• Alâettin Bahçekapılı

Alâettin Bahçekapılı söyleşisi – 3: Vedat Türkali: Maçoğlu mektup yazdı, çok duygulandım”

BRT Yayın Grubu Genel Yönetmeni Alâettin Bahçekapılı’nın önceki gün 4. ölüm yıldönümünde andığımız Vedat Türkali ile 2014 sonunda yaptığı oylumlu söyleşinin 3. ve son bölümünü sunuyoruz…

Herhalde o anda, bir sonraki soruyu düşünüyor olacağım ki, Türkali’nin açtığı “benden daha büyük yazarlar vardır Türkiye’de” kapısından içeri giremedim, konuyu yine Nâzım’a getirdim:




AB: Nâzım’ın ölünce geride bıraktığı birkaç vasiyeti vardı. Kostantin Simonov bunların hangisine uyulması gerektiği konusunda Aziz Nesin’in düşüncesine başvurdu. Nesin de Nâzım’ın mirasını TKP’ye ve Memet’e bıraktığı vasiyete uyulmasını önerdi…


VT: Şöyle bir şey var. Bugün Türkiye’de Nâzım’ın miras bırakacağı anlamda bir TKP yok ki.


AB: TKP şimdi ikiye ayrıldı. Sizce hangisi almalıdır?

VT: Vereceklerse gerçekten TKP’ye, Türkiye’deki devrimci hareketi harekete geçiren, halkla yepyeni bir yolu açma çabasını gösterenler Kürtler, PKK çok daha etkili olduğuna inanıyorum. TKP hiçbir şey yapmıyor ki. Bana bir kitap yollamış adam; Stalin’i Anlamak diye.


AB: Cemal Hekimoğlu takmaadıyla Kemal Okuyan’ın yazdığı bir kitaptır.


VT: TKP’nin başkanıymış. Palavra laflar. Bende cevap verdim: “Önemli olan senle anlamak değil, Stalinizmi anlamak. Stalinizm sahte, yapmacık bir Leninizmdir, gerçek Leninizm bu değildir.”


AB: Nâzım o yüzden Stalin öldüğünde ‘Kalktı göğsümüzden baskısı binlerce taşın tuncun alçının ve kâadın” demiştir.


VT: “Bıyıkları lokantalarda içindeydi çorbamızın” diyor. Şimdi TKP ikiye ayrılmış. Gençlerin büyük bir kısmı ayrılanlardanmış. Şimdi ben hiç birini de tutmuyorum. Bunlar Bakü’deki partiyi, onu da tanımıyorlar. Mustafa Suphi öyle aman aman göklere çıkarılacak bir adam değil. Gayet iyi hatırlarım; Şefik Hüsnü hiç ciddiye almazdı Mustafa Süphi’yi. Hiç unutmuyorum ki duyduğum zaman şaşırdım: Şefik Hüsnü, Mustafa Suphi için ‘zıpır ve maceraperestler’ diye söyledi. Ben duydum, şaşırdım kaldım. Demin Bilal’in adı geçti onun bir kayınpederi vardı Süleyman Nuri o da o zamanlar Moskova’daydı. Kominder Mustafa Suphi’ye büyük paralar veriyor. Bu ne yapıyor biliyor musun? 2 milyon ruble parayı harcıyor ve bir düğün yapıyor kendine. Süleyman Nuri bunu Kominder’e ihbar ediyor. Şimdi şu olayı ben anlatmaya kalksam neler neler çıkacak. Yoruldum.


AB: Bitti Bitti Bitmedi kitabınız Ayrıntı’da çıktı. Satışı nasıl gidiyor?


VT: Çok iyiymiş diyorlar. Memnunlar. Fakat daha bütün kitaplarımı basmaya başlamadılar. Bu haftalar içinde oturup konuşacaklar. Benim avukatım, asistanımla beraber.


AB: Bu kitapla anlatacaklarınız bitti mi? Şimdilik virgül mü koydunuz?


VT: Yavrucuğum, bu iş bitmez ki, dünya durdukça gibi bir şey… Ermeni meselesi henüz bitmedi. Kolay kolay da bitmez; ama Ermeni meselesine yaklaşımım, yanlışları nerdeyse onu düşündürebilir bu kitap. Daha doğru yol çizmek için bir çaba sarfedilebilir. Halklar arasında bir sevgi yaratabilir. Yoksa biz ne çözüm yapacağız?


AB: Yeni yazmayı düşündüğünüz bir şey var mı?

VT: Çok büyük bir roman, düşünüyorum.

AB: Yine dönem romanı mı olacak?

VT: Dönemler, evet. Kürt meselesini çok istediğim biçimde yazamadım. Bunu deneyeceğim; ama eğer iki sene yaşayabilirsem… Gördüğünüz gibi sağlığım iyi, bakıyorum kendime, çocuklar sağolsunlar, onlar da iyi bakıyorlar bana. Ama sorun çok.

AB: Dilerim daha çok yaşarsınız.

VT: Ben de öyle diliyorum. Şu kitabımı bir an önce oku da, bana telefon et, düşünceni söyle.

AB: Görev bilirim.

O sırada ince uzun boylu bir kişi giriyor odaya. Türkali “işte en sevdiğim avukat arkadaşım da geldi” diyerek tanıtıyor bize: Avukat Nizam Üstündağ. Ardından, “biliyor musunuz, bu arkadaşım bana 160 bin lira kazandırdı.” “Nasıl olduğunu” soruyorum; anlatıyor:


VT: Bir televizyonda yayımlanan Fatmagül’ün Suçu Ne? dizisinden aldık bu parayı. Bu hikâyeyi ben buldum. Birkaç yere de anlattım. Hikâye benim. Çok sevdiğim bir hikâye. Hatta Lütfü Akad istedi bunu. Ben ‘yok veremem, kusura bakma, bunu ben yapacağım.’ dedim. Basit bir aşk hikâyesi. Ben Bodrum’dayken Prodüktör Hürrem Arman geldi ziyaretime. Sansürden şikâyet etti. Ben de dedim ki ‘benim o masum hikâyeyi bile bekletiyorlar.’ ‘Ya hoca’ -bana hoca der- dedi ‘biz o filmi yapıyoruz.’ ‘Anlamadım, nasıl yaparsın’ dedim. ‘Gönderildi o’ dedi. ‘Bizim çocuklar Ege’de bir yerde çekimlerini yapıyorlar’ dedi. ‘Bak’ dedim ‘sana inanırım Hürrem Beyciğim. Lütfen bunu mahkemede söyleyin.’ ‘Söylerim’ dedi. Bunun üzerine film şirketine dava açtım.



Avukat: Vedat Bey, konuşma sırasında hikâyeyi anlatınca, konuyu alıyorlar, senaryosunu yazıp film çekmeye başlıyorlar.


VT: Hâkim soruyor ilkin; ‘bu bir eser midir?’. Bir bilirkişiye sormuşlar. Onlar, ‘bu eser olmaz; çünkü daha senaryo aşamasında, eser değildir.’ Bu yanlış bir görüştü; itiraz ettik. Hâkim ‘peki eser olduğunu bana ispat et’ dedi. Anlatmaya çalıştık; şahit olarak Hürrem Bey’i çağırdılar. Hürrem Bey dedi ki ‘ben zaten filmi çekenlere söylemiştim; Hoca’ya da bir şeyler vermek lazımdır demiştim’ dedi. Daha sonra hâkim kararını verdi: ‘Bu bir eserdir ve bu eserden bir çalınma yapılmıştır.’ Bana hem senaristlik, hem de yönetmenlik babında 160 bin lira gibi bir para verdiler.

Avukat: Biz mahkemede şöyle dedik: Böyle bir hikâye, dinlendiği zaman hemen senaryoya aktarılıp film yapılabilir mi? Fikir burada önemli midir? Yaratmak için yeterli bir done olduğunu dile getirdik. Yazılı olarak da var. Sözlü olarak konuşman, anlatmam, o fikri ortaya atman, bir eser yaratmak için önemli yani. Türk sinemasında işlenmemiş bir konuydu. Dizinin başında işlenen, temel konu, tecavüz olayı, tecavüz olduğu zaman içlerinden birisi evlendiğinde ceza ortadan kalkıyor. Bu yeni bir şeydi; şimdiye kadar konu edilmiş değildi. Bu anlatılırsa bir eser yaratmak için yeterlidir. İşte Hürrem Bey, ‘biz para da verecektik zaten’ deyince; onu biz tabii kayda da almıştık; hâkim de doğru bir karar verdi böylece.

Hem Sevgili Türkali’nin, hem de Avukat Nizam Üstündağ’ın anlattıkları yıllardan beri içimde taşıdığım bir yarama parmak bastı: Kitap konularımın, hazırlıklarımın, malzemelerimin ya da fikirlerimin çalınması. Kendimi tutamadım, anlattım:


AB: Üstadım, yalnızca film dünyasında değil, bilim, edebiyat dünyasında da çalma, aşırma, eski deyimle ‘intihal’ çok rastlanan bir olgu. Benim de başıma geldi: TRT İstanbul Radyosu’nda Şef Prodüktör olarak çalışırken, Kurtuluş Savaşımızın yazarlarımızın ürünlerine ne denli yansıdığını bir izlence dizisi yaptım; romanlarda, oyunlarda ve öykülerde Kurtuluş Savaşımızın izlerini sürdüm. İzlence dizisine ilgi çekmek, dinlenilirliğini artırmak için, Cumhuriyet gazetesinde çalışan Mürşit Balabanlar diye bir arkadaştan yardım istedim. Konuyu duyunca gözleri parladı. Yayımlanmış izlencelerin metinlerini istedi. Ben de, saf saf, hakkında yazı yazılsın diye bütün araştırma kayıtlarımı ve yayımlanmış izlencelerin metinlerini götürüp verdim; bir satır yazı yazılmadı. Dizi bitti. Aradan yıllar geçti, bir baktım Tempo dergisi bir ek verdi; Kurtuluş Savaşı Romanları, diye. Baştan aşağı benim yazdıklarım, benim araştırmalarım. Orada kalır sandım; sonra İş Bankası Kitapları arasında da yayımlandı bu özgün (!) yapıt. Mürşit Balabanlılar imzasıyla.


Avukat: İnsan kendine bu davranışı yakıştırabilir mi? Ama maalesef böylesi davranışları kendilerine yakıştıranlar var. Nereden bakılırsa bakılsın emek, fikir hırsızlığı.

Bu, beni yaralayıcı konuya olabildiğince özet olarak değindikten sonra, Türkali’ye ulusal basında yer alan “genç olsam dağa çıkardım” sözünü anımsattım…


VT: Biz, görüşlerimizi dile getirirken, herhangi bir şekilde bir arma, bir ödül, bir alkış düşünmeyiz. Sosyal alanda Türk toplumunun ileri atılmasında hangi güçler ağırlığını koyuyorsa elbette ki ondan yana olacağız. Ben hiç şüphe etmiyorum ki Dr. Hikmet Kıvılcımlı hayatta olsaydı, ben eminim bugün dağdaydı, PKK’nın dağında. Onların yanında yer alırdı. Nâzım için bir şey diyemem. Nâzım’ın meşhur bir şiiri vardır:


Dört nala gelip Uzak Asya’dan,

Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan,

Bu memleket bizim…’


Uzun uzun gider bu. Ben bunu söyleyecektim bir toplantıda; bir Kürt doktor var; ‘hocam okuma bunu’ dedi. ‘Niye’ dedim. ‘Kürtler alınır bundan’ dedi. Bir düşündüm; olabilir yani dedim; ama alınmamaları gerekir aslında. Hatırlayın şiiri.


Türkali, Dr. Apaydın, Av. Üstündağ ile birlikte şiiri koro halinde okuduk:


“Dörtnala gelip Uzak Asya’dan

Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan

bu memleket, bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak

ve ipek bir halıya benzeyen toprak,

bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,

yok edin insanın insana kulluğunu,

bu davet bizim….

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

ve bir orman gibi kardeşçesine,

bu hasret bizim…”

VT: Bu bir şiirdir. Bugün, ‘Kürtler bundan alınır’ diye düşünmemek gerek; ‘Dört nala gelip uzak Asya’dan’ derken Türkler imajı veriyor, Kürtler 2 bin senedir burada. Biraz da Kürtlerin iddiası o. Ama şunu kabul etmek lazım ki, bugün Kürtler, ideolojik olarak Türkiye’deki herkesi eşit biçimde bir araya getirmenin kavgasını veriyorlar. (…) Bak şimdi sana çok önemli bir şey göstereceğim. Gazetecilik yapıyorsun, sana çok önemli bir şey göstereceğim; Bana Dersim-Munzur’dan gelen bir mektup var. Bunu yayınlayabilirsin.

Türkali, yardımcısı Nermin Çiçek’i çağırıyor, bilgisayarı getirmesini istiyor… Açtırıyor, Tunceli’nin Ovacık Belediye Başkanı’ndan gelen bir mektup. “Sayın Vedat Türkali, bunca yıllık baş eğmeyen duruşunuzdan cesaret alarak size bir teklifte bulunmak istiyoruz” diye başlayan mektubu yüksek sesle okumamı istiyor, okuyorum:



Toprağı hibe eden Hanoğlu Ailesi, Dersim-Ovacık Belediyesi Fatih Maçoğlu.

VT: Şu mektup geldiği gün Sırrı Süreyya da buradaydı. Dedim ki ‘ya gel ben bir şey anlamadım sen bir oku bunu’ dedim. Okudu, gözleri doldu. Dedi ki ‘sen onlara söyle, benim Sırrı Süreyya diye bir oğlum var, kabul ederseniz o gelip yatmak istiyormuş burada.’ Benim burada, Zincirlikuyu Mezarlığı’nda mezarım yapılıyor zaten karımın yanında. Ben karımdan ayrı yaşamam, kalmam, oralara da gitmem. Ama ben de duygulandım tabii; onlara bir sağ olun yazısı ve uzun bir teşekkürname yazacağım. Kendimi biraz iyi hissedeyim hemen yapacağım o işi. Çok duygulandım.

Daha önce “yoruldum” sözünü dikkate almadığımız Vedat Türkali, bu kez “Şimdi kusura bakmayın, ben 10 dakika beden hareketlerimi yapacağım.” deyince, bize, fotoğraf makinelerimizi, armağan edilen Türkali’nin kitaplarını, teyplerimizi falan toparlayıp kalkmak kalıyor. Salonda duvarları süsleyen fotoğraflarına, armağan olduğu söylenen tablolara ve kütüphanesindeki kitaplara göz attıktan sonra, çıkıyoruz. Akşam karanlığı çökmüş. Taksim’e çıkan yollar loş, ıslak.

İçimde, hazırlayıp soramadığım onlarca sorunun hüznü? Beynimde, 95 yaşındaki Türkali’nin sorsam da sormasam da attığı çengeller…

SON



Kaynak: Ataşehir Ev Kültür dergisi, Ocak 2015 S:103 ve Şubat 2015 S:104