydü. Aslında Kurtalan Ekspres Barış Manço'ya eşlik etmişti. Bu albümle birlikte soundu değişen Kurtalan Ekspres, Barış Manço için son kez canlı çalmıştı. Çünkü Barş Abi, artık albümlerinde bilgisayar soundlarına yer vererek Kurtalan Ekspres'i de sadece sahnede tutmak niyetindeydi. Ancak 1988'den sora Kurtalan Ekspres adı grubun kendi içinde yaşadığı sorunlar sebebiyle sadece Barış Manço konserlerinde göründü. Barış Manço bu albümünde daha çok çocukların ilgi odağı olmuştu. Bundan sonra da hep çocukların Barış Abisi olacaktı.

Barış Manço ile 7'den 77'ye Barış Manço'nun müziğe olan tutkusu malumdu ama her zaman kafasında kurduğu TV projeleri de vardı. Özellikle çocuklara yönelik bir program her zaman hayaliydi. Sonunda bu hayali de gerçek oldu. İyi ki de oldu. Yoksa biz Barış Abisiz bir dünyada 90'lar kuşağı oalrak nasıl büyürdük... TV projesini hayata geçirmek için TRT 1 kanalına daha önce yapılmamış bir program önerisiyle gittiğinde bunca zaman ona olumsuz yanıtlar veren kanal bu sefer kayıtsız kalamadı.


''Barış Manço ile 7'den 77'ye''

1988 yılında dünyaya gelmiş oldu. Böyle dile getiriyorum, çünkü hepimizi onunla buluşturan bu program Barış Abi'nin üçüncü çocuğu olmuştu. Gerçekten adı gibi 7'den 77'ye herkesin ilgisini çekmişti. Tabi ki başta biz 90 kuşağı çocuklarını, sonra da o çocukların ebeveynlerini ekrana kitliyordu. Bu programla hepimiz Barış Abi'yle beraber gittiği 150'den fazla ülkeye gidip oraları gezerek onunla birlikte ''dünyanın en çok yer gezen çocukları'' olduk ve Barış Abi hepimize yolculuk boyunca uslu durduğumuz için, söz dinleyip ıspanak yediğimiz için, bayram sabahları erkenden kalktığımız için hep 10 puan verdi. ''Adam Olacak Çocuk'' ile çocuklara övgüler verirken, ''ikinci Kahvaltı'', ''Dönence'' ve ''Dere Tepe Türkiye'' ile yetişkinlerle buluştu.

Barış Manço öldü Barış Manço 1 Şubat 1999'da Moda'daki evinde kalp krizinden öldü.


Süha Arın kimdir?



Balıkesir'de 1942'de dünyaya gelen ve ilk, orta ve lise öğrenimini Ankara'da tamamlayan Arın, 1965'te ABD'ye giderek Washington D.C. Howard Üniversitesi'nde "Sinema Televizyon Yapımcılığı ve Yönetmenliği" alanında lisans, Amerikan Üniversitesi'nde "Kitle Haberleşmesi-Hükümet ve Kamu Enformasyonu" dalında ise yüksek lisans eğitimi aldı.

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksekokulu, Mimar Sinan, İstanbul, Uluslararası Amerikan Üniversitesi, Liverpool John Mooresy, Beykent, Marmara, Maltepe ve Yeditepe üniversitelerinde ders veren Arın, 1962-1964 yıllarında Milli Eğitim Bakanlığı Filmler Merkezi Yönetmen ve Senaristi görevinde bulundu.

Arın, 1967-1973 yıllarında Amerika'nın Sesi Radyosu'nda Washington muhabiri, Uluslararası Sinema TV Merkezi ve TRT Washington muhabiri olarak görev yaptı.


Belgesele adanmış ömür

"Belgesel sinema, evrensel mesaj taşımalı." tezini savunan Arın, 1964'te "Trafik Emniyeti", "Başkent Ankara", 1968'de "Pride-Gurur", 1974'te "Hattiler'den Hititler'e", "Sessiz Emekçiler", "Affın Ardından", 1975'te "Kaygı Kuyuları", "Bir Yuva Dağılıyor", "Midas'ın Dünyası", 1976'da "Safranbolu'da Zaman", 1977'de "Urartu'nun İki Mevsimi", "İstanbul'un Çağırdığı Su", "Likya'nın Sönmeyen Ateşi", 1978'de "Yörük Elif", 1979'da "Tahtacı Fatma", 1980'de "Kapalıçarşı'da 40 Bin Adım", "Aşık Ali İzzet Özkan", "Cemal Reşit Rey", 1981'de "Dolmabahçe ve Atatürk", 1983'te "Anadolu'nun Petrol Yolu", "Kula'da Üç Gün", 1984'te "Kariye", "Anadolu'da Konutun Öyküsü", 1985'te "Camın Teri", Hasan Özgen ile birlikte "Fırat Göl Olurken", 1986-1988 yıllarında "Eski Evler Eski Ustalar", 1988'de "Dünya Durdukça-Mimar Sinan", 1989'da "Mimar Sinan'ın Anıları", 1990'da "Hüseyin Anka ile Sinan'ı Yeniden Yorumlamak", 1991'de "Topkapı Sarayı", "Ayasofya", 1996'da Hakan Aytekin ile birlikte "Altın Kent İstanbul", 1997'de "Kıbrıs'ta Bir Özgürlük Anıtı", "Denktaş'ın Fotoğrafları" ile 2000'de "Küçük Asya'nın On Rengi-Türkiye Film Yapım Kılavuzu" belgesel filmlerini çekti.

Ödüllerle geçen hayat

Meslek hayatında 30'un üzerinde yapıta imza atan Arın, filmlerinde Anadolu kültürünün ve Türk toplumunun çağdaş, geleneksel değerlerini, sosyal ve siyasal konularını işledi.

Çok sayıda ulusal ve uluslararası ödüle layık görülen Suha Arın, 1977'de "Safranbolu'da Zaman" belgeseliyle 14. Antalya Film Festivali'nde "En İyi Kısa Metrajlı Film" dalında Altın Portakal Ödülü aldı.

Belgesel, Safranbolu'nun geleneksel konakları, han, hamam, köprü, cami, çeşme gibi tarihi yapıların koruma altına alınmasında büyük rol oynadı.

Arın'ın 1978'de çektiği "Urartu'nun İki Mevsimi" belgeseli, "Sedat Simavi Vakfı Kitle Haberleşmesi Büyük Ödülü"ne layık görülürken, 1979'da "Tahtacı Fatma" belgeseli, 3. Uluslararası Balkan Film Festivali'nde birincilik ödülüne layık görüldü.

Usta yönetmenin çektiği "Kapalıçarşı'da 40 Bin Adım" belgeseli, Viyana Turizm Filmleri Yarışması'nda "Jüri Şeref Ödülü"ne layık görüldü.

Arın, ayrıca 1998'de İFSAK Yılın Sinema Ödülü ile yine aynı yıl TÜRSAK ve Tarih Vakıfları Emek Ödülü, 2000'de ise Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı Aziz Nesin Emek Ödülü aldı.

Suha Arın, 1 Şubat 2004'te tedavi gördüğü İstanbul Haseki Kardiyoloji Enstitüsü'nde hayatını kaybetti.


Ayşe Saffet Alpar kimdir?



Ayşe Saffet Rıza Alpar, 17 Nisan 1903 tarihinde doğdu. Balkan Savaşı’nda İşkodra kalesini savunurken 30-31 Ocak 1913’te şehid olan Müşir Hasan Rıza Paşa’nın kızıdır. İlk kadın kimyacılardandır. Saffet Rıza Alpar, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Kimya Enstitüsünden mezun oldu. 1933’te Üniversite reformunda İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Kimya Enstitüsü’ünde Ord. Prof. Herzog’un Sınaî Kimya ders muavini oldu. Aynı yerde doçent ve profesör oldu. Kimya fakültesi dekanlığı görevinde bulundu. Karadeniz Teknik Üniversitesi Temel Bilimler Fakültesi’nde Sınaî Kimya profesörü olarak ders verdi ve burada 1972-1974 yılları arasında dekanlık yaptı. Karadeniz Teknik Üniversitesi’nin rektörlüğünde bulundu. Türkiye’nin ilk kadın rektörüdür. 1977 yılı genel seçimleri’nde MHP İstanbul 4.sıra milletvekili adayı olmuştur. 1 Şubat 1981 tarihinde vefat etti.

Eserleri * Su ve Teknologisi (İçme, Kullanma Sanayi ve Çirkef Suları), İstanbul, 1944, 176 s. * Kimyasal Teknoloji – Yakıtlar, Anorganik ve Organik Kimya Sanayii, Şirketi Mürettibiye Matbaası, İstanbul 1946, VIII + 546 s. * Sınaî Kimya Analiz Metodları, İstanbul: İstanbul Üniversitesi Yayınları No 302, 1946 XXII, 482, 6 s. * Su ve Teknolojisi İçme Sanayii, 1951, 196 s. * Organik Sınaî Kimya, İstanbul Üniversitesi Kimya (2. Bask) Fakültesi Yayınları, Şirketi Mürettibiye Basımevi 1983.


M. Niyazi Akıncıoğlu kimdir?



Kırklareli’nin Kurudere köyünde doğdu (1919). Baba adı Muharrem Niyazi olan şairin anne adı Zehra’dır (Bezirci 1997: 99). Liseyi Edirne ve Bursa’da (1938) okuyan Akıncıoğlu, İstanbul Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Üç çocuğa sahip olan Niyazi Akıncıoğlu’nun kızı Zeynep, annesi gibi öğretmen, oğlu Tevfik doktor, diğer oğlu Eflatun Cüneyt ise banka memurudur. “Eflatun Cüneyt”, Muharrem Niyazi Akıncıoğlu’nun 1943’lerde kullandığı takma adıdır” (Akıncıoğlu 1996: 10). Şair, “4 Nisan 1953’te tutuklanır. Köy enstitüsü çıkışlı 22 öğretmenle birlikte 'gizli cemiyet kurmak'la suçlanır. 20 ay hapis yatar. Yapılan yargılama sonunda, 11 Aralık 1954’te aklanır” (Bezirci 1997: 99). Cezaevinden çıktıktan sonra sakin bir hayatı tercih eder. “1970’lere uzanan bu sessizlik döneminden sonra, 1971 yılında yeniden yayımladığı Yağmur Duası, Hasbihal, Hürriyet Kasidesi; 1972’de yayımlanan Uzaktan Sevgilerle ve 1977’de görülen Mev’ut Gün, Mutluca Gün başlıklı şiirleriyle uzun bir süre susmuş olsa bile, '24 saat şair' olduğunu kanıtlar” (Akıncıoğlu 1996: 11). M. Niyazi Akıncıoğlu 1979'da Ankara'da vefat etmiştir. “M. Niyazi Akıncıoğlu, 1935 yılında, on altı yaşında iken başlamış şiir yazmaya. 1938 yılında da bu ilk ürünlerini Bursa’da Haykırışlar adıyla kitaplaştırmış” (Akıncıoğlu 1996: 7). “'Haykırışlar' başlığını taşıyan yedi şiir ile 'Atsız Gibi' gibi ürünlerde sığ bir Türkçülük/Turancılık eğilimi, daha doğrusu özentisi yer alır. Yurdunun, ulusunun gerçeklerine sırt çeviren ve etkisinde kaldığı öğretmenlerden Nihal Atsız ile Orhan Şaik’e öykünen şair, Kızıl Elma (Turan)’ın ateşiyle yanmakta, bu ham hayale ulaşmak için her şeyi yapmaya hazır görünmektedir” (Bezirci 1977: 100). Akıncıoğlu’nun şiirlerine genel olarak bakıldığında iki dönem görülmektedir. “İlki; 1939’lara kadar, on altı-yirmi yaşları arasında, dönemin hâkim ideolojisine uygun olarak yazdığı; Faruk Nafiz, O. Şaik Gökyay, Nihal Atsız, N. Sami Banarlı, Namdar Rahmi Karatay’ın etkisinde kaldığı şiirlerdir (ki bu şairlerden kimilerinin öğrencisi olmuştur)” (Akıncıoğlu 1996: 11). Hocası Orhan Şaik Gökyay’ın, kendisi üzerinde büyük bir etkisi olduğunu söyleyen şair, en çok Nâzım Hikmet'in tesiri altında olduğunu ifade eder. Şairin şiirlerindeki dönemlerin “ikincisi; 1937-1938 yılında Bursa Lisesi’ni bitirip, 1939 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne başladığı, bilinçlendiği ve İkinci Dünya Savaşı’nın da etkisiyle toplumcu düşünceye yöneldiği dönemdir. İlk dönem şiirlerinin havasından sıyrılan şair, 1940’lı yılların kültür etkinliğinden de yararlanarak, insancıl şiirler üretir” (Akıncıoğlu 1996: 12). Bu dönem onun bireysel konulardan toplumsal konulara yöneldiği bir dönemdir. Şairin bu dönemde kaleme aldığı şiirler her ne kadar basılmasa da çeşitli dergilerde yayımlanmıştır. “Edirne, Bursa vb. üzerine şiirlerinde yerel renkleri yöresel görünümleri vurgulama, belirtme özellikleriyle tanındı. Şiirleri çoğunlukla 1940-1950 yıllarının belli başlı dergilerindedir: Servet-i Fünun, Yücel, Yedigün, Yürüyüş, İnsan, Yeni Ses vb.” (Necatigil 195: 28). Milliyet Sanat, Meydan, Gün, Pazar Postası, Yeryüzü, Türkiye Yazıları ve Yeni İnsanlık dergilerinde de Akıncıoğlu’nun şiirleri yayımlanmıştır. “Akıncıoğlu’nun 1941’den ölümüne değin yazıp dergilerde yayımladığı bütün bu şiirler, kişiliğini bulduğu ve gittikçe geliştirdiği dönemin ilginç ürünleridir. Onu asıl temsil edenler de, daha öncekiler değil, bunlardır” (Bezirci 1977: 103). M. Niyazi Akıncıoğlu, çok beğendiği Nâzım Hikmet gibi, şiirlerinde, divan şiiri ve halk şiiri motiflerini sıkça kullanmış ve bunları ustaca işlemiştir. “Örneğin, 1941’de yazılan 'Dasitan-ı Cibal' halk şiiri geleneğinden -en çok da Köroğlu’ndan- esinlenmiştir" (Bezirci 1977: 102). “Akıncıoğlu’nu 40 Kuşağı toplumcu-gerçekçi şairleri içinde belirginleştiren özelliklerinden biri de, divan şiirinin söyleyiş güzelliğini tespitidir. Üstelik Abdülbaki Gölpınarlı’nın “Divan Edebiyatı Beyanındadır” adlı yapıtının o dönemde yayımlanması ve bu kitabıyla divan şiirini yerden yere vurması, Niyazi Akıncıoğlu’nu etkilemez” (Akıncıoğlu 1996: 14). “Edirne” ve “Vatan ve Gurbet Üstüne” gibi şiirlerinde bu durum görülmektedir. M. Niyazi Akıncıoğlu’nun, İnsan dergisinin 1943’te yayımlanan 22. sayısında yer alan “Müteferrik” adındaki şiiri poetik niteliktedir. Akıncıoğlu bu şiirde geçen, “Helva demesini de biliriz, halva demesini de/Mingayri haddin biz de şairiz.” dizeleriyle şiirlerinde, hem halk şiirinin hem de divan şiirinin unsurlarını birlikte ve ustaca kullanmasının özetini yapmış gibidir. Yukarıdaki dizelere bakıldığında şairin, döneminde, hak ettiği değeri görememesinden kaynaklanan bir şikâyet söz konusudur. Ancak şair, resminin hiçbir yerde çıkmaması veya adının anılmamasına rağmen yine de şair olduğunu dillendirmektedir. M. Niyazi Akıncıoğlu her ne kadar edebiyat tarihlerinde ve antolojilerde yeterince adından bahsedilmemiş olsa da “1940 kuşağı içinde imge yaratışı, sözcükleri kullanışı, dize kuruşu ve şiiri bütünde yakalayışı ile” (Akıncıoğlu 1996: 21) kendine özel yer edinmiş bir şairdir. “Özellikle 1940-1950 döneminde, içeride CHP iktidarının ve dışarıda faşizmin özgürlükleri çiğnediği yıllarda savaşa, baskıya, saldırıya, ölüme karşı barışı, demokrasiyi, kardeşliği, adaleti, yaşamayı savunabilmek ve bunu halk kültürüne yaslanan kendine özgü, başarılı bir şiir yapısı içinde sunabilmek az şey değildir” (Bezirci 1997: 109).


Aykut Barka kimdir?


Aykut Barka, 16 Aralık 1951 tarihinde İstanbul‘da doğdu. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü’nden 1974’de mezun olan Barka, aynı bölümde yüksek lisans yaptı. 1974-1976 yılları arasında Maden Tetkik Arama Genel Müdürlüğü’nde (MTA) jeoloji yüksek mühendisi olarak çalışan Aykut Barka, doktorasını ise İngiltere’de Bristol Üniversitesi’nden 1981’de aldı. 1981-1985’te MTA’da teknik uzman olarak görev yapan Barka, 1985’te Bristol Üniversitesi’nde, 1986-1990 yılları arasında da Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) ile California Teknoloji Üniversitesi’nde ziyaretçi bilim adamı olarak bulundu. Aykut Barka, 1990 yılında Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırma Enstitüsü’nde, 1992’de İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü Genel Jeoloji Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak görev yaptı. 1996 yılında profesörlüğe yükselen, 1997 yılında İTÜ Avrasya Yerbilimleri Enstitüsü’nde öğretim üyesi olarak göreve başladı. Deprem Konseyi’nin de 2’nci başkanılığını yaptı. TÜBİTAK, MAM, Yer Bilimleri Araştırma Enstitüsü ve BÜ Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırma Enstitüsü’de de danışmanlık yapan Prof. Dr. Aykut Barka, Türkiye’de yerbilimlerini kuran ve Kuzey Anadolu Fay Hattı’nı (KAF) bulan Prof. Dr. İhsan Ketin’den sonra, KAF konusunda en çok çalışan bilim adamıydı. Prof. Dr. Aykut Barka, KAF ile ilgili araştırmalarıyla yer bilimleri konusunda uluslararası bir üne sahip oldu. Prof. Dr. Aykut Barka’yı, Türkiye, 17 Ağustos 1999 depreminden sonra tanıdı. Prof. Dr. Barka, deprem gibi riskli bir konuyu, hiç çarpıtmadan, yumuşak üslupla, anlaşılır bir dille anlatmasıyla Türk halkı tarafından ‘en güvenilir’ deprem uzmanları arasında yer aldı. Beynindeki damar tıkanıklığı nedeniyle Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde 6 Ocak 2002’de tedaviye alınan Prof. Dr. Aykut Barka, 1 Şubat 2002’de hayatını kaybetti. Çok sayıda makalesi ve kitapları bulunan Prof. Dr. Barka, evli ve iki çocuk babasıydı.


20 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör