• HaberciGazete

Atilla İlhan,Cemil Sait,İ.Hakkı Uzunçarşılı, Ali İzzet, Yıldırım Önal, E.Karacan, Kadir Savun



Bugün 10 Ekim. Cemil Sait Barlas, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Ali İzzet, Yıldırım Önal, Ercüment Karacan, Kadir Savun, Nizayi Lodos, Müşerref Hekimoğlu ve Atilla İlhan'ın ölüm yıldönümleri.

BRT Yayın Grubu olarak bu değerlerimizi saygıyla, sevgiyle anıyoruz.

Cemil Sait Barlas kimdir?






İsmail Hakkı Uzunçarşılı kimdir?



Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı (23 Ağustos 1888, İstanbul - 10 Ekim 1977, İstanbul) Darülfünûn Edebiyat Şubesi’ni 1912’de bitirdi. Kütahya İdadisi’nde başladığı öğretmenliği Kastamonu ve Balıkesir’de sürdürdü. Maarif müfettişliği ve ilköğretim genel müdürlüğü yaptı. 1927-1950 arasında milletvekilliğinde bulundu. Türk Tarih Kurumu’nun kurucuları arasında yer aldı. 1933’teki üniversite reformunda İstanbul Üniversitesi’ne profesör olarak atandı. 1958’de öğretim üyeliğini bıraktı. Bundan sonra araştırmalarını özellikle Topkapı Sarayı Arşivi’nde sürdürdü. 30 kadar kitap ve 100’ün üstünde bilimsel makaleye imza attı.

Yıldırım Önal kimdir?



Yıldırım Önal, 11 Ekim 1931 tarihinde İzmir‘de doğmuştur. 1953 yılında Ankara Konservatuarı Tiyatro Bölümünü bitirmiştir. Mezun olduktan sonra Ankara Devlet Tiyatrosunda çalışmaya başlamıştır.

1959 yılında Ankara Devlet Tiyatrosunda oynadığı Tennessee Williams‘ın Arzu Tramvayı adlı oyundaki tiplemeleriyle büyük övgü topladı.

1964 yılında rol aldığı “Hostes Hanım” isimli film ile Yeşilçam’a adımını atan Yıldırım Önal, 1965 yılından sonra tiyatrodan koparak sinema ağırlıklı olarak çalışmalarına devam etti. 1970’lerin ortalarında bir kez daha Devlet Tiyatroları’na döndü.

1977 yılında TRT‘ye seslendirme yönetmeni oldu.

1972 yılında “Dinmeyen Sızı” adlı filmin eserini yazdığı kendiside bu filmde oynadığı rolle 1973 yılında 10. Antalya Altın Portakal Film Festivali, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülünü kazandı. Bu filmde Salih Güney, Esen Püsküllü, Nedret Güvenç, Ali Şen (oyuncu), Şener Şen ile birlikte rol aldı.

1966 yılında Ertuğrul Anadol ile birlikte “Tiyatrom Topluluğu” adı ile bir tiyatro gurubu kurdu. İlk oyunları da Tahta Çanaklar ile turnelere çıktı.

Yıldırım Önal, alkolik oldu, içki içerken şişeyi kırdı. Kırık camlar gözüne battı ve bir gözü kör oldu.

Dizinin çekimleri Yıldırım Önal hayattayken yapılmış olmasına rağmen 1984 yılında TRT 1‘de yayımlanan “Fotoğraftakiler” adlı dizide Hakan Balamir, Tugay Toksöz ile birlikte oynadı.

Yıldırım Önal, 10 Ekim 1982 tarihinde bir turne için gittiği İzmir’de 51 yaşında beyin kanaması sonucu ölmüştür.


Yıldırım Önal’ın Ayça Önal (d. 1954) adında oyuncu bir kızı vardı, o da 1998 yılında kan kanserinden vefat etti.

İçkiye olan düşkünlüğü yüzünden defalarca alkol komasına giren Yıldırım Önal, yaşamının kazandığı Altın Portakal ödülünü bir rehinciye bırakmak zorunda kalmış ve bir daha da geri alamamıştır. Bu olayın anısına 1999 yılından beri her yıl, bir sinema emekçisine Antalya Altın Portakal Film Festivali kapsamında Yıldırım Önal Anı Ödülü verilmektedir.

Ödülleri : 1973 – 10. Antalya Altın Portakal Film Festivali, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü, Dinmeyen Sızı 1963 – İlhan İskender Armağanı, Sezar ve Kleopatra

Rol Aldığı Tiyatro Oyunları: 1965 – Köşebaşı : Ahmet Kutsi Tecer – Ankara Devlet Tiyatrosu 1963 – Sezar ve Kleopatra : George Bernard Shaw – Arena Tiyatrosu 1962 – Rose Bernd : Gerhart Hauptmann – Ankara Devlet Tiyatrosu 1962 – Foto Finiş : Peter Ustinov – Ankara Devlet Tiyatrosu 1961 – Kocaoğlan (oyun) : Orhan Asena – Ankara Devlet Tiyatrosu 1961 – Bir Donkişot : Jean Anouilh – Ankara Devlet Tiyatrosu 1960 – Şair Ruhu : Eugene O’Neill – Ankara Devlet Tiyatrosu 1960 – Babamızın Evinde Hayat : Clarance DayHoward, Lindsay Russel Crouse – Ankara Devlet Tiyatrosu 1959 – Günden Geceye : Eugene O’Neill – Ankara Devlet Tiyatrosu 1959 – Arzu Tramvayı : Tennessee Williams – Ankara Devlet Tiyatrosu 1958 – Duvarların Ötesi : Turgut Özakman – Ankara Devlet Tiyatrosu 1957 – Sevmek (oyun) : Paul Geraldy – Ankara Devlet Tiyatrosu 1957 – Onunikinci Gece : William Shakespeare – Ankara Devlet Tiyatrosu 1956 – Tahta Çanaklar : Edmund Morris – Ankara Devlet Tiyatrosu 1956 – Korku (oyun) : Orhan Asena – Ankara Devlet Tiyatrosu 1961 – Kocaoğlan : Orhan Asena – Ankara Devlet Tiyatrosu 1956 – III. Selim : Celal Esad Arseven – Ankara Devlet Tiyatrosu 1955 – Oğuz Ata : Selahttin Batu – Ankara Devlet Tiyatrosu 1955 – Nora (Bir Bebek Evi) : Henrik İbsen – Ankara Devlet Tiyatrosu 1955 – Haydutlar : Friedrich Schiller – Ankara Devlet Tiyatrosu 1955 – Harput’da Bir Amerika’lı : Cevat Fehmi Başkut – Ankara Devlet Tiyatrosu 1955 – Genç Osman : Edmond Rostand – Ankara Devlet Tiyatrosu 1954 – Tilki (oyun) : Ben Johnson – Ankara Devlet Tiyatrosu 1954 – Tanrılar ve İnsanlar (Gılgameş) : Orhan Asena – Ankara Devlet Tiyatrosu 1954 – Tanrı Dağı Ziyareti : Reşat Nuri Güntekin – Ankara Devlet Tiyatrosu 1954 – Onunikinci Gece : William Shakespeare – Ankara Devlet Tiyatrosu 1954 – Güneşte On Kişi : Turgut Özakman – Ankara Devlet Tiyatrosu 1954 – Bir Ümit İçin : Emmanuel Robles – Ankara Devlet Tiyatrosu 1953 – Şemsiyeli Adam : W. DinerW. Morum – Ankara Devlet Tiyatrosu 1953 – Lady Frederick : W. Somerset Maugham – Ankara Devlet Tiyatrosu 1953 – Güzel Helena : Selehattin Batu – Ankara Devlet Tiyatrosu 1951 – Cyrano de Bergerac (oyun) : Turan Oflazoğlu – Ankara Devlet Tiyatrosu

Filmleri : Oyuncu : 1984 – Fotoğraftakiler (TV Dizisi) 1982 – Yaşamak Seninle Güzel (Muhteşem) (Sinema Filmi) 1981 – Milcano (Sinema Filmi) 1976 – Gurbetçiler Dönüyor (Hıdır Ağa) (Sinema Filmi) 1976 – Dar Geçit (Hüseyin Peyda Seslendirmesi) (Sinema Filmi) 1974 – İstek (Ahmet) (Sinema Filmi) 1974 – Zindan (Baba Yorgo) (Sinema Filmi) 1974 – Zavallılar (Sinema Filmi) 1974 – Zavallı – Bodur Cani (Aziz) (Sinema Filmi) 1974 – Tek Başına (Sinema Filmi) 1974 – Mağlup Edilemeyenler (Baba) (Sinema Filmi) 1974 – Fedai (Necdet) (Sinema Filmi) 1974 – Düşmanlarım Çatlasın (Osman Nuri Nur) (Sinema Filmi) 1974 – Ceza (Baba) (Sinema Filmi) 1973 – İhanet (Galip Bey) (Sinema Filmi) 1973 – Teslim Ol Baba (Kenan Aydın) (Sinema Filmi) 1973 – Talihsizler (Osman) (Sinema Filmi) 1973 – Lekeli Kadın (Ferit Bey) (Sinema Filmi) 1973 – Kızım (Avukat Ferit Bey) (Sinema Filmi) 1973 – Kurt Yemini (Sinema Filmi) 1973 – Gülerken Ağlayanlar (Kemal) (Sinema Filmi) 1973 – Gurbetçiler (Kadir İkinci) (Sinema Filmi) 1973 – Ablam (Seyis Osman Efendi) (Sinema Filmi) 1972 – Şehvet Kurbanı (Veznedar Cahit Tangut) (Sinema Filmi) 1972 – İlk Aşk (Doktor) (Sinema Filmi) 1972 – Yaralı Kurt (Şakir) (Sinema Filmi) 1972 – Vukuat Var (Sedat Demir Seslendirme) (Sinema Filmi) 1972 – Vahşi Bir Kız Sevdim (Makedon Çete Reisi Nikola) (Sinema Filmi) 1972 – Sisli Hatıralar (Seslendirme) (Sinema Filmi) 1972 – Sahtekar (Beyin) (Sinema Filmi) 1972 – Kahbe / Bir Kız Böyle Düştü (Ferit Bey) (Sinema Filmi) 1972 – Gece (Sinema Filmi) 1972 – Dinmeyen Sızı (Sinema Filmi) 1972 – Bir Pınar Ki (Atıf Kaptan Seslendirmesi) (Sinema Filmi) 1972 – Bir Garip Yolcu (Halit Usta) (Sinema Filmi) 1972 – Baskın (Emniyet Müdürü Tarık) (Sinema Filmi) 1972 – Aşkların En Güzeli (Atıf Yanyalı) (Sinema Filmi) 1972 – Aşka Susayanlar / Seks Ve Cina… (Seslendirme) (Sinema Filmi) 1972 – Azat Kuşu (Selim Bey) (Sinema Filmi) 1972 – Asi Kalpler (Adnan Pak) (Sinema Filmi) 1971 – Şimdi Silahlar Konuşacak / Pek… (Sinema Filmi) 1971 – Çıplaklar (Yaşlı Adam) (Sinema Filmi) 1971 – Vahşi Çiçek (Enver) (Sinema Filmi) 1971 – Sürgünden Geliyorum (Selim) (Sinema Filmi) 1971 – Mavi Eşarp (Kerim) (Sinema Filmi) 1971 – Bayan Bacak Ve Tabanca Bıçak (Sinema Filmi) 1971 – Baba (Refik Kemal Bey) (Sinema Filmi) 1971 – Aşk Hikayesi (Rıfat Silahçıoğlu) (Sinema Filmi) 1971 – Ayşegül (Emekli General Azmi Bey) (Sinema Filmi) 1969 – Vatan Ve Namık Kemal (Namık Kemal) (Sinema Filmi) 1964 – Hostes Hanım (Sinema Filmi)

Eser : 1972 – Dinmeyen Sızı (Sinema Filmi)


Attila İlhan kimdir?



80 yıllık ömrüne 56 kitap ve 6 senaryo sığdıran Türk edebiyatının usta kalemlerinden Attila İlhan, vefatının 15. yılında anılıyor. Şiirseverlere yeni ve farklı ufuklar açarak Türk edebiyatına damga vuran şair, romancı, deneme yazarı düşünür, senarist, gazeteci ve eleştirmen Attila İlhan, sevenleri ve okurları tarafından vefat yıl dönümünde unutulmadı.

"Ben sana mecburum bilemezsin / Adını mıh gibi aklımda tutuyorum / Büyüdükçe büyüyor gözlerin / Ben sana mecburum bilemezsin / İçimi seninle ısıtıyorum." Bu sözlerin de sahibi Türk edebiyatının büyük ustası Attila İlhan vefatının 14. yılında anılıyor. İşte, Atilla İlhan'ın hayat öyküsü... Attila İlhan, savcı Bedrettin Bey ile Memnune Hanım'ın ilk çocuğu olarak 15 Haziran 1925'te İzmir'in Menemen ilçesinde dünyaya geldi. Aynı zamanda divan şairi babası emekli olduktan sonra avukatlık yapmak üzere İzmir'i tercih edince Attila İlhan ve ailesi buraya yerleşti. İlhan, ilk öğrenimini Karşıyaka Cumhuriyet İlkokulu'nda ve Karşıyaka Ortaokulu'nda tamamlarken, babasının vasıtasıyla henüz öğrencilik yıllarında edebiyata ilgi duymaya başladı. İlk şiirini 3. sınıftayken "İlkbahar" başlığıyla kaleme alan İlhan, ortaokulda da roman yazmaya başladı. İzmir Atatürk Lisesi'nde birinci sınıftayken mektuplaştığı bir kıza gönderdiği Nazım Hikmet şiirleri nedeniyle 1941'de 16 yaşındayken komünizm propagandası yapmaktan tutuklanan Attila İlhan, okuldan uzaklaştırıldı. İLK ÖDÜL LİSE ÖĞRENCİSİYKEN Bu süreçte 3 hafta gözetim altında, iki ay hapiste kalan İlhan'a Türkiye'nin hiçbir yerinde okula gidemeyeceğine dair bir belge verildi. Babasının hukuk mücadelesinin ardından Attila İlhan, Danıştay kararıyla 1944'te okuma hakkını tekrar kazanarak, İstanbul Işık Lisesi'nde eğitime başladı. İlhan, lise son sınıftayken amcasının kendisinden habersiz katıldığı, birinciliği Cahit Sıtkı Tarancı, üçüncülüğü ise Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın aldığı CHP Şiir Armağanı'nda "Cebbaroğlu Mehemmed" adlı şiiriyle ikincilik ödülünü kazandı. Liseden 1946'da mezun olan şair, daha sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne kaydoldu ve bu dönemde "Gün" ve "Yığın" adlı dergilerde çeşitli şiirler kaleme aldı. İlhan, 23 yaşındayken toplumsal duyarlılıkla yazdığı ilk şiir kitabı "Duvar"ı ise 1948'de kendi imkanlarıyla okurlarıyla buluşturdu. Özgürlük, yurtseverlik, özveri, barış, insanlık temalarını ele alan şiirlerinde, İkinci Dünya Savaşı'nın gerilimini, sıkıntılarını ve çöküntülerini anlattı. Aynı yıl Fransa'nın başkenti Paris'e gitmeye karar veren İlhan, hayatının 1950'li yıllardaki 6 yıllık sürecini sürekli İstanbul, Paris ve İzmir arasında geçirdi. İlhan, Paris'te kaldığı zaman boyunca sosyal-siyasal gözlemler yaptı ve bu gözlemlerini ileride çıkaracağı romanlarında ve şiirlerinde kullandı. 1950''LERDE SİNEMA YAZARLIĞI YAPTI Türkiye'ye döndükten sonra 1951'de "Gerçek" gazetesinde yazdığı bir yazı nedeniyle hakkında soruşturma açılan Attila İlhan, bu olaydan sonra yeniden Paris'e gitti. İlhan, Türkiye'ye kesin dönüş yaptıktan sonra üniversite eğitiminin son senesinde okuldan ayrılarak 1953'te "Vatan" gazetesinde sinema eleştirmenliği yapmaya başladı. İlk romanı "Sokaktaki Adam"ı da aynı yıl yayımlayan ve o güne kadar yazdığı 10 romanı yayımlamayan İlhan, bunun sebebini bir söyleşisinde, "Çok akıllıca bir sebebi vardı. Çünkü biliyorum ki yazarlar ilk romanlarında kendilerini anlatırlar. O da romancılık değildir. Günlük tutmaktır." ifadeleriyle açıkladı. Erzincan'da 1957'de askerliğini yapan Attila İlhan, askerlikten sonra sinema çalışmalarına ağırlık vererek, Yeşilçam için çalışmaya başladı. Metin Erksan ve Fikret Hakan gibi isimlerle yaptığı uzun sohbetlerde, "Toplumcu sinema nasıl olmalı?" sorusunun cevabını arayan İlhan, 15'e yakın senaryo kaleme aldı ve yazdığı senaryolardan "Kartallar Yüksek Uçar", "Yarın Artık Bugündür" ve "Sekiz Sütuna Manşet" en fazla izlenen diziler arasında yer aldı. Senaryosunu İlhan'ın kaleme aldığı, yönetmenliğini Lütfi Akad'ın üstlendiği, kardeşi Çolpan İlhan ve Sadri Alışık'ın başrolünde yer aldığı "Yalnızlar Rıhtımı", özgün atmosfer denemeleriyle dikkati çekti. 1960'ta tekrar Paris'e dönen ünlü şair, bu dönemde yine sosyalizmin geldiği aşamaları ve televizyonculuğu inceledi. Babasının vefatından sonra 8 yıl İzmir'de kalan şair, burada "Demokrat İzmir" gazetesinin başyazarlığını ve genel yayın yönetmenliğini yürüttü. Biket Hanım'la 1968'de evlenen İlhan'ın bu evliliği 15 yıl sürdü ve boşandıktan sonra Ankara'ya yerleşti. Burada Bilgi Yayınevi'nin danışmanlığını yürüten İlhan, "Yaraya Tuz Basmak", "Sırtlan Payı" ile "Fena Halde Leman" romanlarını bu dönemde kaleme aldı. UZUN YILLAR KÖŞE YAZARLIĞI YAPTI Daha sonra İstanbul'a taşınan ve "Gelişim Yayınları"nda görev alan usta şair, "Milliyet", "Güneş", "Yeni Ortam", "Söz", "Meydan Gazetesi" ve "Cumhuriyet" gazetelerinde de uzun yıllar köşe yazarlığı yaptı. Bir dönem müstear isimlerle edebiyat hayatını sürdürdüğü için Türk edebiyatında "Kaptan" lakabıyla anılan, senaryolarında "Ali Kaptanoğlu" takma adını kullanan İlhan, "Beteroğlu" takma adıyla da "Yücel" dergisinde şiirlerini yayımladı. Attila İlhan, şairliğinin başlarında halk şiirleri ve yaklaşık 200 gazel kaleme alırken, daha sonra Nazım Hikmet'tin üslubundan etkilendi ve edebiyat hayatıyla birçok genç edebiyatçıya ilham kaynağı oldu. ŞİİRLERİYLE GENÇ KUŞAĞI ETKİLEDİ Gazeteciliğe başladığı dönemde "Seçilmiş Hikayeler", "Kaynak" ve "Ufuklar" dergilerindeki yazılarında "Bobstil ve alafranga" olarak adlandırdığı "Garipçiler"in karşısında yer alan İlhan, 1952-1956'da çıkardığı "Mavi" isimli derginin etrafında toplanan yazar Orhan Duru ve Ferit Edgü gibi isimlerden oluşan edebi topluluğunun çalışmalarıyla "Mavi" ya da "Maviciler" adıyla tanınan toplumcu, gerçekçi şiir akımını başlattı. Şiirlerinde yeni bir ses düzeni oluşturarak, kendine has bir üslup geliştiren Attila İlhan, bir röportajında yazarlık serüvenini şu sözlerle anlattı: "Şiir gelir ve kendini yazdırır. Bu işin zanaatkarlığını da zaten aşağı yukarı 50 yıldan beri yaptığım için şiir yazmakta o kadar zorlanmıyorum. Bu bakımdan şiir benim hayatımda çok yer tutmuyor. Benim hayatımda daha çok yer tutan başka şeyler vardır. Bunların içerisinde bir defa astronomi merakım vardı. Liseyi bitirdikten sonra matematik astronomiye gitmeye hevesli bir gençtim fakat o zamanlar buna imkan vermedi. Biraz da babam istemedi. O zamandan bu zamana astronomi, astrofizik konularıyla çok yakından, merakla ilgilenirim ve uzayda olan olaylar birinci derecede ilgi çevreme girer. Bu yüzden de bilim kurgu dediğimiz edebiyat eserleri benim merakla beklediğim eserlerdir. Bunun dışında çocukluğumdan beri çok yakından sinemayla ilgilenen birisiydim. Tabii bu sonunda beni senaryolar yazmaya götürdü. İmzamla olmayan 15 kadar senaryom film olmuştur. Kendi imzamla yazdığım 5 veya 6 büyük televizyon kanallarında gösterilmiş. En son 'Sokaktaki Adam' romanımın senaryosunu yazdım, o film olarak çekildi." Gazetecilikte muhabirlikten, sekreterlik, köşe yazarlığı, başyazarlık ve genel yayın müdürü görevlerini yürüten İlhan, 20. yüzyılda bir sanatçının, büyük bir fikir ve estetik sentezi yaptığını savundu. Attila İlhan, "Yağmur Kaçağı" ve "Ben Sana Mecburum" gibi şiir kitapları ile de genç şair kuşağını etkilemeyi başardı. ROMANLARINDA TARİHE AĞIRLIK VERDİ Roman serüvenine başladığı dönemde ise eserlerini daha çok yerel ve kırsal olayların üzerine kuran yazar, bunun yanı sıra şehir insanını, Türkiye'nin yakın dönem tarihini siyasal, ekonomik ve sosyal yanlarıyla ele alan bir yapı içerisinde işledi. İlhan, romanlarında ayrıca Batı kültürünün Türkiye'ye olan olumlu ve olumsuz etkilerini, çizdiği karakterlerle, Avrupa'daki şehirlerle örtüşen bir yapı içerisinde irdeledi. Usta yazar, "Sokaktaki Adam" ve "Zenciler Birbirine Benzemez" romanlarında ise tarihsel konulara ağırlık vererek, "Öz Türkçe" akımına karşı çıkan bir tutum sergiledi. Yazarın "olgunluk dönemi" diye tanımlanan süreçte kaleme aldığı "Aynanın İçindekiler" adlı roman serisinde de "Bıçağın Ucu", "Sırtlan Payı", "Yaraya Tuz Basmak", "Dersaadet'te Sabah Ezanları", "O Karanlıkta Biz", "Allah'ın Süngüleri- Reis Paşa" ve "Gazi Paşa" eserlerinde yer alan karakterler, Türkiye'nin tarihi olayları, politik ve sosyal dengeler üzerinden ele alındı. Fransız romancı Andra Malraux'un "Kanton'da İsyan" ve "Umut" kitapları ile Fransız şair Louis Aragon'un "Basel'in Çanları" adlı kitabını Türkçeye çeviren İlhan, "Attila İlhan'ın Defteri Serisi" kapsamında 9 eseri, Cumhuriyet gazetesindeki "Söyleşi" köşesinde kaleme aldığı yazıların kitaplaştırılmış halini ve TRT 2'de "Zaman İçinde Yolculuk" başlığıyla yayımlanan programının konuşmalarından derlenen 5 kitabı okuyucuyla buluşturdu. Yaşamı boyunca birçok ödül alan İlhan, 1974'te "Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü"nü "Tutuklunun Günlüğü" isimli kitabıyla ve 1975'te ise "Yunus Nadi Roman Armağanı"nı ödülünü "Sırtlan Payı" isimli romanıyla elde etti. 80 YAŞINDA ARAMIZDAN AYRILDI Attila İlhan, ilk kalp krizini 1985'te geçirdi ve kardiyolojik sorunları 2004'e kadar devam etti. 10 Ekim 2005'te İstanbul'daki evinde geçirdiği ikinci kalp krizi sonucu 80 yaşında vefat eden sanatçının cenazesi Aşiyan Mezarlığı'na defnedildi. Sanatçının vefatının ardından 2007'de adına kurulan "Attila İlhan Bilim Sanat Kültür Vakfı" bünyesinde, edebiyat alanında her yıl çeşitli ödüller verilmeye başlandı. Usta şairin okurlarıyla buluşturduğu bazı eserleri şöyle: - Şiir: "Duvar", "Sisler Bulvarı", "Yağmur Kaçağı", "Ben Sana Mecburum", "Bela Çiçeği", "Yasak Sevişmek", "Tutuklunun Günlüğü", "Böyle Bir Sevmek", "Elde Var Hüzün", "Korkunun Krallığı", "Ayrılık Sevdaya Dahil" - Roman: "Sokaktaki Adam", "Zenciler Birbirine Benzemez", "Aynanın İçindekiler Serisi", (Gezi) "Abbas Yolcu" - Senaryolar: "Yalnızlar Rıhtımı", "Ateşten Damla", "Şoför Nebahat", "Devlerin Öfkesi", "Rıfat Diye Biri", "Ver Elini İstanbul" MÜŞERREF HEKİMOĞLU KİMDİR?


1921 - 10 Ekim 2004 1921 yılında İstanbul’da doğdu. Ankara Kız Lisesi’nden ve DTCF Alman filolojisi’nden mezun oldu. Gazeteciliğe 1948 yılında Hayat dergisinde başladı. İstanbul'da Yeni Sabah, Akşam, Cumhuriyet gazetelerinde köşe yazarı olarak çalıştı, 27 Mayıs 1960’tan sonra gazeteciliği Ankara’da sürdürdü. Eşi Kuvvet Başarır’la birlikte Öncü gazetesini de çıkaran Hekimoğlu, 1972 yılında kurulan ANKA Ajansı’nın kurucuları arasında yer aldı. Altan Öymen’in milletvekili olmasının ardından 1977 yılında ajansın Yönetim Kurulu Başkanlığı ve Genel Müdürlüğü görevini devralan Hekimoğlu, vefat ettiği 2004 yılında ise ANKA’nın Onursal Başkanı olarak anıldı. Hekimoğlu’nun 27 Mayıs’ın Romanı, Başkent Günleri, Suna Kan: Öz Şarkısını Duyuran Keman’ın da aralarında bulunduğu çok sayıda kitabı ve Almancadan Türkçeye kazandırdığı eserleri bulunuyor. Sürekli basın kartı sahibi olan Hekimoğlu, Cumhuriyet gazetesinin “Ankara ANKA” adlı köşesinde ve Cumhuriyet Dergi’de haftalık yazılar kaleme alıyordu. Müşerref Hekimoğlu, Mimoza dergisinin Cumhuriyet'in 75’inci yılı kutlamaları dolayısıyla yaptığı “75 Yılda 75 Başarılı Kadın” anketinde “Gazetecilik Mesleğinin Kadın Öncüsü” olarak ödüle layık görülmüştü. Hekimoğlu 83 yaşında karaciğer ve kalp yetmezliği nedeniyle yaşama gözlerini yumdu. Yapıtları • 27 Mayıs’ın Romanı (1975) • Başkent Günleri (1990) • Suna Kan: Öz Şarkısını Duyuran Keman (1997) • Anılar (2005) (Biyografi: tr.writersofturkey.net ve biyografya.com)

Ali İzzet Özkan kimdir?


Âşık Ali İzzet Özkan, 1902 yılında ozanlar diyarı olarak bilinen Emlek Hüyük köyünde doğmuştur. Emlek her ne kadar Seme, Güldede, Karababa ve Beserek Dağları'nın yer aldığı bir coğrafi bölgenin adı olarak biliniyor ise de, asılolan, Şarkışla, Gemerek, Akdağmadeni ve Yıldızeli dörtgeninde yer alan kültürel bir yörenin adıdır. Bu yörede yaşayan tüm insanlar, aralarındaki coğrafi mesafe ne olursa olsun örf-adet, gelenek-görenek ve inanç olarak özdeştirler. Aynı kültürle yoğrulmuşlardır. Bu kültürün odağını, Alevi-Bektaşi felsefesine bağlı olarak gelişen halk edebiyatı ve şiiri oluşturur. Bu yörede halk edebiyatı öylesine zengindir ki, salt Ali İzzet'in köyü olan Emlek Hüyük'ten Âşık Palabıyık Mustafa, Âşık Yusuf, Âşık Kul Sabri, Âşık Hasan Devrani gibi usta ozanlar yetişmiştir. Ekonomik olarak oldukça sınırlı ama halk edebiyatı yönünden eşsiz bir zenginliğe sahip olan bu bölgede yüzün üzerinde halk ozanı ve bir o kadar da türkü ustasıyla halk sanatçısının yetiştiği bugün bilinen bir gerçektir. İşte büyük ozanımız Ali İzzet Özkan, böyle bir yöre ortamında dünyaya gelmiştir. Anasının adı Kamer, babasının adı Musa'dır. Musa Ağa, Âşık Palabıyık Mustafa'nın oğludur. Musa Ağa, Cumhuriyet öncesi uzun süre köyde muhtarlık yapmıştır. Hali vakti yerinde, kısmen de köy ağasıdır. Ali İzzet henüz birbuçuk yaşındayken annesi Kamer ölür. Üvey anne elinde büyüyen Ali İzzet, daha 12-15 yaslarına değince köyde bir kıza sevdalanır. Biraz da sevdalanmanın verdiği âşk ve hevesle olacak ki başlar saz çalıp sevda şiirleri yazmaya. Yörede zengin bir şiir, saz, söz ortamı vardır. O da bu ortamdan uzak kalamaz. Başlar cem, cemaat ve âşık meclislerine katılmaya. Anne tarafından akrabası olan İğdecikli Âşık Veli ile Kılıççili Agahi'den, Kale köylü Kemter Baba'dan çok etkilenir. Yine kendi köyünün bir ozanı olan Âşık Garip Ali'den (bu ozanımızın mahlası sonradan Kul Sabri olarak değiştirilmiştir) usta-çırak ilişkisi içinde saz çalıp şiir yazma konusunda dersler alır, şiir yazmaya teşvik edilir. Her geçen gün kendisini biraz daha olgunlaştıran ozan, akrani olan Sarıkayalı Hüseyin Gürsoy, Sivrialanlı Âşık Veysel Şatıroğlu, Ortaköylü Aziz Üstün, Saraçlı Hasan Yüzbaşıoğlu gibi yöre ozanlarıyla birlikte önce usta mali, giderek de kendi yazdığı deyiş ve şiirleri köy, kent, gezerek halk meclislerinde, bilhassa Alevi cemlerinde çalıp söyler. Özellikle kiş aylarında Alevi-Bektaşi geleneklerini izleyerek, sık sık cem törenlerine katılır, dede ile birlikte edep, erkan üzere semah çalar, cem yürütür. O zamanki yasaların birtakım dinsel faaliyetleri yasaklamasından olacak ki, Ali İzzet 1936 yılında Sivas Ağır Ceza Mahkemesi'nce tutuklanır. Üçbuçuk aylık tutukluluktan sonra suçsuz bulunarak, serbest bırakılır. Ali İzzet'in bizzat bana söylediğine göre, bu tutuklama olayı, köyde kendisini çekemeyenlerin ihbarı sonucu gerçekleşmiştir. Fakat bu olay onu daha da kamçılar, geliştirir ve giderek de yazıp söylediklerinin ilgi görüp beğeni kazanmasına neden olur. Bu durum ise ozanın iyice işten güçten elini çekmesine, rençberlikten kendisini tamamen soyutlayıp, sazını koluna takarak, Anadolu'yu bir uçtan bir uca gezmesine sebep olur. Her yıl birkaç kez Hacı Bektaş Dergahı'na uğrar. Yine böyle bir ziyaretinde kendisine törenle İzzet-i Kalem mahlası verilir. O da bundan sonra şiirlerinin büyük çoğunluğunu İzzet-i mahlasıyla yazar. Kişiliği ve Sanatı Bizler, Ali İzzet'i gerek Ankara'ya geldiğinde, gerekse köyde bulunduğumuz muhabbet ortamlarında hep aramızda görmek isterdik. Özellikle ustalardan okuduğu şiirlerden, anlattığı fıkralardan, bazen de yaptığı küfürlü esprilerden müthiş zevk alırdık. O, çok gezen, gören, bilgi dolu bir kütüphaneydi bizim için. Yalnız ne varki fazlaca alıngandı. Bir de eleştiriye pek gelmezdi. Eleştirel yönden biraz üzerine gidecek olsak, darılıp küser, bazen sofradan kalktığı bile olurdu. Ama sözünü asla çekmezdi. Çok yönlü bir kişiliği vardi. Kalbinde asla kin tutmazdı. Yörenin türkü ustaları (eski adıyla) Alakiliseli Mehmet Özkan'ı, Benli Hasanlı Aslan'ı, İlyas Hacılı Hasgül'ü, Hardalli Hüseyin Özyazıcı'yı, Kavakli Fazlı'yı, Sarıkayalı Durmuş Çetinkaya'yı özellikle Hüyüklü İzzet Savas'ı dinlemeye doyamazdı. Geçmişte yaşayan usta şairlere olan hayranlığını hiç gizlemezdi. Akranı olan ozanlardan, örneğin Veysel, Aziz Üstün, Hasan Devrani vb. gibi şairlerden şiirler okununca beğenmez, illâki bir kusur bulurdu. Saz, söz ağırlıklı bir sofrada Âsik Devrani kulağıma eğilerek, "yeni bir şiir yazdım, benim olduğunu çaktırmadan âşık'a oku bakalım görüşü ne olacak" dedi. Ben de sofradakilerin de onayıyla Devrani'nin "Babama" adlı şiirini mahlassız olarak okudum. Ali İzzet, şiiri dikkatle dinledikten sonra "bu şiir kimin" dedi. Benim suskun kalmam üzerine Devrani "benim" deyince, "hadi lan, bunu ben bile yazamam, sen nasıl yazacaksın" diyerek kendine özgü esprisini yaptı. Âşık Devrani de ona "sen koca Veysel'i bile beğenmiyorsun kaldiki beni beğeneceksin" dedi. Ali İzzet de dönüp "Ula zırlak, sana Devrani mahlasını ben taktım. Beğenmesem takar mıyım" diye karşılık verdi. Söze Veysel adı karışınca fırsattan yararlanarak, "Âşık Baba, Veysel ile aranızda bir soğukluk olduğu söyleniyor. Gerçekten küskünlüğünüz veya herhangi bir çelişkiniz var mi" diye sorduğumda aynen şu cevabı verdi: "Bak evladım, elin ağzı torba değil ki dikesin. Herkes her şeyi söyler. Şimdi ben bir şey söylüyorum el onu, 10'a 100'e katlıyor, gidip ona söylüyor. Ondan da alıp, bana getirip söylüyorlar. Bu işler hep böyle oluyor." Peki Üstad, Veysel'i nasıl buluyorsun, onu beğenmiyormusun diye sorunca da; "Onu dünya beğenmiş, ben beğenmesem ki kaç yazar. Hem Veysel'i beğenmesem hakkında şiir yazıp Hasan'ınan (Âşık Hasan Devrani) bizzat ziyaretine gider miydik." Veysel hakkında yazmış olduğu şiir söyle: Veysel'sin visale ereyim diye Sen alimsin ustam irfana geldim Kevser Irmağını göreyim diye Bir kuru çeşmeyim ummana geldim Âşıklar sultanı ayan beyansın Görmez derler ama gören duyansın Mansur gibi kanlı gömlek giyersin Enelhâk pazarı meydana geldim Sen bir Süleyman'sın ben bir karınca Bayram eder dostlar dosta varınca Selavat getirdim yüzün görünce Küfrü terkeyledim imana geldim Allah zati severse bir insanı Mülke malik eder yücelir şanı Sazın sözün hayran etti cihanı Muhabbet bülbülü gülşana geldim İzzeti'yim ziyaretim kabul et Mürşid-i kâmilsin müşkülüm hallet Arafat dağısın lokmam kabul et Koç gibi kapına kurbana geldim Yine bir yaz günü bizim köyde bir grup arkadaş ile yaptığımız söyleşi sırasında kendisine "Usta, tanrı gecinden versin ama her fani gibi birgün sen de göçüp gideceksin. Ondan sonra Veysel gibi senin de hakkında bir şeyler yazılıp söylenecek. Gelecek kuşaklara bırakmak istediğin bir mesaj veya herhangi bir söylemin olacak mi? Varsa bunları kalıcı bir duruma getirmeyi düşünüyormusun?" dediğimizde: "Vallahi ben şimdiye kadar çok sey yazıp söyledim. Ölünceye kadar da yazıp söyleyeceğim. Öldükten sonra da iş herhalde size düşer" deyip yanıt olsun diye su şiirini okudu: Sağlığımda mezarımı ben kazdım Ölmeden kabire uzandım yeter Kefenimi tabutumu ben dizdim Al yeşil irenge boyandım yeter Ölümden korkum yok, o benden korksun Cehennem var ise günahım yaksın Cennet güzelleri seyrana çıksın Sevgi muhabbete özendim yeter Hak Muhammet Ali Ulu Hünkâra Onbeş defa geldim yüz süre süre Yedi sene hizmet ettim bir Pîr'e Bir Ali İzzet ismi kazandım yeter Âşık, "gerçekten yeter mi?" diye kendisine sorulunca da, geçmişteki anılarını ve yaşam öykülerini kesitler halinde anlatmaya başladı: "Oğlum Cemal'ın teybine çokca şeyler anlattım. Siz de yabancı değilsiniz, açın teybinizi ne istiyorsanız size de söyleyeyim" dedi ve başladı anlatmaya. 1930'lu yıllarda Sivas'ta düzenlenen 2. Âşıklar Bayramı'na katıldığını, âşık Hüseyin Gürsoy'la Ankara'ya gelip Halkevlerinde konserler verdiklerini, Köy Enstitüleri'nde uzun yıllar saz çalıp türkü söyleyerek hizmet verdiğini, yaşamında 3 kez tutuklandığını, bunlardan birisinin "köylerde dedelik yaparak halkı dolandırıyor" diye ihbar edilmesi sonucu olduğunu, diğer ikisinin ise komunizm propagandası yaptığı iddiasıyla olduğunu anlattıktan sonra Demokrat Parti'nin önceleri halka daha çok adalet ve özgürlük getireceğini sandıklarını fakat giderek halkı cephelere böldüğünü, istibdat ve zulüm getirdiklerini görünce de aşağıdaki "Parti Destanı" şiirini yazdığını söyledi: Demokrat Partiyi gözel kız sandık Çirkin çıktı kahbe çıktı dul çıktı Alnım açık yüzüm ağ dedi kandık Yüzü kara çıktı başı kel çıktı Hırsızı vatandan sürek dediler Köylünün dileğin verek dediler Son zamanda bir gün görek dediler Afat çıktı tufan çıktı yel çıktı Bakın hallarına şu milletlerin Açın kapısını adaletlerin Mehdi diye gözlediğimiz zatların Koltuğundan haç put çıktı nal çıktı Bunların mevkii kazanmak fikri Düşünen kim bizim gibi fakiri Has kumaş'ık dedi bize herbiri Kendir çıktı keten çıktı çul çıktı Söz milletin dedi kendi söyledi Hürriyet var dedi zulum eyledi Altın paraları netti neyledi Hazineden bakır çıktı pul çıktı Al'İzzet ne dersin git sazını çal Hikmete karışma tez gelir zeval Bozuldu adalet düzelmez ahval Fitne çıktı Deccal çıktı mal çıktı Ali İzzet, bu şiirini zaman zaman değişik ortamlarda okur. Okumakla yetinmez bazı yayın organlarında da yayınlanmasını sağlar. Bundan sonra da başına gelmedik kalmaz. O dönem D.P.'ye muhalefet eden tüm yazar çizer ve aydınlar gibi Ali İzzet de çeşitli kovuşturma ve baskılara maruz kalır. Ülkede yaşanan bu gidişatın sonucunda ise 27 Mayıs ihtilâli gerçekleşir. Şair Behçet Kemal Çağlar, Ali İzzet'i Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel ile tanıştırır. Cemal Gürsel Ali İzzet'ten Anadolu'nun köylerini dolaşmasını ister. Ali İzzet de bu görevi kabul eder. Dolaştığı yerlerde 27 Mayıs Devriminin amaç ve özünü anlatmaya çalışır. Bu çalısmalar sonucunda birçok sol görüşlü aydın, yazar ve politikacı ile tanışır. Türkiye İşçi Partisi'nin kurulması ile de Mehmet Ali Aybar ve Sefer Aytekin'in teşvikleriyle TİP'in o zaman kurdurtmuş olduğu Ozanlar Dernegi'ne üye olur. Bu örgütte yaptığı çalışmalar sonucu sosyalizm ve sol düsünce ile tanışır. Sosyal içerikli şiirlerini daha çok bu dönemlerde yazar. TİP'in içinde bir takım görüş ayrılıkları baş gösterince ozan bu örgütle bağlarını koparır.Ozan, bundan sonra Avni Dilligil ile bir tiyatro çalısmasına başlar. Anadolunun çesitli kentlerinde, Konusu Alevilik ve Bektaşilik olan "Dört Kapı Kırk Makam" adlı bir oyunu sergilerler. Ali İzzet'in ilginç anılarından birisi de şudur: "Ali İzzet köylülerle bir sohbet sırasında Sovyet Devrimi'ni ve sosyalizmi anlatmaya çalışır. Bunun akabinde de bir ihbar sonucu komunizm propagandası yaptığı iddiasıyla yargı önüne çıkarılır. Ali İzzet sanık sandalyesinde, yargıç sorar: "Bak Ali İzzet, hakkında şikayet var. Sen bu şahıslara komunizm propagandası yapmışsın, dogru mu?" Ali İzzet "Hayir hakim bey ben asla öyle bir sey yapmadım. " Hakim üsteleyince, orada tanık olarak bulunan Demokrat Partili eski köy muhtarı şahıs: "Yaptı hakim bey, hem de nasıl yaptı. Bize anamızdan doğalı duymadığımız şeyler söyledi" der. Hakim tekrar Ali İzzet'e döner: "Ali Izzet, bunlara neler söyledin, söyle bakalım." Ali İzzet "Hakim bey, ben ne söylediğimi hatırlamıyorum. Onlara ne demişsem kendileri söylesinler. " Hakim tekrar ihbarcı şahsa dönüp: "Söyle bakalım size bu ne dedi?" deyince o da hiddetle diğer tanığa döner: "Ula dürzü bana bir sürü laf diyodun, onları olduğu gibi hakim beye söylesene" der. Bunun üzerine tanık durumundaki şahıs başlar anlatmaya: "Valla hakim beyim, söylediklerinin hepsi aklımda kalmadı, ama bazı kalanları söyleyeyim. Bir kere Urusya'da Lenin diye büyük bir adam varmış. Anlatıldığı gibi şapkayı as, istediğin eve gir derler ya öyle bir şey de yokmuş. Bütün bunlar yalanmış. Biz de onların düzenini kabul edelim dedi. Hatta bunun için bize 300 bankonot para verdi." der. Bunun üzerine hakim Ali İzzet'e tekrar sorar: "Söyle bakalım Ali İzzet, buna ne diyorsun?" Ali İzzet "Ne deyim hakim bey şu şahıs yıllarca muhtarlık yaptı, şehirde bir işim görülecek deyi yıllarca köyü Demokrat Partililere peşkeş çekti. Su da bir biber dolması yiyeceğim diye boş yere ona buna yallozluk eder. Bunları böyle bilin. Ama madem ki ben bunlara 300 bangonot para vermişim, paramı geri versinler ben de cezama razıyım" der. Hakimin tanıklara: "Bakın duydunuz. Âşığın parasını geri verin" demesi üzerine tanıklar iyice şaşkınlaşır ve ifade değiştirerek "para teklif edildi ama biz almadık hakim bey" derler. Tanıkların saçmaladıklarını ve ifade değiştirdiklerini gören hakim, onları bir güzel azarladıktan sonra Ali İzzet'i serbest bırakır. Ozan İsmet Paşa ile ilgili bir anısını da şöyle anlattı: "Yine Ankara'da bulunduğum bir gün Kemal Satır'la tanıştım. O da beni İsmet Paşa ile tanıştırmak istediğini söyledi ve iki gün sonra yapılacak C.H.P. büyük kongresine beni davet etti. Ben de bir hevesle o gün kongreye gittim. Salona geldiğim duyulunca İsmet Paşa beni karşıladı, kolumdan tutup yanına oturtturdu. Hal hatırdan sonra: 'Bak Ali İzzet, halkın asıl temsilcisi sizsiniz, anlat bakalım, memlekette bizim bilmediğimiz neler var?' dedi. Ben de, vallahi Paşam, sizin bilmediğinizi ben nasıl bilirim deyince gülüştük. Kongre boyunca yanına o kadar gelip giden olmasına rağmen benimle ilgisini devam ettirdi. Bir ara konuşmalar ve alkışlar kesilince kulağıma eğilip, 'Âşık, senin meşhur bir kıtlık destanın var idi. Şunu bana bir oku bakalım' dedi. Dedi ama benim de sanki üzerime kaynar sular döküldü. Emrin başım üstüne Paşsam, ama şu anda o şiirin hepsini hatırlayamam dedim. 'Bildiğin kadarını oku Ali İzzet' diye israr etti. Bu şiirin İsmet Paşa dönemine ait olduğunu bilmeme rağmen aklımda kalan kısımlarını okudum. Bin dokuz yüz kırk ikinin yılında Nice tüccar nice zengin aç kaldı Mal kalmadı irençberin elinde Tükendi samanlar hayvan aç kaldı Çiftler sürülmedi koşumsuzluktan Tarlalar boş kaldı tohumsuzluktan Çok atlar tay attı bakımsızlıktan Arpa yoktu has küheylan aç kaldı Köpekler uludu yalım yok diye Gitmedi davara halım yok diye Aşiret ağladı malım yok diye Göçmedi yaylaya Türkmen aç kaldı Camuzlar mâ dedi baktı samana Öküzler inekler meledi daha Başka zaman değil hele bu sene Âşık Ali İzzet Özkan aç kaldı Ağ bez bulamadık şal palaz giydik Kefensiz çok ölü mezara koyduk Un bulgur yok misir holağı yedik Çoluk çocuk sabi sübyan aç kaldı Dilenciler odalardan kesildi Un çuvalı seklemlere basıldı Düğün bayram bir köşeye kısıldı Güveyler sagdıçlar gelin aç kaldı Ekmek İsa oldu göğe çekildi Nice nazlı kızlar otlar yayıldı Yolcular yoruldu düştü bayıldı Kesildi dermanlar insan aç kaldı diyerek bitirdim. İsmet Paşa o anda, Ecevit de dahil yanındakilere dönerek: 'İste o günlerin manzarası... O zamanki memleketin gerçek resmini Ali İzzet çekmiş' dedi." Ali İzzet'in benim de tanık olduşum ve yazılmasında yarar gördüğüm bir anısı da söyle: Âşık Ankara'ya geldiğinde ya ben onu bulmaya çalısırım, ya da aklına düştükçe veya fırsat oldukça o bana uğrardı. O gün Seyranbağları’nda bizde kaldı. Ertesi gün Halkevleri Genel Merkezi'nde Atatürk'le ilgili bir anma toplantısına davetli olduğunu, kendisi ile benim de gelmemi istedi. Sabah kalktık gittik. Salon hınca hınç dolu. Atatürk hakkında çeşitli konuşmalar yapıldı, şiirler okundu. Bir ara rahmetli Behçet Kemal Çağlar söz aldı. Atatürk konusunda oldukça etkili bir konuşma yaptıktan sonra izleyenlere hitaben, "Atatürk hakkında şiirler yazan, güzel sözler söyleyen elbette çok kişi var. Bunlardan birisi de benim. Hatta herkes beni Atatürkçü ozan olarak ianse eder. Ama siz bilir misiniz? Atatürk'ü benden daha iyi anlatan iki büyük şair vardır. Bunlardan birisi Nazım Hikmet'tir. Bir diğeri ise şu anda aramızda bulunan Âşık Ali İzzet Özkan." Zaman, Nazım'dan şiirler okumayı her babayiğidin göze alamadığı bir zaman. Ve Behçet Kemal Çağlar, Nazım'dan şu şiiri okudu. Sarışın bir kurda benziyordu Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı Yürüdü, uçurumun başına gelip durdu Karanlıkta bir yıldız gibi kayarak İnce uzun bacakları üzerinde yaylanarak Bıraksalar Kocatepe'den Afyon Ovasi'na atlayacakti. Şiiri bitirince; "Nazım'dan sonra Atatürk'ü en görkemli sözcüklerle şiirleştiren Ali İzzet'i kürsüye davet ediyorum." dedi. Ali İzzet'e daha mikrofonu vermeden, Ali İzzet'in omuzuna elini koyup, "Soruyorum sizlere Atatürk için: Mavi gözlü dev adımlı ejderha Altin saçlı günes yüzlü ejderha diyebilen kaç kişi vardır Ali İzzet gibi?" dedikten sonra mikrofonu Ali İzzet'e bıraktı. Sanatı ve Eserleri Halk şiirimizin tarihi çok eskilere dayanmakta. Kimi tarih bilimcilere göre Dede Korkutlarla başlar, kimilerine göre de çok daha ötelere, yani insanoğlunun topluluklar halinde yaşamaya başladığı evrelere kadar uzanır. Bizi asıl ilgilendiren süreç, Hacı Bektaş Veli Dergahı'nda Yunuslarla başlayıp, Pîr Sultanlarla, Âşık Dertlilerle, Karacaoğlanlarla devam ederek Agahilerle, Âşık Velilerle, Veysellerle, Ali İzzetlerle bizlere ulaşan tarihsel süreçtir. Bilindiği üzere Türk toplulukları, kendi öz kültürleri olan Şaman kültürü ile Anadolu'ya ayak bastılar. Bir kavimler kapısı olan bu cografyada gördüler ki, büyük uygarlıklar, büyük kültürler yatıyor. Böylesine geniş ve köklü kültürlerin, uygarlıkların karşısında elbette göçebe ağırlıklı bir toplum düzeninin geliştirdiği Şaman kültürünün sınırları içinde kalınamazdı. Bir toplum kendi benliğini yitirmeden sonsuza dek yaşayacaksa, kendine özgü kültürünü yaratacak, tüm yabancı kültürler karşıisında doğal olarak kendi kültürel bağımsızlığını koruyacaktı. Anadolu'ya gelen Türk halkı da bu topraklarda onu gerçekleştirdi. Bugün ulusal kültürümüzün omurgasını oluşturan Alevi-Bektaşi kültürü, yüz yıllardır bu topraklarda, yabancı kültürlere teslim olmadan (İslamiyet de dahil) tüm inanç ve kültürlere karşı kendi sentezini yaratıp geliştirmek suretiyle ayakta kalabildi. Tümüyle adlarını burada sayamadığımız nice Türkmen dervişleri, nice Anadolu erenleri ve nice ulu ozanlarıyla yaşadıkları düşünceye bağlı olarak felsefeden sanata, dünyaya bakış açısından insana verilen öneme değin tüm değerleri yaratarak doğamızda varolan köklü kültürler arasına bizim ulusal kültürümüzü de yerleştirebildiler. İşte bizim halk şiiri geleneğimiz böylesine soylu bir kültürün koludur. Âşık Ali İzzet Özkan da bana göre bu zincirin bir halkasıdır. Çünkü O, yazdığı eserlerle bu geleneğe katkılarda bulunmuş, halk şiirine yeni bir soluk ve canlılık getirmiştir. Ali İzzet geleneğe bağlı olmakla birlikte araştırmacı, sorgulayıcı, kapı açıcıdir. Konulara yaklaşırken korkusuz ve evrenseldir. Örnegin: "Bir Allah'ı tanıyalım Ayrı gayrı bu din nedir" gibi şiirleriyle tüm insanlığın birlikteliğini savunur. Aşk ve sevda şiirlerinde coşkuludur. Denebilir ki Karacaoğlan'dan sonra yetişen ikinci güzellik ozanıdır. Güzellik onun gözünde ölümsüzlüktür. "Güzellere bakan gözler ağrımaz Güzel seven ölür amma çürümez" "Allah bile güzellere aşıktır Peygamber bakışlı Allah yüzlü yar." Ali İzzet halkın öz diliyle konuşur, yenicidir. Halk şiirimize yeni terkipler, yeni deyimler kazandırmıştır. Derlediği yeni simgeleri ve değerleri şiire nakış nakış isler: "Atatürk bakışlım, hey mermi gözlüm Ta can damarımdan vurdun ölüyom Gazi yürüyüşlüm, kahraman yüzlüm Zalim yâr, kanıma girdin ölüyom." "Kurtuluş destanı Nazim Hikmet'in Okur gelir bir gözleri sürmeli" "Bir güzelin sarhoşuyum mestiyim Yanaklar üstünde meyhanesi var" "Kehribar kaşların büyü yazıyor Sanki güneş yere düşmüş geziyor" gibi örnekleri çoğaltabiliriz. Vahdet-i Vücut inanışına bağlı olan ozanın tasavvufi yönü ile birlikte, hiciv ve tasvir sanati da güçlüdür. Tanrıya ve dinsel konulara yaklaşımında başka ozanlarda göremediğimiz özelliklere sahiptir. Tanrıyı söylerken veya hicvederken adeta karşısında yakın bir dostu veya arkadaşı vardır. Onunla tümüyle insancıl ilişkiler içindedir. Örnegin: "Allahgilin adresesi Sende de var bende de var" "Tanrıyı da davet ettik getirdik Allahgilin bana gelse haberi Allah kula benzer kul da Allah'a" gibi dizelerde bunu görebiliyoruz. Ali İzzet; sosyal, toplumsal ve siyasal yönden de kendisinden önceki ve çağdaşı ozanlardan farklı bir çizgiye sahiptir. Yobazlığa karşı ödünsüz bir savaşçıdır. Demokrasi, Millet Meclisi ve parti gibi kavramlar Onun son dönemlerde yazdığı şiirlerde sıkça görülür. Atatürkçü ve toplumcudur. "Zulüm var hürriyet göğe çekildi Bakımsız köylünün beli büküldü." Deniz Gezmiş'lerin idamından sonra yazdığı bir şiirinde söyle sesleniyor: "Zulümün adını hürriyet koyduk İdam oldu yiğidimiz merdimiz." T.İ.P.'in kapatılmasından sonra da: "Ser yağmuru yağdı bu yıl dağlara Yaman oldu hallerimiz partimiz" diye yazmistir. 1984 yılında yaşama gözlerini yuman Ozanımızın basılmıs 12 adet eseri bulunmaktadir. Yayınlanmış Kitapları “ Bugünkü Anadolu Halk Şiiri” 1942 / İstanbul “ Türk’ün Sazından” 1951 / Ankara “ Âşık Ali İzzet Ağlıyor” 1955 / İstanbul “ Kitap Küçük Dert Büyük” 1956 / Sivas “ Teller de Muradın Alsın” 1958 / Ankara “ Şiirler” 1963 / Ankara “ Ali İzzet Kıbrıs Adasında Neler Görmüş” 1964 / Ankara “ Sürmeli” 1966 / İstanbul “ Mühür Gözlüm” 1967 / Sivas “ Mühür Gözlüm Genişletilmiş Baskı” 1969 / Ankara “ Kırkambar” 1974 / İstanbul “ Âşık Ali İzzet’in Hayat ve Şiirleri, Âşık Bali’nin Demeleri” Yıl ve Yer adı yok. “ Âşık Ali İzzet Özkan” Prof. Dr. İlhan Başgöz 1979 / Ankara

Ercüment Karacan kimdir?

Ercüment Karacan, 1921 yılında İstanbul‘da doğmuştur. Selanikli bir ailenin mensubu olan babası Milliyet gazetesinin kurucusu Ali Naci Karacan‘dır. Annesi Hidayet Hanım’dır. Ali Karacan (d.1957) ve Ömer Karacan (d.1961) adında iki oğlu vardır. 1942 yılında Robert Koleji bitirdi, 1945 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan İllinois Üniversitesi‘nden mezun oldu. 1944-1948 yılları arasında mühendislik yaptı. 1953 yılından itibaren 1955 yılına kadar iki yıl İstanbul Sular İdaresi meclisi üyeliği yaptı. 7 Temmuz 1955 tarihinde babası Ali Naci Karacan bir kalp krizi sonucu ölünce 34 yaşında Milliyet Gazetesinin başına geçti. Gazetenin yazı işleri genel müdürü Abdi İpekçi‘nin 1 Şubat 1979‘da öldürülmesi ile gazeteyi satma fikri gelişti ve 1979 – 1980 yılında gazeteyi Aydın Doğan‘a sattı.2011 yılında gazeteyi Erdoğan DemirörenAli Karacan ortaklığı satın aldı. Evlilikleri : 1.eşi: ilk eşi Nilgün Hanım’dır. 2.eşi: ikinci evliliğini, Türkiye’nin ilk mankeni Lale Sarı ile yaptı. 3.eşi: Ercüment Karacan’ın, Cemile Garan ile yaptığı üçüncü evliliğinden Ali Karacan (d.1957) ve Ömer Karacan (d.1961) adında iki oğlu vardır. 4.eşi: Milliyet Gazetesi’nin sahibi Ercument Karacan; dördüncü evliliğini sinema ve ses sanatçısı Ajda Pekkan‘ın kızkardeşi 1968 yılında tanıştığı Semiramis Pekkan ile 1974 yılında yaptı. 18 yıl birlikte oldular. 1986 da boşandılar. Bu evliliğinden Emir (d.1979) adında bir oğlu oldu. Oğlu daha sonra lösemiden 5 yaşındayken 1984 de öldü. 5.eşi: 1987 yılında Afet Tuğbay ile evlendi. Ercument Karacan, 10 Ekim 1989 tarihinde ABD. Los Angeles‘de 68 yaşında öldü.

Kadir Savun kimdir?


Kadir Savun, 15 Ağustos 1926 yılında Erzincan'ın İliç ilçesi Doruksaray köyünde doğdu. Emniyet mensubu olan babasının tayini ile çok küçük yaşta İstanbul'a geldi. Kabataş lisesinde okudu fakat okulu yarıda bıraktı. Kadir Savun'un sinemada ilk rol aldığı film 1949 yapımı 1949 Üvey Baba filmiydi. Burada Jandarma Ast. Subay rolünü canlandırdı. Daha sonraki yıllarda birçok filmden de tanıyacağımız Kadir Savun'un başarılı bir sinema hayatı oldu. 100'ün üzerinde yapımında rol aldığı Yeşilçam'ın önde gelen karakter oyuncularından biriydi. Sağlam, gururlu ve güvenilir karakterlerin vazgeçilmez oyuncusuydu. Aynı dönemde kötü adam karakterleriyle ünlenen ve 'halkın nefret ettiği adam' olan Erol Taş'ın zıt kutubuydu. Merhamet, sadakat ve vefa gibi duyguları aşılardı izleyenlere. Önemli filmleri arasında 'Kızılırmak Karakoyun', 'Yumurcak' serisi, 'Güler misin, Ağlar mısın', 'Deli Yusuf', 'Görünmeyen Düşman', 'Bodrum Hakimi', 'Kader Bağlayınca', 'Zübük', 'Vatandaş Rıza', 'Arkadaşım', 'Güneş Doğarken', 'Varyemez', 'Fahriye Abla', 'Arabesk', 'Senede Bir Gün', 'Dila Hanım', 'İmparator' sayılabilir. Bazen mutevazı bir balıkçı, bazen demirci bazen de marangoz rolünde çıkardı sevenlerinin karşısına. Hiçbir zaman kötü roller oynamadı, ama hiçbir zaman başrol de oynamayadı. Bu konuda akranı Hulusi Kentmen ile aynı kaderi paylaşıyorlardı. Kadir Savun, 10 Ekim 1995 tarihinde vefat etti. Kabri, Feriköy Mezarlığındadır.

Prof. Dr. Niyazi Lod




27 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör