• HaberciGazete

Atilla Galatalı, Ulvi Uraz, Necip Fazıl, Nizamettin Nazif


Bugün 25 Mayıs. Atilla Galatalı, Ulvi Uraz, Necip Fazıl Kısakürek, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu'nun ölüm yıldönümü.

BRT Yayın Grubu olarak bu değerlerimizi saygıyla anıyoruz.


Atilla Galatalı kimdir?



1936 Artvin doğumlu sanatçı, Trabzon Lisesi 2. sınıfta iken geçirdiği menenjit hastalığı sonucu işitme duyusunu yitirince okulu bıraktı.

1957 de geldiği İstanbul'da Bedri Rahmi Eyüboğlu ile tanıştı. O yıllarda bir ekol olan hocasının yanında mozaik çalışmalarına başladı. Sonrasında Eczacıbaşının seramik kurslarına devam etti. İsmail Hakkı Oygar ve Hakkı İzzet'ten seramik dersleri aldı.

1960'lar seramik sanatına karşı müthiş bir sevgi ve uyanış dönemidir O'nun için. Yaşamının eksenine oturttuğu seramiği tanımaya, keşfetmeye koyulur. Gece gündüz çalışır, pes etmeden denemelerini yineler ve seramiğin sırlarını çözer.

Seramik formlarında ve objelerinde farklı yüzeyler arasındaki organik bağıntıları araştırır, kapalı üç boyutlu kompozisyonlarında formun iç dinamiğinden ve ürettiği çağrışımlardan yararlanır. Yüzey tekstürünün kitle ile olan ilşkilerini araştırır. Bilinçli araştırmalar sonucunda elde ettiği birikimleri seramiğe aktarmakta büyük başarı gösterir.

1963-1986 yılları arasında katıldığı ulusal ve uluslararası yarışmalarda 26 birincilik, 2 ikincilik ve 3 mansiyon kazanır. 150'yi aşkın büyük pano uygulaması Türkiye'nin dörtbir yanında yer alır. Birçok devlet binasının yanısıra Türk Petrol, Azot Sanayi Genel Müdürlüğü, Harbiye Ordu Evi, İzmir Efes Oteli, Çanakkale Seramik gibi kurum ve kuruluşların duvarlarında dünden bugüne Attila Galatalı imzası taşıyan panolar vardır.

1972 yılında Vallauris-Fransa Uluslararası Seramik Bienalin'de 1.lik ödülü aldığı "Güneş Motifi" panosu Vallauris Moderv Seramik Müzesi'nde sürekli sergilenmeye alınmıştır.

35 yıl süren ve tutucu olmadan, hep yeniyi arayan serüveni boyunca seramik dünyasına unutulmaz yapıtlar ve değerler katmıştır. 1994'te aramızdan ayrılmıştır.


Ulvi Uraz kimdir?



Ulvi Uraz,1921 yılında doğmuştur. Yüksek öğrenimini, Ankara Devlet Konservatuarında 1943 yılında tamamladı. Aslen Trabzon'ludur. Ünlü yazar Murat Uraz'ın oğludur.

Devlet Tiyatrosu'nda Julius Sezar (1944), Lokantacı kadın (1947), Köşebaşı (1948), Şamdancı, Cimri, On İkinci Gece (1949), Yalancı, Scapin'in Dolapları (1950), Tüccar, Hamlet (1952, vb. oyunlar oynadı.

Ankara Devlet Tiyatrosu'nda çalışırken bir yandan da konservatuvar da ders verdi.

1953 yılında Tiyatro bilgi ve görgüsünü arttırmak için eşi piyanist Selçuk Uraz ile birlikte devlet tarafından Fransa'ya gönderildi. Yurda döndükten sonra tutuklandılar. Geri dönüşlerinde Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyesi oldukları gerekçesiyle tutuklandılar. Serbest kaldıktan sonra 1958'de Dormen Tiyatrosu'nda Nina adlı oyundaki rolüyle büyük başarı kazandı ve bu oyundaki yorumuyla İlhan İskender ödülünü kazandı. Ardından Refik Erduran'ın "Cengiz Han'ın Bisikleti adlı oyunda çok üstün bir oyun çıkardı.

1959 yılında İstanbul Şehir Tiyatroları kadrosuna geçti. 1960 ylında İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrosu'nda "Hamlet" ve "Fazilet Eczanesi" adlı oyunda oynadı.

1961'de "Dost Oyuncular" adıyla kendi topluluğunu kurdu ve 1961'de Haldun Taner'den "Günün Adamı" ve Eugène Marin Labiche'ten "Para İsteme Benden" adlı iki güldürü oyunu sergiledi. 1963 yılında "Ulvi Uraz" Tiyatrosu'nu kurdu, 1965 yılında Haldun Taner'in "Gözlerimi Kaparım Vazifemi yaparım" adlı oyununu sergiledi.

"Gözlerimi Kaparım Vazifemi yaparım" adlı oyunundaki rolüyle "İlhan İskender" en iyi erkek oyuncu ödülünü 2. Kez aldı. "Denize İnen Sokak" filmiyle de Antalya Film Festivali'nde En Başarılı Erkek Oyuncu ödülünü almıştır.

"Ulvi Uraz" Tiyatro Topluluğun sergilediği pek çok yapıt arasında Rıfat Ilgaz'ın "Hababam Sınıfı" (1966) adlı eseri de vardır.

25 Mayıs 1974 tarihinde ölmesinden sonra eşi Selçuk Uraz tarafından her yıl en iyi yönetmene ve oyuncuya verilmek üzere Ulvi Uraz Tiyatro Ödülleri konmuştur.

Ulvi Uraz, tiyatro sanatçılığının yanı sıra sinema oyuncusu olarak da çalışmıştır.1960 yılında "Denize İnen Sokak" filmindeki rolüyle İzmir Belediyesi'nin Fuar Ödülü'nü kazanmıştır.1964 yılında ise "Yarın Bizimdir" filmindeki rolüyle 1964 Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde "En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu" ödülünü aldı.

Ulvi Uraz'ın oynadığı bazı filmler arasında "Denize İnen Sokak" (1960), "Dişi Kurt" (1963), "Yarın Bizimdir" (1963) ve "Murtaza" (1966) sayılabilir.

Filmleri : 1966 - Göklerdeki Sevgili 1966 - Murtaza 1964 - Döner Ayna 1964 - Gel Barışalım 1964 - Günah Kadınları 1964 - Hostes Hanım 1964 - Manyaklar Köşkü 1964 - Son Tren 1963 - Aşk Hırsızı 1963 - Azrailin Habercisi 1963 - Bir Hizmetçi Kızın Hatıra Defteri 1963 - Dişi Kurt 1963 - Kamil Abi 1963 - Leyla İle Mecnun Gibi 1963 - Menekşe Gözler 1963 - Rüzgar Zehra (Sünger Avcıları) 1963 - Rüzgarlı Tepe 1963 - Yakılacak Kitap 1963 - Yarın Bizimdir 1962 - Dilberler Yuvası 1962 - Geçti Buranın Pazarı 1962 - Kelle Koltukta 1962 - Kısmetin En Güzeli 1962 - Mevlid (Süleyman Çelebi) 1962 - Sahte Nikah 1962 - Şehvet Uçurumları 1961 - Güneş Doğmasın 1961 - Kabadayılar Kralı 1961 - Naylon Leyla 1961 - Özleyiş 1961 - Tenten Ve Altın Post 1960 - Civanmert 1960 - Denize İnen Sokak 1959 - Kalpaklılar 1959 - Tütün Zamanı 1959 - Zümrüt


Necip Fazıl Kısakürek kimdir?

(1905-1983) Türk şairi, tiyatro yazarı ve fikir adamı.


Müellif: M. ORHAN OKAY O ve Ben adlı otobiyografisinde kaydettiğine göre 25 Mayıs 1905’te İstanbul Çemberlitaş’ta cinayet mahkemesi reisliğinden emekli büyük babası Mehmed Hilmi Efendi’nin konağında doğdu. Babası Mekteb-i Hukuk mezunu ve bazı memuriyetlerde bulunmuş Abdülbâki Fâzıl Bey, annesi Mediha Hanım’dır. Baba tarafından Maraşlı olan Kısakürekoğulları ailesinin kökü Dulkadıroğulları’na dayanmaktadır. Asıl adı Ahmed Necip olan Necip Fazıl okuma yazmayı büyük babasından öğrendi. Çeşitli okullarda kesintili ve düzensiz bir öğrenim hayatı geçirdi. Önce Gedikpaşa’da bir Fransız, sonra aynı yerde bir Amerikan mektebinde, Büyükdere Emin Efendi mahalle mektebinde, Büyük Reşid Paşa Numune, Vaniköy Rehber-i İttihad mekteplerinde okuduktan sonra Heybeliada Numune Mektebi’nden mezun oldu. Aynı yıl Heybeliada Bahriye Mektebi’ne kaydoldu. Burada da beş yıl okudu, ancak diploma alamadan ayrıldı. 1921’de İstanbul Dârülfünunu Felsefe Şubesi’ne yazıldı. Bu öğrenimini de tamamlayamadan kazandığı devlet bursu ile felsefe tahsili için Paris’e gitti. Fakat Paris’te de düzenli bir öğrenci olamadı, kısmen sanat çevrelerinde bulunduysa da kendini daha çok eğlenceye ve bohem hayatına verdi. Türkiye’ye dönüşünde İstanbul ve Anadolu’da bazı bankalarda memuriyet ve müfettişlik yaptı. Bir Fransız mektebinde, Ankara Devlet Konservatuvarı’nda, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde ve Robert Kolej’de çeşitli dersler okuttu. Bu arada felsefe öğrenciliğinden beri girmiş olduğu basın çevresini daha çekici ve eser vermeye daha uygun bir ortam olarak gördüğünden 1942’den itibaren memuriyetlerini bırakıp geçimini yazılarından ve yayıncılıktan sağlayamaya başladı. Son yıllarına kadar Büyük Doğu dergisinin ve Büyük Doğu yayınlarının sahibi ve yazarı olduğu gibi bazı günlük gazetelerde fıkra ve makaleleri de yayımlanmaktaydı. Hemen tamamı Büyük Doğu’da olmak üzere kullandığı takma adları Ne-Fe-Ka, Hi-Ab-Kö, Ha-A-Ka, Adı Değmez, Neslihan Kısakürek, Ahmed Abdülbaki, Prof. Ş.Ü., Bankacı, Be-De, Ozan, Ozanbaşı’dır. 25 Mayıs 1983’te Erenköy’deki evinde öldü. Büyük ve olaylı bir cenaze töreninin ardından Eyüp sırtlarındaki kabristana defnedildi. “Çille çille üstüne düştü mücevher târihi / Var mı şâir çilleden çıksın Necip Fâzıl gibi” (1403) mısraları Orhan Okay tarafından ölümü için düşürülmüş tarihtir. Sabır Taşı oyunuyla 1940 Cumhuriyet Halk Partisi piyes yarışması birinciliğini kazanan Necip Fazıl Kısakürek için sanat hayatının 50. yıl jübilesi Millî Türk Talebe Birliği tarafından 22 Kasım 1975’te yapıldı. 25 Mayıs 1980’de doğumunun 75. yılı vesilesiyle Kültür Bakanlığı kendisine “büyük kültür armağanı” ve nakdî mükâfat, aynı tarihte Türk Edebiyatı Vakfı da “Türkçe’nin yaşayan en büyük şairi, sultânüşşuarâ” unvanını verdi. Ölümünün ardından Türk Edebiyatı (nr. 117, Temmuz 1983), Mavera (nr. 80-82, Temmuz-Eylül 1983), Yönelişler (nr. 25, Temmuz 1983), Kültür ve Sanat (nr. 28-29, Temmuz-Ağustos 1983) dergileriyle Suffe: Kültür Sanat Yıllığı 1984: Necip Fazıl Armağanı birer özel sayı yayımlamıştır. Necip Fazıl, ilk şiir denemesinin Millî Mücadele yıllarında on üç-on dört yaşlarında iken Tercüman gazetesinin edebî ilâvesinde çıktığını ifade eder. Bilinen ilk şiiri ise 1 Temmuz 1923 tarihli Yeni Mecmua’da yayımlanan, daha sonra Örümcek Ağı kitabına “Bir Mezar Taşı” adıyla girecek olan “Kitâbe” başlıklı şiirdir. Bu tarihten başlayarak 1939’a kadar Yeni Mecmua, Millî Mecmua, Anadolu, Hayat ve Varlık dergileriyle Cumhuriyet gazetesinde şiirleri ve hikâyeleri çıkar. Özellikle dönemin seçkin dergilerinden olan Hayat’ta yer alan şiirleriyle dikkati çeker ve hakkında takdir yazıları yayımlanır. İlk şiir kitapları olan Örümcek Ağı ve Kaldırımlar bu yıllarda yazdıklarından seçmeleri ihtiva eder. Kaldırımlar kitabına adını veren uzun şiiri kendisine “Kaldırımlar şairi” olarak şöhret kazandırmıştır. Üçüncü şiir kitabı Ben ve Ötesi ile nesir yazılarının toplandığı Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil de bu yıllarda çıkar. Bu arada oyunculuğuna büyük değer verdiği Muhsin Ertuğrul’un tesiriyle tiyatroya ilgi duymaya başlayan Necip Fazıl’ın ilk tiyatro eseri Tohum 1935’te yayımlanır ve Muhsin Ertuğrul tarafından sahneye konur. Bu tarihten bir yıl kadar önce, kendi ifadesiyle “çocukluğunda ve gençliğinde masal gibi bir rüya ikliminden topladığı karanlık ve karışık haberlerin apaydınlık ve dümdüz gerçeğini verdiğine” inandığı Nakşibendî şeyhi Abdülhakim Arvâsî ile karşılaşmasından sonra sanat anlayışında ve eserlerinde dinî-mistik bir eğilim ağırlığını hissettirmeye başlar. 1936’da memuriyeti dolayısıyla Ankara’da bulunan Necip Fazıl, devrin sathî ve maddeci dergileri karşısına spiritüalist ve estetik ağırlığı olan haftalık Ağaç dergisini çıkarır. 7. sayısından itibaren İstanbul’a taşınan dergi, dönemin meşhur isimlerini bir araya getirmiş olmasına rağmen umulan ilgiyi görmediğinden 17. sayıda kapanır (bk. AĞAÇ). Necip Fazıl, daha geniş kitlelere daha kısa zamanda ulaşan tiyatroya ilgisini devam ettirerek tiyatro eleştirmenlerinin olumlu karşılamalarına rağmen seyircinin tutmadığı Tohum’dan sonra 1938’de Abdülhakim Efendi’yi tanımasının mistik ve metafizik bir ürünü olan Bir Adam Yaratmak’ı yazar. Muhsin Ertuğrul’un başrolü oynamasıyla büyük ilgi gören bu piyesin ardından 1942 yılına kadar arka arkaya bazıları şehir tiyatrolarında da sahnelenen oyunlar kaleme alır. II. Dünya Savaşı’ndan biraz önce başlayarak savaş yıllarında fıkra yazarlığı yapan Necip Fazıl önce Haber, ardından Son Telgraf gazetelerinde “Çerçeve” genel başlığı altında yazılar yazmıştır. Bir dünya savaşı çıkmayacağı kanaatini benimseyen Türk basınının bu tutumuna karşı aksi fikri savunan Necip Fazıl bu yazılarının büyük bir kısmını Çerçeve adlı bir kitapta yayımlamıştır (1940). Son Telgraf’ta fıkra yazarlığı devam ederken yeni bir dergi çıkarma teşebbüsüne girer. Siyasî, fikrî, edebî karakterdeki Büyük Doğu 1 Eylül 1943’te çıkar. Değişik boyutlarda, çoğu haftalık, birkaç defa aylık ve günlük gazete olmak üzere Necip Fazıl’ın ölümüne yakın yıllara kadar aralıklarla devam eden derginin son sayısı 5 Haziran 1978 tarihini taşımaktadır. Dönemin mevzuatına göre siyasî yazılarından dolayı zaman zaman kapatılan, toplatılan, takibe uğrayan, bazan da sahibi tarafından yayımı tatil edilen Büyük Doğu çıktığı yıllarda sansasyonel kapak resimleri ve manşetleriyle geniş ilgi görmüştür. Bunun dışında bazı dönemlerinde seviyeli bir fikir ve edebiyat dergisi olduğu gibi dinî yayınların kontrol altında tutulduğu yıllarda okuyucunun bu konudaki ihtiyacını da karşılamıştır (bk. BÜYÜK DOĞU). Necip Fazıl, 1950’de Büyük Doğu Cemiyeti adıyla o yıllardaki mevzuata göre siyasî parti kavramıyla eş anlamda bir de siyasî dernek kurmuş, derneğin başkanı sıfatıyla Anadolu’nun birçok şehrinde konferanslar vermiştir. Gerek dergideki yazıları gerek siyasî faaliyetlerinden dolayı değişik iktidarlar devrinde takibata uğramış, hakkında mahkûmiyet kararları verilmiştir. Necip Fazıl’ın kitap ve dergi yayını olarak en verimli devresi 1950’den sonraki yıllardır. Şiir kitaplarını yeniden gözden geçirip yayımladığı gibi yeni tiyatro, senaryo, hikâye, roman, hâtıra, dinî ve tasavvufî eserler, siyasî ve tarihî incelemeleri de bu döneminin ürünleridir. Necip Fazıl, Cumhuriyet’in ilk yıllarında hece vezniyle yazan şairler arasında estetik kaygıları ve metafizik-psikolojik derinliğiyle kendine bir yer edinmiştir. II. Meşrutiyet’ten sonra yaygınlaşmaya başlayan, fakat ses ve nazım şekli bakımından monoton örnekleriyle henüz bir bocalama dönemi geçirmekte olan hece vezni onun şiirleriyle poetik bir değer kazanır. Muhteva olarak da mistik ve metafizik eğilimler, vehim ve sayıklama gibi marazî ve trajik özellikler kendisini döneminin diğer şairlerinden ayırır. Daha ilk şiiri olan “Kitâbe” tekke şiirinden, divan mazmunlarından birtakım çağrışımlar taşımaktaysa da yeni bir eda ve yeni bir ses arayışıyla dikkat çeker. Burada mezar kitâbesinin zaruri olarak çağrıştırdığı ölüm motifi, aşkta marazî bir hassasiyet ve acı bir lezzet, her an bir felâket ve trajediyle ürküten “patetik” hava Necip Fazıl’ın şiirlerinin âdeta değişmeyen temasını teşkil edecektir. Yine aynı yıllarda 1924’te yazdığı, ilk şiir kitabının da adını oluşturan “Örümcek Ağı”nda ise artık deneme devresini aşmış, şiiri form bakımından sağlam bir mimariye ve plastik yapıya kavuşmuş, dil olarak bir soyutlama ifadesi bulmuş, muhteva olarak da psikolojik bir derinliğe erişmiştir. Bu şiir kendi döneminin ilk hececilerinin monotonluğundan, çok belirli duraklarından, alışılmış kafiyelerinden tamamen kurtulmuş, muhteva ile uyumlu bir nazım tekniğine kavuşmuştur. Necip Fazıl’ın şiirlerinin Örümcek Ağı kitabıyla başlayıp Kaldırımlar’da ve daha sonrasında gelişerek devam eden bu özelliklerinde şahsî mizacıyla beraber şüphesiz çağının getirdiği bazı felsefe ve edebiyat akımlarının da izleri vardır. Ahmed Hâşim’in çığırını açtığı sembolist ve empresyonist şiir, psikoloji alanında yeni ufuklar açan Freud’ün sanat sistemlerini de tesiri altına alan şuur altı ve libido teorileri, varlığa ve zaman kavramına yeni bir mâna kazandıran Bergson’un sezgiciliği, hayatın ve insanın yeni bir yorumunu taşıyan egzistansiyalistleri ve özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türk aydınının belirli bir seviyede ilgisini çeken karamsar, bunalımlı ve mistik havasıyla Baudelaire’i bunlar arasında düşünmek gerekir. O ve Ben adlı otobiyografisinde on iki yaşlarında aşırı hissî romanlar ve polisiye romanları okuduğunu, bu yıllarda “marazî bir hassasiyet, acıtan bir hayal kuvveti ve dehşetli bir korku” içinde bulunduğunu yazan Necip Fazıl’ın şiirini açıklamada çocukluğundan getirdiği bu duygularla yukarıda çağın özellikleri olarak belirtilen akımlar arasındaki paralellik de dikkate alınmalıdır. İlk dönem şiirlerinden itibaren eserlerinin çoğunda hâkim olan temaların başında korku gelir. Daha Örümcek Ağı’ndaki “Gece Yarısı”, “Boş Odalar”, “Ayak Sesleri”, “Çan Sesi”nden başlayarak pek çok şiirinde korku âdeta değişmeyen bir laytmotif gibi tekrarlanır. “İçimde damla damla bir korku birikiyor” mısraıyla “Kaldırımlar” hemen baştan sona kadar bir korkunun gelişmesinin poemidir. Bu temanın tabii bir neticesi olarak irreel bir dünyanın ürpertici varlıkları ve bunların doğurduğu duygular da şiirlerine girmiştir: Periler, cinler, hayaletler, kâbuslar, anlaşılmayan ayak sesleri, siyah kediler ... Bir döneminden sonra eskiyeni bütün şiirlerini harmanlayarak gruplandırdığı Çile adlı şiir kitabının bazı bölüm başlıkları da aynı duyguları çağrıştırır: Ölüm, Korku, Dâüssıla, Ukde, Tecrit ... Necip Fazıl’ın şiirlerinde eşyaya, maddî varlıklara, dış dünyaya bakış tarzı da dikkat çekicidir. Onda bu varlıklar dış görünüşleriyle algılandığı gibi değildir. Eşyanın insanın iç dünyasıyla ilişkisi vardır. Bergson’un sezgi felsefesinin ışığında Necip Fazıl’da eşyaya, objeye karşı zihnî bir sempatinin varlığı düşünülebilir. Böylece “Otel Odaları”ndaki eşyanın, “Ses Geliyor Ormandan” şiirinde ormanın, “Azgın Deniz”, “Susan Deniz”, “Takvimdeki Deniz”deki denizin, “Bu Yağmur”daki yağmurun ve diğer şiirlerinde kaldırımların, odadaki mangalın, bahçedeki heykelin alelâde obje olmaktan çıkıp şairin iç dünyasıyla özdeşleştiği görülür. Genel anlamıyla spritüalist ve mistik bir şair olan Necip Fazıl’da bu mizacın tabii eğilimi olarak din de ilk şiirlerinden itibaren sürekliliğini kaybetmeyen bir tema halinde ortaya çıkar. Bu tema 1932’de yayımlanan Ben ve Ötesi’ne kadar dönemin biraz da modası olan âşık veya tekke şiiri havasında, özellikle de Yûnus Emre tarzında örneklerle görülür. Abdülhakim Arvâsî’yi tanımasından sonra ise şiirlerine olduğu kadar sanat anlayışına ve poetikasına da belirli bir dinî-mistik görüş hâkim olur. Necip Fazıl, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde şiirin estetiği üzerinde ısrarla duran ve bu konudaki düşüncelerini programlı bir şekilde poetika haline getiren nâdir sanatkârlardan biridir. 1940’lardan itibaren gittikçe gelişen ve yaygınlaşan yeni şiir akımına, özellikle onun ilk temsilcileri olan Garip topluluğuna ilgisiz kalan Necip Fazıl, şiiri dengeli bir duygu ve düşünce muhtevasını kavrayan sağlam bir şeklî yapı, bir estetik form olarak kabul eder. Ağaç ve Büyük Doğu dergilerinde 1936-1943 yılları arasındaki bazı yazılarında Türk şiiri ve kendi çağdaşı olan bazı şairler hakkında fazla derinleşmeyen değer yargılarından sonra ilk defa 1946 Eylülündeki Büyük Doğu’larda “İdeolocya Örgüsü”nde, ütopik bir cemiyet yapısının ayrıntısı içinde birkaç bahis şeklinde yazdığı “poetika”sını 1955’te, uzun zamandır kitap haline getirmediği şiirlerini bir araya topladığı Sonsuzluk Kervanı kitabına bir bütün olarak ilâve eder. Genellikle şiir üzerine olmakla beraber özellikle kendi şiirinin felsefesi olan poetika, şiirin ve şairin hususiyetleri, şiiri meydana getiren unsurlar, şiirin hayatla, toplumla, dinle, devletle ve pozitif ilimlerle ilgisi konularında on dört bölüm halinde kategorik, sistematik ve oldukça uzun bir yazıdır. İlk bahiste şairi alelâde insandan ayırıp “üstün idrak sahibi” ve “ilâhî emanetin temsilcisi” olarak tarif eden ve ona madde, bitki, hayvan basamaklarından sonra insanla Tanrı arasında bir yer veren Necip Fazıl böylece şiiri daha ilk planda mistik bir temele oturtur. Poetikasının bu karakteri metin içinde sık sık geçen “esrar, büyü, tılsım, sır” gibi spiritüel kavramlarla desteklenir. Bütün bahislerde şiir sanatı hakkında tarih boyunca ileri sürülmüş karşıt teorileri telif etme ve bunlar arasında denge kurma eğiliminde olan Necip Fazıl bu dengeyi şiirin mânevî unsurları konularında zaman zaman bozar. Meselâ ona göre şiirin kaynağı, “mimesis” ile (dış dünyanın taklidi) “tecrit” arasında, fakat tecride daha yakındır. Şiir somut bir planda fakat soyut olanı anlatacaktır. Şiirin ifade usulünde “ince” ve “girift” kavramlarını kullanan Necip Fazıl, böylece yalın ve sathî bir şiirden rafine ve kompleks bir şiire geçişin de temsilcisi olmuştur. Yine poetikada ideal şiir için kullandığı “remzî ve sırrî oluş” da soyutlukla sembolizm arasında bir kavramı düşündürür. Şiirin muhtevasında ise iki esas unsuru, duyguyu ve düşünceyi beraber yürütür. Duygu ve düşünce birbiri içinde eriyecek ve mutlu bir terkibe ulaşacaktır. Ancak bu ulaşmada düşüncenin duyguya yaklaşması yani duygunun üstünlüğü esastır. Şiirin şekli ve muhtevası bahsi de yine bu iki unsurun en mükemmel tarzda terkibini zorlar. Şiirin dış şekli adını verdiği vezin, kafiye ve kıtaların-bölümlerin kuruluşuyla mısraın yapısı iç şekil dediği vezne, veznin gerektirdiği kelimelerin seçimine bağlanır. Kitaplarına almadığı sadece iki zayıf şiirinde aruzu deneyen Necip Fazıl poetikada hece ile aruzu karşılaştırırken heceyi aruzun daha estetik, daha serbest bir tarzı olarak değerlendirir. Kapalı ve açık hecelerin düzenli tertibine dayanan aruza mukabil bu hecelerin her mısrada başka bir zenginlikle yeni bir harmanını arayan heceyi, böylece her mısrada değişen bir aruz kalıbı imtiyazını tercih eder. Bazı şiirleriyle ideolojik bir karakter göstermesine karşılık Necip Fazıl poetikasında toplum-şiir ilişkileriyle ilgili son konuları dışında saf şiirin estetik değerleri üzerinde durmuştur. Tiyatroyu güzel sanatlar arasında bir zirve kabul eden Necip Fazıl’ın oyunları da şiirleri gibi trajik bir karakter gösterir. Şiirlerinde soyut olarak hissedilen korku, dehşet, sıkıntı, vehim, şüphe, yalnızlık gibi duygu ve temalar tiyatrolarında kahramanların kişiliklerinde âdeta somutlaşır. Bu oyunlarda günah duygusu, vicdan azabı, kader-irade, akıl-duygu-sezgi ilişkileri, madde-ruh mücadelesi, bilinmeyenin araştırılması, aklın sınırlarının zorlanması, her şeyin ötesinde bir sır bulunduğu inancı gibi metafizik ve psikolojik problemler işlenmiştir. Tiyatroyu “tezin laf olmaktan çıkıp büyü olduğu yer” olarak benimseyen Necip Fazıl’ın oyunları tezli tiyatro türüne girerse de bunlarda ana fikir eserin güçlü tekniğiyle ve ustalıkla eritilmiştir. Yer yer tesirli ve nüfuzlu bir ifade tarzı, çok defa teatral davranış ve konuşma şekilleri, kahramanlık, âlicenaplık, şeref, izzetinefis gibi duyguların yüceltilmesiyle klasik tiyatrolara yaklaşır. Yazı hayatının ilk yıllarından itibaren şiir ve tiyatro kadar olmamakla beraber hikâye ile de uğraşan Necip Fazıl, 1928 yılında Cumhuriyet gazetesinde çıkan ilk hikâyelerini 1933’te Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil adı altında toplamıştır. Daha sonraki yıllarda bunlara ilâvelerle Ruh Burkuntularından Hikâyeler, Hikâyelerim yayımlanmış, ölümünün ardından dergilerde kalmış olanlarla beraber elli iki hikâyesi Hikâyelerim adıyla bir araya getirilmiştir. Bu hikâyelerden sekizi kumar ve hasta kumarbaz tipi etrafında gelişmiştir ki yazarın Nam-ı Diğer Parmaksız Salih oyunuyla konu ve tema ortaklığı gösterir. Diğer hikâyelerinde şiir ve tiyatrolarındaki mekân, fikir ve yapı hâkimdir. Bununla beraber şiir ve tiyatrolarındaki sembolik-alegorik, hatta metafizik ve metapsişik atmosfere oranla hikâyeleri daha gerçekçi bir yapıya sahiptir. Necip Fazıl’ın son yıllarında yazdığı ve roman adı altında yayımlanan iki kitabından Aynadaki Yalan, tamamen ideolojik yapıda ve apaçık tezli bir eser olup İdeolocya Örgüsü ile bu çerçeve etrafındaki yazılarının basit olay ve diyaloglarla romanlaştırılmasından ibarettir. Ölümünden sonra basılan Kafa Kâğıdı ise O ve Ben ile Bâbıâli adlı hâtıra kitaplarının dağınık notlarını ihtiva etmektedir. Bu bakımdan hikâye türündeki başarı çizgisini romanlarında yakalayamamıştır. Sanatkârlığı dışında siyasî ve fikrî yazılarıyla daha yaygın bir şöhret kazanan Necip Fazıl bu açıdan Cumhuriyet döneminin birkaç büyük polemikçi yazarı arasında sayılır. Özellikle yakın dönem tarihi ve daha aktüel konular üzerinde yazdıklarının arkasında adları da zikredilmek şartıyla devrin siyaset, yönetim, basın gibi alanların kişileri hakkında tenkit sınırlarını aşan ağır ifadeler, suçlamalar bulunmaktadır. Polemiklerinden başka fikir yazılarında ve hatta tarihî-fikrî araştırma kategorisine girebilecek eserlerinde esas olan, ilmî disiplin ve metodik düşünce değildir. Fikir ürünlerinin arkasında yer yer bir disiplin bulunmakla beraber bu ölçüleri aşan heyecanlı ve mübalağalı çıkışları belki sistemli fikirlerinden daha fazla itibar görmüştür. Onun din, tarih, felsefe, kültür, edebiyat (tenkit) vb. konularda arka arkaya sıraladığı bir yığın hadise ve kişi adı vurucu bir üslûpla, belâgat ustalıklarıyla okuyucuyu bir anda cezbetme amacındadır. Bununla beraber bu alanlara genel nüfuzuyla, kişi ve olaylar arasındaki gözden kaçmış ilişkileri yakalayan zekâsıyla etrafında kendisine hayran bir okuyucu kitlesi oluşturmuştur. Necip Fazıl’ın hemen bütün oyunları başta İstanbul Şehir Tiyatroları ve Ankara Devlet Tiyatrosu olmak üzere resmî, özel ve amatör tiyatrolar tarafından birçok defa sahneye konmuş, Nam-ı Diğer Parmaksız Salih (“Parmaksız Salih” adıyla, 1968), Reis Bey (1988) filme alınmış, Bir Adam Yaratmak da televizyon oyunu olarak gösterilmiştir (1977). Ayrıca senaryo romanlarının bazıları filme alınmıştır. Fon müziği olarak Batı senfonik müziğinden kendisinin seçtiği parçalarla kendi sesiyle altı şiiri ve “Gençliğe Hitâbe”si plak haline getirilmiştir (1976). Eserleri. Şiirleri gibi yazılarını da defalarca yayımlamış ve hemen her defasında az çok değişiklikler yapmış olan Necip Fazıl’ın kitap haline gelmiş eserlerinde birinden diğerine iktibas edilmiş parçalar, özellikle şiir ve hikâye kitaplarında ilâveler ve çıkarmalar bulunmaktadır. Kitaplarının hemen hepsi İstanbul’da basılmıştır. Şiir. Örümcek Ağı (1925), Kaldırımlar (1928), Ben ve Ötesi (1932), 101 Hadis (1951), Sonsuzluk Kervanı (Ankara 1955), Çile (1962), Şiirlerim (1969), Esselâm -Mukaddes Hayattan Levhalar- (1973), Öfke ve Hiciv (1988). Tiyatro ve Senaryo Romanı. Tohum (1935), Bir Adam Yaratmak (1938), Künye (1938), Sabır Taşı (1940), Para (1942), Vatan Şairi Namık Kemal (1944), Nam-ı Diğer Parmaksız Salih (1949), Reis Bey (1964), Ahşap Konak (1964), Siyah Pelerinli Adam (1964), Ulu Hakan Abdülhamid Han (1969), Yunus Emre (1969), Mukaddes Emanet (1971), Senaryo Romanları (1972), İbrahim Edhem (1978; tiyatrolarından on üçü Kültür Bakanlığı tarafından üç cilt halinde topluca yayımlanmıştır, İstanbul 1976). Hikâye ve Roman. Meşum Yakut (1928), Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil (Ankara 1933), Ruh Burkuntularından Hikâyeler (1965), Hikâyelerim (1970), Aynadaki Yalan (1980), Kafa Kâğıdı (1984). Hâtıra. Cinnet Mustatili (1955), Büyük Kapı (1965), Yılanlı Kuyudan (1970), Hac’dan Çizgiler, Renkler ve Sesler ve Nur Mahyaları (1973), O ve Ben (1974), Bâbıâli (1975). Din-Tasavvuf. Halkadan Pırıltılar (1948), O ki O Yüzden Varız (1961), İman ve Aksiyon (1964), Hazret-i Ali (1964), Peygamber Halkası (1968), Çöle İnen Nur (1969), Son Devrin Din Mazlumları (1969), Nur Harmanı (1970), Doğru Yolun Sapık Kolları (1978), İman ve İslâm Atlası (1981), Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu (1982). Deneme, Fıkra, Siyasî-Tarihî İnceleme. Abdülhak Hamid ve Dolayısiyle (Zonguldak 1937), Namık Kemal. Şahsı, Eseri, Tesiri (Ankara 1940), Çerçeve (1940), Müdafaa (1946), Maskenizi Yırtıyorum (1953), At’a Senfoni (1958), Büyük Doğu’ya Doğru (1959), Türkiye’de Komünizma ve Köy Enstitüleri (1962), Ulu Hakan Abdülhamid Han (1965, 1970), Büyük Mazlumlar (1966), Türkiye’nin Manzarası (1968, 1973), Tanrıkulu’ndan Dinlediklerim (I-II, 1968), Bin Bir Çerçeve (I-V, 1968-1969), Vahîdüddin (1968), İdeolocya Örgüsü (1968), Benim Gözümle Menderes (1970), Tarihimizde Moskof (1973), Rapor (I-XIII, 1976-1980), Yolumuz, Halimiz, Çaremiz (1977), İhtilâl (1977), Yeniçeri (1977), Sahte Kahramanlar (1984) (Necip Fazıl’ın bütün eserleri ve kitap haline gelmemiş yazıları b. d. [Büyük Doğu] yayınları adı altında neşredilmektedir).


Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu kimdir?



Deli Nizam
(d. 1901 / ö. 25 Mayıs 1970)
Yazar, Romancı, Gazeteci

Taşoz adasında doğdu. Tepedelenli Ali Paşa soyundan Mehmet Nazif Bey'in oğludur. Drama Rüştiyesi'ni (1911) bitirdikten sonra İstanbul Ogüslan Frerler Mektebi ve Deniz Harp Mektebi'nden sonra Hukuk Fakültesi ve Ulum-ı Âliye-i Ticariye Mektebi'nde okudu. Nazım Hikmet ve Vâlâ Nurettin ile beraber Moskova Üniversitesi'ne devam etti, bu okuldaki eğitimini bitiremeden yurda döndü ve gazeteciliğe başladı (1917). İngilizlerin İstanbul'u işgali üzerine Anadolu'ya geçerek Millî Mücadele'ye katıldı. Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde yazı işleri müdürlüğü ve başyazarlık yaptı. Erivan Viskonsolosluğu'nda bulundu. İkdam, Vakit, Yeni İstiklâl, Resimli Ay, Yedigün gibi süreli yayınlarda elli yıldan fazla gazetecilik ve yazarlık yaptıktan sonra, Yeni Istanbul gazetesinin fıkra yazarı olduğu sırada 25 Mayıs 1970 tarihinde kalp krizi sonucu öldü. Silivrikapı Mezarlığı'nda büyük dedesi Tepedelenlioğlu Ali Paşa'nın yanına gömüldü. Nizamettin Nazif, gazeteciliğinin yanı sıra tarihî romanlarıyla tanınmış bir yazardır. Kara Davut, yazarın en popüler ve önemli eseri kabul edilmektedir. Kara Davut’un yayınevleri ve tarihleriyle ilgili bilgiler karmaşıktır. Roman, 1928’de iki cilt hâlinde basılmıştır. Kitabın birinci cildi Türk Matbaası’ndan 406+2 sayfa, ikinci cildi Amedi Matbaası’ndan 440+5 sayfa, üçüncü cildi ise 1930’da Latin Harfleriyle Kanaat Kitaphanesi’nden 148+4 sayfa olarak çıkmıştır. Levent Cantek, “Türkiye’de Tarihî Çizgi Romanlar: Kılıçbaz Kahramanlar” adlı yazısında (2003: 14-23) Tepedelenlioğlu'nun bu romanını Zevaco’nun Pardayanlar’ı etkisiyle yazdığını belirtir. Mahmut Necmettin Deliorman, 1966 yılında Kara Davut’un Ak Yayınları'ndan yapılan baskısına yazdığı “Kara Davut’u Sunarken” başlıklı giriş yazısında, Kara Davut’un 1923’ten itibaren yazılmaya başlandığını ve 1925’te Türkiye’nin “Figaro”su sayılan Vakit gazetesinde tefrika edildiğinde gazetenin iki üç günde ulaştığı tiraja bir günde ulaştığını belirtir. Ayrıca, Le Journal d’Orient gazetesinde Fransızca, Metaritmisis gazetesinde Rumca, Astarar’da ise Ermenice olarak basılmıştır. 1926’dan sonraki süreçte Atina’da Akropolis, Belgrad’da Politika ve Sofya’da Utro gibi gazetelerde yayımlanmış olan Kara Davut’un, 1927’den sonra Tepedelenlioğlu tarafından United Artist’e hazırlanan senaryo biçimi ise hariciye memuru Danyal Bey tarafından İngilizceye çevrilmiştir (Uygur 2014: 63). Kara Davut, "zaferleri kazananlar yalnızca kumandanlar değildir, zaferler millet tarafından kazanılır" tezi etrafında yazılmış tarihî bir romandır. Romanda esere ismini veren Akbulutoğlu Kara Davut, Türk milletini temsil eden bir şahıs olarak sunulur. Hülya Argunşah, Kara Davut romanı ile ilgili şu dikkat çekici tespiti yapar: "Kara Davut romanı yayımlandığı yıllarda, halkın hafızasına yerleşmiş olan Fatih şahsiyetine bir darbe olacağı endişesi uyanmıştır. Çünkü Fatih’in karşısına yerleştirilen Doğu Roma İmparatoru Konstantin Dragozes, elinde kılıç nefsini müdafaa etmeyi bilen bir düşman olarak çizilmiştir. Bu Fatih’in şahsiyetinin ve fetih hadisesinin daha güçlü bir şekilde ortaya çıkmasını sağlamıştır. Kara Davut’ta fetih ve Fatih’ten başka Kara Davut’un romanın sonuna kadar gizlenen şahsî macerası vardır. Kahraman ancak romanın sonunda İsfendiyaroğlu Koçhisar Bey’i Nurullah’ın oğlu olduğunu öğrenir. Bu dramatik macera da romanın cazibesini sürdürmesini sağlar." (Argunşah 1990: 107-108) Kâzım Yetiş ise romana, tarihî gerçekleri değiştirdiği için eleştirel bir tutumla yaklaşmıştır: "Tarihî roman yazarı, kahramanlarının tarihî şahsiyetlerini ve onların halk vicdanındaki yerini göz önünde bulundurmaya mecburdur. Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu'nun Kara Davut'a Fatih Sultan Mehmet'e tokat attırması da aynı şekilde tarihî gerçekleri ve halk vicdanını zedeler. Yavuz Sultan Selim'in sarhoş, sarayında gününü gün eden bir şahsiyet olarak anlatılması da aynı şekilde hoş karşılanmaz. Çünkü tarihî gerçeklere uymaz." (Yetiş 1994: 4) Yazar, Karlı Dağlar: Makedonya'da (1945) Balkan coğrafyasında özellikle Makedonya ve Arnavutluk'ta verilen hürriyet mücadelesini bir casusluk ve macera romanı biçiminde işlemiştir (Argunşah 1991: 108) Nizamettin Nazif'in bir diğer tarihî romanı, 1973'te yayımlanan Deli Deryalı'dır. Romanda Kanunî Sultan Süleyman döneminde Akdeniz'deki Türk korsanları anlatılır. Romanın merkezinde Akdeniz’i düşmanlara dar eden Barbaros Hayrettin Paşa vardır. Kanunî Sultan Süleyman ile Hürrem Sultan, Barbaros ile İbrahim Paşa arasındaki ilişkiler, İbrahim Paşa’nın öldürülmesi neticesinde Rüstem Paşa’nın sadrazam oluşu gibi olaylar İstanbul tasvirleri eşliğinde ve entrik unsurlar ön planda tutularak işlenmiştir. Nizamettin Nazif'in bir diğer romanı, 1944'te yayımlanan Kolkola'dır. Kolkola, popüler aşk romanıdır ve tarihî roman olmaktan uzak bir yapıdadır. Ahmet Haşim, Nizamettin Nazif'in Türkçesini "şafaklardan pembe akisler alan büyük yelkenler gibi mutantan, renkli, taze bir Türkçe" biçiminde değerlendirmiştir (Ahmet Haşim 1991: 81-82). Pek çok yazısı gazetede tefrika hâlinde kalan yazar; edebî eserlerinin yanı sıra tarih, siyaset gibi farklı alanlarda da kitaplar neşretmiştir. Yazarın eserlerinden Bir Millet Uyanıyor (Yön. M. Ertuğrul, 1932; Yön. E. Eğilmez, 1966) ve Kara Davut (Yön. M. Canova, 1953; Yön. T. Başaran, 1967) filme uyarlanmıştır. Gazeteciliği, hatipliği, politik şahsiyeti yanında hikâye, inceleme, tenkit gibi türlerde de eserler vermiş olan Tepedelenlioğlu; Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında daha çok tarihî romanları ile ön plana çıkan bir yazar olarak değerlendirilebilir.



19 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör