• HaberciGazete

Alâettin Bahçekapılı’nın DAĞLARCA ‘SEN GİTTİN GİDELİ’ mektubu




Sevgili Dağlarca,

Şiirimizin doruğu,

“Şiir ormanının en heybetli ağacı.”

Yıllar sonra sesleniyorum size; en son 2007’de iki sözü üst üste koymuştuk; sonra yokolası ölüm girdi araya… Gerçi, her yıl gömütünüze geldim; bilmiyorum duydunuz mu yanıbaşında söylediklerimi, okuduklarımı… Duymadıysanız, anlatırım sonra…

Şimdi size “ses bayrağınızın” duyarlılığıyla yazdığım bu mektubu, allı turnanın kanadıyla göndereceğim gökyüzüne; ulaşacağını umuyorum; selam ediyorum.



Dağlarca’nın Mühürdar’daki evi (Foto: A. Bahçekapılı)


Sevgili Dağlarca, sizinle en son, 2007’nin Kasım ayında görüştük Kadıköy-Mühürdar’daki evinde; büyük coşku duyarak geldim sizinle söyleşmeye… Yüreğimin titremesi ayaklarıma da inmişti, anımsıyorum. Uzun uzun konuştuk… Öylesine uzun ki, yönettiğim Ataşehir Ev Kültür dergisinin ardı ardına üç sayısında toplam 16 sayfa tuttu… Söz aramızda Yaşar Kemal’i de çok şaşırttınız bunca uzun konuşmakla: O’nu da söyleşmeye ikna edebilmek için sizinkini örnek gösterince ve oylumunu belirtince “Fazıl 16 sayfa konuşamaz” dedi ve kahkahayı bastı. Yanımızdaki Osman Şahin tanığımdır. Neyse.



Alâettin Bahçekapılı 4 Kasım 2007’de Fazıl Hüsnü Dağlarca ile


O söyleşinin sonunda “… Adınızı taşıyan bu sokaktan, bu yalnız yaşadığınız evden bizi, bütün dünyayı aydınlatmaya uzun süre olanak bulmanızı dilerim. Burada gereksinme duyacağınız herhangi bir yardıma koşturmakta her an hazır olduğumu bilmenizi isterim. Bir telefon etmeniz/ettirmeniz yeterli” dediğimde ev işlerinizi yapan Ömür Hanım’a döndünüz ve gözleriniz dolu dolu; “Duyuyor musun Ömür, Alâettin ne diyor? Bana böyle bir şeyi, ömrümce kimse söylemedi. Telefonunu al, her an göreceğim bir yere koy.” dediniz.

Dağlarca’nın evinde duvarda asılı aile fotoğrafı…



Yanınızdan ayrılırken, kendimi dünyanın en yüksek doruğundan aşağılara doğru uçarcasına kayan bir kayakçı gibi duyumsadım. Ya da Nobel edebiyat ödülü almış gibi. Ancak, içim sızlamadı da değil. Bir gerçekliği, yaşama biçiminizi vurguluyordu dile getirdiğiniz son olgu… İnsanlar ve insanlık için yazmak, insandan uzak yaşamak, yalnızlığı seçmek. Demez misiniz “Ilık bir su gibidir içimde yalnızlığım,/ Yalnızlığım, ruhumda uzak bir ses gibidir. / Her sabah ufuklardan mavi şarkılar gelir, / Ve her sabah ürperir içimde yalnızlığım.” Bir de “üşüyen ellerinizden birisinin tutmasını” beklersiniz, ama bilirsiniz “sizin gözlerinizin onları görmediğini.” Evet “Rüya rüzgârlarında bir yaprak yalnızlığım / Düşüncem bir neydir ki ürperir perde perde / Belki bu mısralarım esecek gönüllerde / Fakat herkese uzak kalacak, yalnızlığım.” Bilinçli bir seçiş söz konusu. Ama içten içe bir “bekleyiş” de var. Az sonra anlatırım…


Galiba, ne denli gayret gösterir, kurgularsak olmuyor; yaşamın her an’ı, her alanı planladığımız, tasarladığımız gibi olmuyor… Örneğin, siz, başka türlü bir ayrılış beklediniz, “kalabalık” olmayan, “beyaz kefen giydirilmemiş”, “sallanmayan, vücudu yıkanmayan” bir gidiş:

“Hangi mahallede imam yok, / Ben orada öleceğim. / Kimse görmesin ne kadar güzel, / Ayaklarım, saçlarım ve her şeyim. // Ölüler namına, azade ve temiz, / Meçhul denizlerde balık; / Müslüman değil miyim, haşa, / Fakat istemiyorum, kalabalık. / Beyaz kefenler giydirmesinler, / Sızlamasın karanlığım havada. / Omuzlardan omuzlara geçerken sallanmayayım, / Ki bütün azalarım hülyada. // Hiçbir dua yerine getiremez, / Benim kainatlardan uzaklığımı. / Yıkamasınlar vücudumu, yıkamasınlar, / Çılgınca seviyorum sıcaklığımı...”

Bu sizi sevenlere haksızlıktı. Nitekim öyle de olmadı…

Anlatayım:

15 Ekim 2008’de bize şiirlerinizi bırakıp gittiniz. 94 yaşındaydınız. Şiirinizin çekim ve kapsamıyla içte ve dışta çokça seveniniz birikmişti. Siz öyle olmasını istemeseniz de…


Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay törende (Foto: A.Bahçekapılı)


Sizin için 20 Ekim' de Kadıköy’deki Süreyya Operası'nda görkemli bir tören düzenlendi. Şiirlerinizin de okunduğu duygulu ve görkemli bir tören. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay da o törendeydi: "Dağlarca'nın açtığı yolda yeni şairler, genç şairler Türk diline sahip çıktıkça, Türkçe konuştukça, yazdıkça o aramızda ve başımızda dağ gibi hep böyle kalır" diye konuştu.

Eleştirmen Doğan Hızlan ise "Şiirin perisi varsa, o Dağlarca’dır. Dağlarca sadece Türkiye'yi değil, tüm dünyayı algılamıştır. Dünya şiirini ve Türkiye'yi anlamak isteyenler mutlaka Dağlarca’yı okumalıdır" dedi.

Süreyya Operası'ndaki size veda törenine aralarında eski Genelkurmay Başkanı Org.Yaşar Büyükanıt, Yaşar Kemal, Ahmet Oktay, Cevat Çapan, Necati Güngör, Necati Tosuner, Osman Şahin, Hayati Asılyazıcı, Adnan Binyazar, Mehmet Başaran, Cahit Tanyol, Yalçın Küçük’ün de bulunduğu yazarlar, sanatçılar, sivil toplum kuruluşları ve siyasal partilerin temsilcileri katıldı.

Törende konuşan yazar, şair Özdemir İnce sizi "Şiir ormanının en heybetli ağaçlarından biri" olarak nitelendirdi ve "Dağlarca'yı 50 bin kişinin uğurlaması, ölüm gününün yas ilan edilmesi ve bütün Türkiye'de bayrakların yarıya indirilmesi gerektiğini” söyledi. Ben de katılıyorum bu önerilere…



(Foto: A.Bahçekapılı)


Törenin ev sahipliğini Kadıköy Belediye Başkanı Av. Selami Öztürk yaptı; Mühürdar’daki evinizi “Gökyüzü Kitaplığı” yapılma koşuluyla belediyeye hibe ettiğinizi dile getirdi. Ayrıca, her karanlıktan çıkacak bir aydınlık yol olduğunu kendilerine öğrettiğinizi, her kelimenizin önceden planlanmış, zekice seçilmiş bir edebi eser gibi olduğunu vurguladı. Hasta yatağınızda dahi gündemi izlediğinizi, özellikle Cumhuriyet gazetesinde İlhan Selçuk'un köşe yazılarını sürekli okuduğunuzu vurgulayan Öztürk, Ergenekon davasında yargılandığı için İlhan Selçuk'un, törene katılamadığını belirtti. Öztürk’ün bu sözleri salondakiler tarafından uzun uzun alkışlandı.

Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim üyesi ve emekli Albay Kemal Sayaç'ın "Mustafa Kemal'in Kağnısı" şiirinizi okumasıyla sona erdi Süreyya Operası'ndaki tören. Sahnedeki tabutunuzun önünden saygı ile geçtik ve görevlilerce “omuzlardan omuzlara geçirilirken sarsılmamanıza” özen gösterilerek indirildiniz sahneden.



(Foto: A.Bahçekapılı)


Söğütlüçeşme Camisi'ne getirildiğinizde tabutunuzun başında yazar arkadaşlarınız, çok sevdiğiniz ve şiirinizin ana temalarından biri çocuklar saygı duruşunda bulundu.

26 Ağustos 1914’te İstanbul'da doğmuştunuz. Babanız Süvari yarbayı Hasan Hüsnü Bey'di. İlköğreniminizi Konya, Kayseri, Adana ve Kozan'da, ortaöğreniminizi Tarsus ve Adana ortaokulundan sonra girdiğiniz Kuleli Askeri Lisesi'nde tamamladınız (1933) Harp Okulu ikinci sınıftayken ilk kitabınız Havaya Çizilen Dünya’yı kendi olanaklarınızla yayımladınız.

Dağlarca subay üniformasıyla…


(Evindeki duvardan…)


1935'te piyade subayı göreviyle Çıldır ve Aras’ta, Ağrı Dağı’nın sırtlarında Doğu hizmeti yaptınız, Orta Anadolu'nun, Trakya'nın pek çok yerini dolaştınız. Ordudaki hizmetiniz 15 yılı doldurunca, ön yüzbaşı rütbesiyle askerlikten 1950'de ayrıldınız. İki yıl Ankara’da Basın-Yayın Turizm Genel Müdürlüğü’nde, 1952-1960 yılları arasında Çalışma Bakanlığı'nda iş müfettişi olarak İstanbul'da çalıştınız.


Niye bu özeti yaptım; hem ordu mensubu olarak “daha sonra şiirlerinizin belkemiği olacak olan coğrafyanızın sınırlarını genişletme” olgusuna işaret etmek, hem de cenaze töreninize katılan eski Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt’ın anlattıklarıyla bağlantı kurmak için. Büyükanıt teğmenliği sırasında İstanbul-Aksaray’daki kitabevinizin vitrininde yayımladığınız "Karşı Duvar" dergisine yazı gönderdiğini açıkladı tören sırasında: "O kimseyi taklit etmemiştir. Dağlarca’yı yaratmıştır. Şiir ve edebiyat sevgisi ağır bastığı için askerliği bırakmıştır, iyi ki de bırakmıştır. Dil bayrağı olan Dağlarca fiziki olarak bu dünyadan göçtü; ama, eserleriyle yepyeni bir Türk milleti doğacaktır" dedi.



Necati Güngör, Mustafa Ruhi Şirin ve Ruhan Ertop tabutunuzun başında. (Foto: A. Bahçekapılı)


Evladınız gibi sevdiğinizi bildiğim Ruhan Ertop, 1940’da kendi olanaklarınızla bastırdığınız ve sizi yazın dünyasıyla “kucaklaştıran” Çocuk ve Allah yapıtınızı ezberleyen kadim arkadaşım Mustafa Ruhi Şirin de konuştu Selamiçeşme Camisi’nde “taht misali o musalla taşı”nın üstündeki tabutunuz başında.



Sonra sizi, “hülyadaki azalarınızın uyanmaması için sarsmadan” Karacaahmet Mezarlığı'na getirdik. Dostlarınız, yakınlarınız ve sevenleriniz başucunda anılarını anlattılar, şiirlerinizi okudular. Egemen Berköz, Hüseyin Haydar ve Mustafa Ruhi Şirin'in okuduğu şiirler duygulu anlar yaşanmasına neden oldu. O sırada bir giziniz de açıklandı. Halkozanı bir dostunuza "Ben ölünce, şu dizemi oku" diyerek bir zarf vermişsiniz. Gömütünüzün başında açtık: "Bir gün önce gelseydiniz ne olurdu!” yazıyordu.

Bilinçli bir seçişle “insanlardan uzaklığı, yalnızlığı” yeğlediniz. Ama içten içe bir “bekleyiş” de söz konusuydu. İç acıtan.

Mezarına son toprağı attıktan, başucuna tükenmez kalemle adını, soyadını ve bizden ayrılış tarihini yazdığım tahta mezar başlığını yerleştirdim, içimde “Bir gün önce gelseydiniz ne olurdu!” dizeniz yankılanıyordu.

A. Bahçekapılı son görevinde…


Sevgili Dağlarca, sizinle bizi bırakışınızın öncesinde, tam olarak 11 ay öncesinde yaptığımız oylumlu söyleşi sırasında, “sesim/görüntüm kalacağına şiirim kalsın” diyerek yanıtlarınızı sözcük sözcük yazmamı istemiştiniz, anımsıyor musunuz? Ses almamı, fotoğraf çekmemi pek istemediniz. Biliyordum, bu sizin temel bir tutumunuzdu. Yine de “kaburganızın altına” girmeyi, yani ilkenizi bir yana bırakmanızı sağlamayı, başardım; fotoğraf da çektim/çektirdim, ses de aldım. Başka türlü o oylumda bir söyleşi günler sürebilirdi.



(Foto: A.Bahçekapılı)


Söylemek istediğim bu değil aslında: Siz yalnızlığı bilinçli olarak seçen biriydiniz; ama yine de “bir gün önce gelseydiniz ne olurdu” diyecek denli beklenti içindeydiniz. Buna dayanarak, beni ve öteki sevenlerinizi üzen, üzmekte olan bir hususa değineceğim; “siz böyle olsun istemezdiniz /…/Gizli bahçenizde / Açan çiçekler vardı, /Gecelerde ve yalnız. /Vermeye az buldunuz / Yahut vakit olmadı” (B. Necatigil) demeyeceğim doğal olarak. Söylemek istediğim şu: Biz insanlar, yeterince “vefa duygusu” içinde olan varlıklar değiliz galiba… Siz istemeseniz de, benim gönlüm sizinle ilgili etkinliklerin, anmaların dolup taşmasını bekliyor/umuyor. Ama öyle olmuyor.




Her yıl anılan Dağlarca’nın mezarında Kadıköy Bel. Bşk. Selami Öztürk ve dostum Dr. Erdal Atabek ile…


1960’lı yıllardan beri sevgi çemberimin içinde hep yer aldınız. Şimdilerde arandığında internetin baş sayfalarında çıkan bir fotoğrafınızı da ben çekmiştim; Gezi Parkı’nın sonundaki otelin yanında. 1977’de.



(Foto:Alâettin Bahçekapılı, 1977)


Demem o ki, sevdiğim, saydığım şairlerimizin önde gelenlerinden biriydiniz. Nâzım Hikmet’i de çok severim, bilirsiniz. Ataşehir Ev Kültür dergim için çok uzun, ayrıntılı, içten söyleşimizi de Aralık 2007, Ocak ve Şubat 2008 sayılarında yayımladım. Tam 16 sayfa tutmuştu söyleşi. Sanırım en oylumlu ve en son söyleşilerinden biriydi. Bu söyleşiye 2015 yılında yayımladığım Gelincik Tarlası Gibi adlı kitabımda da yer verdim, 14 sayfa olarak.




Dağlarca ile Mühürdar’daki evinde…4 Kasım 2007


15 Ekim 2008’de bize şiirlerinizi bırakarak aramızdan ayrılmnızdan önce Kadıköy Mühürdar’daki evinizi “Dağlarca’nın Gökyüzü” adıyla gençlerin kullanımına açmak koşuluyla Kadıköy Belediyesi’ne bağışlamıştınız. Bu konu yargıya taşındı, sorunun çözülmesi bekleniyor.

Vefat ettiğinizde mektubumda yazdığım gibi, olabildiğince yoğun bir ilgi gösterildi; ancak sonraki yıllarda bu ilgiyi göremedik. Selami Öztürk ve Aykurt Nuhoğlu dönemlerinde Kadıköy Belediyesi’nin Barış Manço Kültür Merkezi ya da Caddebostan Kültür Merkezi’nde düzenlenen etkinliklerı ve mezarı başında anmaları oldu; bu anmalara Ataşehir Ev Kültür dergisinde yazan arkadaşlarımla, işte Necati Güngör, Mustafa Balel, Korkut Akın, Firdes Eren, Cem Gürdeniz, Dr. Sadreddin Apaydın ile katılım gösterdik. TRT’den arkadaşım Mustafa Ruhi Şirin de anmaların daha anlamlı olması için gayret gösterdi. 2012’deki bizim ekibin anmasına Şirin ile birlikte İstanbul Kültür ve Turizm Müdürü Prof. Dr. Ahmet Emre Bilgili de katıldı.

İlk 8 yılın mezar başı anmalarına ve etkinliklere bakıyorum; sanatçı, yazar kimlikleriyle öne çıkanlar arasında bir avuç insan var: Egemen Berköz, Selçuk Uluergüven, Öner Yağcı, Haydar Ergülen, Yasemin Arpa, Zafer Diper, Aydın İleri, Kadir İncesu, Hüseyin Alemdar, Erdoğan Ersever, Tekin Gönenç, Ertan Mısırlı, Erdal Atabek, Ahmet Soysal, Cuma Bolat, Salim Okumuş, Yeter Şahin, Yalçın Akçay, İsmail Aydoğmuş.



Dostum Dr. Sadreddin Apaydın’ın kolaylaştırıcılığında bir anma etkinliği yaptığımızı da belirtmek isterim.

İstanbul Kuruçeşme’deki Mahzen’de Dünya Yazarlar Birliği (PEN) Türkiye Temsilcisi Tarık Günersel, Dağlarca ile Söz Kuşlarından Kalan Parıltı ve Dağlarca Burada adlarında iki kitabı bulunan yazar Yasemin Arpa ve dostum Öner Yağcı ile birlikte şiirlerinizi okuduk, sizinle ilgili duygu ve düşüncelerimizi nitelikli bir seyirciye aktardık 2012’deki o anmada.

Benim, “Dağlarca ulusal şairimiz olmanın ötesinde uluslararası bir şairdir aynı zamanda” değerlendirmemin de yer aldığı konuşmamın ardından Öner Yağcı “Dağlarca’nın şiiriyle politika yaptığını, yayımlanan 130 kitabının ve 16 bin küsur dizesinin onu uluslararası yazın dünyasının zirvesine çıkardığını” dile getirdi.

Gazeteci Yasemin Arpa, sizin kendi tercihinizle yalnızlığı seçtiğinizi belirterek “yaklaşılması zor bir insandı; insan sıcaklığını dizelerine yansıtmayı tercih ederdi” derken, PEN Türkiye Temsilcisi Tarık Günersel de sizin eleştirici tavrınızla genç şairlere yol gösterdiğinizi vurguladı.

Sanatçı dostlarımız Sevinç ve Ferda Ereren de ses-saz hünerleriyle katkıda bulundukları ve 5 saat süren bu anmalar bile giderek aranılır oldu...

Bu, benim içimde onulmaz bir yara açtı. O yüzden, “şiir düşünüp şiir konuşan, şiir yazan” size sevgimizi, bağlılığımızı, vefamızı göstermek için Ataşehir Belediyesi Kültür İşleri Müdürü Volkan Aslan’a öneri götürdüm. Sevinerek kabul etti. Onun kolaylaştırıcılığında 9. ölüm yıldönümünüzde hem mezarınız başında, hem de Ataşehir’de bir tören düzenledik. Ayrıca, bir hafta açık kalan “İsa Çelik’in Objektifinden Dağlarca Fotoğrafları” sergisi açtık. Sergide değişik zaman ve mekânlarda çekilen 36 fotoğrafınız vardı. Hep yalnız, hep uzak.



İsa Çelik, çektiği Dağlarca fotoğraflarından biriyle…(Foto: A.Bahçekapılı)




Dağlarca’nın mezarında…2017


Karacaahmet Mezarlığı’ndaki gömütünüz başında yapılan anma törenine, Ataşehir Belediye Başkanı Battal İlgezdi’yi temsilen Kültür İşleri Müdürü Volkan Aslan, Neşet Ertaş Kültürevi Müdürü Hüseyin Dinçtürk, İsa Çelik, Konur Ertop, Ruhan Ertop, çalışma arkadaşlarım Firdes Eren veKorkut Akın, dostlarınızdan Cemal Toprak, ressam Ruşen Eşref Yılmaz katıldık.

Burada yapılan konuşmaların ardından, Ataşehir’de panelin yapılacağı yere geldik.

Masanın üzerine eski-tarihsel bir radyo koydum ve seyircilere “bu paneli size Görsel Radyo biçemiyle sunacağım” dedim, bir düğmeye bastım, programın sinyali duyuldu. Yıllar sonra, tam tamamına 23 yıl sonra bir radyo programı gibi panel hazırlamıştım.

Sizinle yaptığım söyleşide “benim şiirim başka dillere çok kolay çevrilir, Nâzım’ınki çevrilemez” demiştiniz. Bu sözünüzden yola çıkarak Fransızca, Almanca ve Romence’ye çevrilen şiirlerinizi, o ülkelerde yaşayan dostlarıma okuttum, yayına-gösteriye hazırladım.

Konuşmacı olarak, yazar-şair-akademisyen Hilmi Yavuz, edebiyat tarihi araştırmacısı Konur Ertop, yazar-şair, Çocuk Vakfı Başkanı Mustafa Ruhi Şirin, fotoğraf sanatçısı İsa Çelik, şair, 2015 Dağlarca Şiir Ödülü sahibi Ömer Erdem ile yakın dostunuz Ruhan Ertop’u davet ettim panele. Bir de eleştirmen-yazar Doğan Hızlan’ı.

Etkinlikteki şiirleri Kanal D sunucusu, TRT’den arkadaşım Levent Bitecik sunacaktı. Fransa’dan Sevgi Türker Terlemez, Almanya’dan arkadaşım Selçuk Ülger’in yardımıyla Goethe Üniversitesi’nden Esma Hamurcu ile Romanya’dan şair Marian İlie sizin, yaşadıkları ülke diline çevrilen şiirlerinizi seslendirerek katıldı etkinliğe. Dostum Dr. Sadreddin Apaydın da Macarca’ya çevrili şiirleri okuyacaktı yurt dışından gelen uçağı rotar yapmasaydı.

Ruhi Su’nun seslendirdiği “Almanya’da Çöpçülerimiz” şiiriniz sunulurken salona giren çöpçü kıyafetli görevli büyük alkış aldı. Sürprizlerim bunlarla sınırlı değildi: Eşber Yağmurdereli’nin 1966’da bestelediği “Söyle Sevda İçinde Türkümüzü” şiirinizi sanatçı Melihat Gülses’in sesinden dinlettim, bu da ilk kez seyirci karşısına çıkan bir eylemdi.



Panelistler…


Paneli açarken şöyle dediğimi anımsıyorum: “TRT’de yıllarca Şef Prodüktörlük yaptım, ardından dergiler ve gazeteler için bunca söyleşi yaptım, Dağlarca’nın adı geçtiği zaman duyduğum heyecanı hiçbir zaman duymadım.

Davetli olduğu panele gelemeyen Doğan Hızlan’ı telefonla arayarak sesini yayına verdim. Hızlan sizin birçok kişiyi okumuş olduğunuzu, ancak yazdıklarınızda bu etkinin asla görülmediğini, sizin tek başına bir okul olduğunuzu vurguladı.

Şair-yazar-akademisyen Hilmi Yavuz’a verdim sözü: Sizin çok büyük bir şair olduğunuzu, 20. yüzyılın en önemli şairlerinden biri olarak genç kuşaklara öğretmenlik yaptığınızı, modern bir şair olduğunuzu, ayrıca bir destan şairi de sayılmanız gerektiğini vurguladı. Ayrıca çok şiir ve çok kitap yazdığınızı ancak bir tek kitabınızla, Çocuk ve Allah yapıtınızla anılıyor olmanızın sizin adınıza bir talihsizlik olduğunu belirtti.

Çocuk Vakfı Başkanı Mustafa Ruhi Şirin ise, sizin şiirinizin Anayasası sayılabilecek Çocuk ve Allah kitabındaki olsun, öteki kitaplarınızdakiler olsun, seslendiği çocukların yaşı bulunmadığını, “hiçbir ozan çocukların yolunu aydınlatamaz, şairlerin yolunu çocuklar aydınlatır” düşüncesinde olduğunuzu dile getirdi. Şiirlerinizin genellikle iç gövdenin şiirleri olduğuna, çocuk özneli şiirin kanonunu ortaya koyduğuna dikkat çeken Şirin, edebiyat kamu’sunun size mesafeli durduğunu, hakkınızda çok az yazıldığını oysa sizin bir yeryüzü şairi olduğunuzu da vurguladı.

Şirin’den sonra sözü edebiyat tarihçisi Konur Ertop’a verdim.

“1950’lerde ‘en tam edebiyat adamı’ diye bir kavram konuşulurdu. Günün neredeyse bütün saatlerinde, düşüncesi, yaratma gücü edebiyat dünyasına açık edebiyatçı demekti bu. Ataç, Sabahattin Eyuboğlu, Oktay Akbal bunlar arasında sayılıyordu. Dağlarca da böyle biri sayılmalı.” diyerek başladığı konuşmasında Ertop, sizin yakından tanık olduğunuz, şiirlerinizde de ifadesini bulan toplumsal olaylar karşısındaki direngenliğinizi örnekledi. Ertop, size 1957 yılında tanıdığını, günün uykusuz geçirdiğiniz bütün zamanlarında hep şiir düşündüğünüze, “Erdede” karakterinin öyküsüne dikkat çekti. Ertop da özellikle son yıllarda yaşadığınız yalnızlıktan söz etti.

Şair Ömer Erdem, ölümünden sonra da şiir kitabı çıkaran bir şair olduğunuzu, uzayda kaybolmamak için kendi uzayınızı yarattığınızı; şiirlerinizde bir “Dağlarca mantığI”, bir “Dağlarca diyalektiğI” bulunduğunu belirtti. Şiirinizdeki milliyetçi, Kemalist söylemlerin köklerinin nerelere dayandığı konusunun tartışılması gerektiğini vurgulayan Erdem, “Türkiye’deki siyasal kavgalar ve bu kavgaların temelindeki ideolojileri ithal buluyorum, çünkü bunların hiçbiri Türk düşüncesinin asıl kaynağı olan şiirsel düşünüşten neşet eden kavramlar değil bunlar. Bizim düşünce tarihimizin bir karakteristiği var, eğer bir düşünce Türkçe şiirden neşet etmemişse, dikkatle baktığımız zaman onun ithal bir karakterinin de olduğunu görüyorum, düşünüyorum” dedi.

Fotoğraf sanatçısı İsa Çelik, sizinle olan yakın dostluğundan kalan anıları ve “insan” yönünüzü seyircilerle paylaşırken, aile dostunuz Ruhan Ertop da, görme yetiniz zayıfladığı için sayısı 200’ü bulan şiirinizi kendisine yazdırdığınızı, bunların bir kitapta toplanmasını arzuladığını dile getirdi. Ertop, “Beni Fazıl abiyle tanıştırdığı için Tanrı’ya şükrediyorum.” diyerek konuşmasını sonlandırdı.

Belgeselinizin, bestelenmiş şiirlerinizin, Firdes Eren’in fotoğraflarınızdan oluşturduğu videoların gösterildiğI, Levent Bitecik’in konu akışına uygun şiirlerinizi okuduğu panelin sonunda, öldükten sonra, mezar başında açılması koşuluyla bir dostunuza verdiğiniz zarfın içindeki notu açıkladım. O notta tek bir dize vardı: “Bir gün önce gelseydiniz ne olurdu!”



Panelistlere Volkan Aslan ve Hüseyin Dinçtürk çiçek sundu…


Bu panelde yapılanlar, söylenenler çok özgündü ve ilk kez duyulan, duyurulan düşüncelerdi, diyebilirim, gurur duyarak. Panel 3 saat sürdü. Bitirmeseydim daha da uzayabilirdi. Panelistler olarak Ataşehir Belediyesi Kültür İşleri Müdürü Volkan Aslan’ın elinden çiçeklerimizi aldık, “eski yaşamlarımıza geri döndük.” Biliyorum birçok kişinin kulaklarında sizin sesiniz vardı: “Bir gün önce gelseydiniz ne olurdu!”

Victor Hugo bir mektubunda arkadaşına “vaktim azdı, mektubum uzun oldu” diye yazar. Bu mektup da uzun oldu. Ancak yazacak daha çok şey var.

Şiir kokan ellerinizden yakınlık tadıyla kalabalık kalabalık öperim.


Alâettin BAHÇEKAPILI


NOT: Bu yazının ilk dört sayfası PAPİRÜS dergisinin Eylül-Ekim 2021, 33. sayısında yayımlandı

99 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör