• HaberciGazete

Barbaros, Koca Yusuf, A.Orhan Arda, Tomris Uyar, Barış Akarsu, Füsun Akatlı, Hakan Palamir



4 Temmuz. Bugün, Barbaros Hayrettin, Koca Yusuf, Ahmet Orhan Arda, Tomris Uyar, Barış Akarsu, Füsun Akatlı ve Hakan Palamir'in ölüm yıldönümleri.

BRT Yayın Grubu olarak bu değerlerimizi saygıyla, sevgiyle anıyoruz.

Barbaros Hayrettin Paşa kimdir



Barbaros Hayrettin Paşa’nın gerçek ismi Hızır Reis idi. Hizmetlerinden dolayı Yavuz Sultan Selim ona dinin hayırlısı anlamına gelen Hayreddin ismini vermiştir. Avrupalılar ağabeyi Oruç Reis’e kızıla çalan sakalı yüzünden Barbarossa adını vermişlerdi, Oruç Reis’in ölmesinin ardından küçük kardeşi Hızır için kullanılan bu isim, Türkçeye Barbaros olarak geçti. BARBAROS HAYRETTİN PAŞA’NIN HAYATI Hayreddin Paşa, Selanik Vardar Ağalarından ve Midilli fatihlerinden Arnavut veya Türk bir sipahi olan babası Vardari Yakup Ağa ile ada halkından Rum Katerina’nın dört oğlundan biri olarak 1470’li yıllarda Midilli adasında doğdu. Kendisine verilen “Barbaros” lakabı, İtalyanca “kızıl sakal” anlamındaki “barba rossa”dan gelir. Oruç Reis, genç yaşta kardeşi İlyas ile birlikte deniz ticareti yaparken, Ege Denizi’nde Rodos Şövalyelerine tutsak düştü. Serbest kaldıktan sonra, yaşadığı olayın etkisiyle tüccar yerine korsan olmaya karar verdi. Bir süre sonra kardeşi Hızır Reis de ticareti bırakıp ona katıldı. Akdeniz kıyılarına akınlar düzenleyip, ganimetler elde ettiler. Cerbe adasını üs olarak kullanan Hızır Reis ve ağabeyi Oruç Reis’in ünü bütün Akdeniz’e yayıldı. İki kardeş Tunus Sultanı Muhammed ile anlaşarak Tunus’taki Halkü’l-Vaâd (La Gaulette) liman kalesini kullanmaya başladı. Hızır ve Oruç, ele geçirdiği ganimetin beşte birini Tunus sultanına veriyor, kalan malları Tunus pazarında satıyorlardı. OSMANLI DEVLETİ’NİN DONANMASININ BAŞINA GEÇTİ Hızır ve Oruç 1516’da ele geçirdikleri yüklü bir gemiyi armağan olarak Piri Reis himayesinde Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’e gönderdiler. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim de onlara verdiği desteğin bir ifadesi olarak armağanlar yolladı. Oruç Reis ve Hızır Reisi’in, ağabeyleri İshak’ın da kendilerine katılmasından sonra korsanlıkla yetinmeyip Kuzey Afrika’da toprak edinmeye başladılar. 1516-1517’de İspanyollara karşı savaştılar ve Tenes, Tlemsen ve Oran kentlerini ele geçirerek Cezayir’i denetimlerine aldılar. Hızır Reis 1520-1525 arasında Avrupa’nın Akdeniz kıyılarını vurarak büyük ganimetler elde etti. 1525’te Cezayir’i yeniden ele geçirdi. Ertesi yıl Jijel’e baskın düzenleyen Cenevizli Amiral Andrea Doria’yı yenilgiye uğrattı. I. Süleyman’ın Alman seferi sırasında Andrea Doria’nın Mora kıyılarına saldırması Osmanlıları güç duruma düşürdü. Bunun üzerine Kanuni, Hızır Reis’i İstanbul’a çağırdı ve 1533’te “Hayreddin” adını verdiği Hızır Reis’i Osmanlı donanmasının başına (kaptan-ı derya) atadı. BARBAROS HAYRETTİN PAŞA’NIN MUHAREBELERİNİN KRONOLOJİSİ Oruç Reis’in Ege Denizi’nde Rodos Şövalyelerine tutsak düşmesi, kardeşi İlyas Reis’in ölmesi. 1510 Oruç Reis serbest kaldıktan sonra, yaşadığı olayın etkisiyle tüccar yerine korsan olmaya karar verdi. Oruç Reis, Akdeniz kıyılarına akınlar düzenledi ve ganimetler elde etti. Hızır Reis ticareti bırakarak Cerbe Adası’na gelip ağası (ağabeyi) Oruç Reis ile beraber korsanlığa başladı. 1512 İki kardeş Tunus Sultanı Muhammed ile anlaşarak Tunus’taki Halkü’l-Vaâd (La Gaulette) limanını kullanmaya başladı. 1516-1517’de İspanyollara karşı savaştı ve Tenes, Tlemsen ve Oran kentlerini ele geçirerek Cezayir’i denetimlerine aldılar. 1517 Oruç Reis Cezayir hükümdarı ilan edildi. 1518 İspanyollar Cezayir’i geri almak için Araplarla birleşerek saldırıya geçtiler. Bu savaşta kardeşleri İshak Reis ve Oruç Reis şehit oldular. 1518 Yavuz Sultan Selim, Hızır Reis’i Cezayir Beylerbeyliği’ne atayarak koruması altına aldı. 1519 Hızır Reis, İspanya donanmasını yenilgiye uğrattı. Cezayir’i bırakarak Şerşel Adaları’na çekildi 1520-1525 arasında Avrupa’nın Akdeniz kıyılarını vurarak büyük ganimetler elde etti. 1530’da Cezayir’i yeniden ele geçirdi. 1531 Jijel’e baskın düzenleyen Cenevizli Amiral Andrea Doria’yı yenilgiye uğrattı. 1534’te Akdeniz’e açıldı ve İtalya kıyılarına seferler düzenledi. 1534’te Tunus’u ele geçirdi. Ancak Haçlı donanması karşısında Tunus’u bırakmak zorunda kaldı. 1536’da daha güçlü bir donanmayla İtalya kıyılarını vurdu. 1536 Ege Denizi’ndeki Venedik adalarını Osmanlı topraklarına kattı. 1538’de Preveze Deniz Savaşı’nda Haçlı Donanmasını yendi. Toulon’da Fransız donanmasıyla birleşerek 1543’te Kutsal Roma Germen İttifakını yenerek Nice’i aldı.

Koca Yusuf kimdir?



1856 yılında Şumnu, Bulgaristan’da doğdu. Dünyaca ünlü Deliormanlı Türk güreşçidir. Güreşin efsanevi isimlerinden olan Yusuf, 120 okkalık (144 kg) gövdesi, güreş becerisi, gücü ve sporcu ahlakı ile “Koca” lakabını almıştır. Ona “Koca” lakabı Filozof Rıza Tevfik tarafından sonradan verilmiştir.

Koca Yusuf dönemin ünlü pehlivanlarından Nasçıköylü Kel İsmail Pehlivan‘ın çırağı olarak çok ufak yaşta güreşe başladı. Uzun süre Kırkpınar başpehlivanlığını elinde bulunduran Kel Aliço ile güreşti. Adalı Halil’i iki kez ardarda yendi. Sultan Abdülaziz, Sultan V. Muratve Sultan II.Abdülhamit döneminde pek çok güreş yaptı.

1897’de Avrupa’ya gitti ve Paris’te minder güreşinin kurallarını öğrendi. Bu dönemde güreştiği ve döneminin önemli sporcuları olan Olsen, Pons, Fournier ve Sebes gibi isimlerin tamamını yendi. Avrupa’da büyük ün kazanınca Amerika Birleşik Devletleri’nden davet aldı ve oraya gitti. Orada da yaptığı bütün güreşleri kazandı. Yendiği güreşciler arasında ünlü Jenkins ve Amerika Şampiyonu unvanını taşıyan Robert de vardır.

Türkiye’ye dönmek üzere 21 Mayıs 1898’de Fransız bandıralı La Bourgogne transatlantiği ile yola çıkan Koca Yusuf, bindiği geminin 4 Temmuz sabahı New York’un kuzeydoğusundaki Sable Adası’nın 60 mil açıklarında İrlanda bandıralı Crmartyshire şilebiyle çarpışıp batması sonucu tüm yolcular ve mürettebatla birlikte boğularak ölmüştür.Cesedi Atlantik Okyanusu’nda kaybolmuştur.

Prof. Dr. Ahmet Orhan Arda kimdir?



1911 yılında İskeçe’de doğan Orhan Arda Anıtkabirin iki mimarından biridir. Bugün İstanbul Teknik Üniversitesi olan Yüksek Mühendis Okulu’nu 1936’da bitirdi. 1938’de aynı okulun İnşaat şubesine asistan olarak girdi. 1939’da doçentliğe yükseldi, 1945’e değin Ord. Prof. Emin Onat ile birlikte, bu tarihten sonra da tek başına mimari proje dersleri verdi. 1954-55’te Almanya, İsviçre ve İtalya’da mesleki incelemelerde bulundu. 1960’ta profesör oldu. Anıtkabir için açılan uluslararası yarışmaya Emin Onat ile birlikte katıldı. Hazırladıkları tasarım, 49 proje arasında birinci seçildi. 1942 yılında Arda, Anıtkabir’in yapımı sırasında ayrıca 1944-52 arasında da, uygulama projelerinin düzenlemesini ve inşaatın kontrolünü Emin Onat ile birlikte yürüttü. 4 Temmuz 2003’te aramızdan ayrıldı.

Tomris Uyar kimdir?



Adına yazılan şiirlerle İkinci Yeni Akımı’nın özel ismi olan, her zaman hayatın ciddiye alınacak bir yanı olmadığını vurgulayan öykü yazarı ve çevirmen Tomris Uyar’ın hayat hikayesidir.

Tomris Uyar’ın adını duyduğunda hatırına şiir düşmeyen, gönlünden Turgut Uyar’a, Cemal Süreya’ya, Edip Cansever’e bir selam göndermeyen var mı? Elbette bu bilinen aşlar ve şiirlerin arasında bir öykü yazarı da oldu Tomris Uyar. Üstelik başarılıydı da.

Hayatı ciddiye almayan, sevgiden yorulduğunda yeni bir sevdaya açılmaktan korkmayan bir kadındı. Kuşkusuz onca şiirin gölgesinde, kadın yanı mutluluk duysa da, ağır yükler altındaydı aslında. Dost kaldığı, gönlünü kaptırdığı ve hatta evlendiği şairler, onu hep her an ellerinden uçup gidecek bir kuş edasında sevdiler ve haksız da değillerdi. Tomris, hep açık denizleri tercih ediyordu.

Sonra özgür ruhu ve sahip olunamayan kadın kimliğiyle hayattan göçüp gitme zamanı geldi. Her an aşklarının elinden uçup gidecek hissiyatı veren o yaralı kuş, 15 yıl önce bugün toprak oldu.

Ardında bolca şiir ve öykülerini bırakan Tomris Uyar, güzel kalp, sevgi ve bin özlemle…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Tomris, 15 Mart 1941’de, Celile Hanım ve Ali Fuat Bey’in kızı olarak dünyaya geldi. Annesi de babası da hukukçuydu. İkisi de edebiyata ayrı düşkündü. Babasının şiir kitapları ve annesinin çevirileri arasında geçen, şaşılmayacak bir sona doğru giden enfes bir çocukluktu onunki.

Eğitim hayatına Taksim’deki Yeni Kolej’de başladı. Ortaokulda ise, İngiliz High School’da idi. Ardından Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’ne başladı ve buradan 1961’de mezun oldu. Üniversite zamanı geldiğinde, İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nü tercih etti. Tercihinde etkili olansa, öykü yazmaya çoktan gönlünü kaptırmış olmasıydı.

Öykü yazma isteği

Tomris, gönlüne ilk öykü yazma isteği düştüğünde lise sıralarındaydı. Çocukluğundan beri annesinden, babasından genlerine kodlanan yazarlık, kanını sulandırmaya başlamıştı. Kalbinde yeni bir heyecan dolanıyordu artık.

Tüm lise ve üniversite yıllarını, ilk öykü denemeleriyle geçirdikten sonra Tomris bu sefer de çeviri denemelerine başladı. Öykü yazmaya profesyonel bir şekilde başlamadan önce Türkçeye en ince ayrıntısına kadar hakim olmak istiyordu. Çeviriler de mükemmellik yolundaki zevkli egzersizleriydi.

1962’de, hala bir üniversite öğrencisiyken ilk çevirisi Şekerden Bebek’i (Tagore) tamamladığında, bu çeviri, Varlık dergisinde yayımlandı. Tomris, aileden gelen sevgiyle bir edebiyat tutkunu, bir öykü sevici, nice güzel işler yapacağının muhakkak farkında olmalıydı…

Tomris Uyar evlendi

Onlarınki kolej aşkıydı. Şair Ülkü Tamer ile kısa sürede evlendiler; nasıl da gençtiler. Artık o, Tomris Tamer’di. İlk çevirisini yaptığı sırada da evliydi.

Onların aşkı, ancak ölüm ayırır cinstendi aslında. O talihsiz olay yaşanmasa, belki de gerçekten ölene dek sürecekti. Tamer çiftinin dünyalar güzeli bir kızı oldu. Ona Ekin adını verdiler. Ancak Ekin henüz birkaç aylıkken sütten boğuldu. Bir daha toparlanamadılar. Onları gerçekten de bir ölüm ayırmıştı…



Suya yazılı öyküler

Tomris, Cemal Süreya ve Ülkü Tamer ile birlikte Papirüs dergisini kurmuşlardı. Deneme, eleştiri gibi yazılarını da Varlık, Yeni Dergi, Soyut gibi dönemin önde gelen dergilerinde yayımladı.

Tomris, evliliği sırasında “Kristin” adını verdiği, yayımlanacak ilk öyküsünü yazdı ve bu öykü, 1965’te Türk Dili’nde yayımlandı.

“Suya Yazılı” adını verdiği ilk öykü dosyasını ise, 1967’de tamamladı. Dosyanın kaderini belirleyen bir ad seçtiğini bilse, yine de bu adı koyar mıydı acaba? Bu öykü dosyasının tek kopyası, Papirüs Dergisi’nde çıkan yangında kül oldu. Geriye elinde sadece “Kristin”kalmıştı.

Kuşkusuz bu tarifi olmayan bir hayal kırıklığıydı. Aynı yangında Dos Passos’un “USA”çevirisinin 100 sayfası da yanmıştı. Tomris ne öykülerini ne de çevirisini yeniden yazmayı düşündü. O, pişmanlık ya da hayal kırıklığına pabuç bırakmayacak kadar güçlü bir karakterdi. Her zaman şöyle derdi: “Yaptığı işi çok ciddiye alan insanlar için üzülürüm. Bir şeyi ciddi yapan bir insanın bir de kişisel bir ağırlık taşıması gerekmez”.

Durmadı ve yazmaya devam etti. Suya Yazılı’nın ardından yayımladığı ilk kitabına “İpek ve Bakır” adını verdi. Yazdığı öykülerden, 10 öykü derlemesinden oluşan “Yürekte Bukağı” ile 1979’da, “Yaza Yolculuk” ile de 1986’da Sait Faik Hikaye Armağanı’nı kazandı. Günlüklerini de “Gündökümü” başlığı ile yayımladı…

İkinci Yeni’nin olmazsa olmazı

Tomris, hiç şiir yazmadı. Ancak İkinci Yeni akımının gözde şairlerinin en özel ilham kaynağı oldu. Duymuşsunuzdur, Tomris Uyar için “Bir akımın ilham kadını” denir. Ne doğru bir tespit aslında. Nasıl taşımış bunca aşkın yükünü yüreğinde.

Önce Cemal Süreya, sonra Turgut Uyar ile fırtınalı bir aşk yaşayacak ve bu durum edebiyatımıza çokça şiir getirecekti. Bunun yanında Edip Cansever’in hayranlığı da yadsınamayacak derecede sürecekti. Tomris Uyar, okuduğumuz onca şiirin sebebi, esin kaynağı olacaktı…



Cemal Süreya ve Tomris Uyar

Ankara’da, Sanatseverler Derneği’nde tanıştılar. İkisi de evliydi. Cemal süreya, Tomris’in kesinlikle keşfedilmeye değer olduğunu düşünüyordu. Şimdilik tek bildiği Ülkü Tamer’le evli ve edebiyata düşkün olduğuydu.

Aralarında bir aşk doğmuştu nihayetinde. İkisi de eşinden boşamış ve 3 yıl sürecek fırtınalı bir aşka tutulmuşlardı. Cemal Süreya bir başka seviyordu Tomris’i. Her akşam hiç zaman eve dönüyor, arkadaşlarıyla buluşmak aklına bile düşmüyordu. Tomris, onun tüm dünyası olmuştu. Öyle düşkündü ki kadınına, her şeyin fazlası zarar olacaktı.

Tomris bir akşam Cemal Süreya’ya bu halinden duyduğu rahatsızlığı açtı. Biraz gezip dolaşmasını, arkadaşlarıyla buluşmasını teklif etti. Bir ilişkinin sağlığı, sosyal hayatın sağlığından geçiyordu. Bu konuşmanın üzerine Cemal Süreya ertesi akşam geç geldi; bir sonraki akşam da. Tomris, tam Cemal’in durumu kavradığını düşünüyordu ki, bir akşam pencereden dışarı bakarken apartman girişinde, arkadaşlarıyla buluşmada (!) olan Cemal Süreya’yı görmüş. Cemal Süreya, Tomris’in kendisiyle konuştuğu zamanın dolmasını bekliyormuş… Tomris ise, bu durumun adını koymuştu: Şahsiyet Rötarı.

Bunun gibi ne çok anı biriktirdikleri, en çok Cemal Süreya’nın aşkı ile dolu bir ilişki yaşadılar. Cemal Süreya, en güzel şiirlerini Tomris için yazdı. Ancak gün gelip de ayrılık vakti geldiğinde, büyük aşkına kendisi hakkında hiçbir şekilde konuşmayacağını söyledi.

Bu konuyla ilgili ikisi de hiç konuşmadı. Eşlerinden birbirleri için boşandıkları yazılsa ya da düşünülse de, bu konu hakkında hep sustular. Tomris, kendisine Cemal Süreya sorulduğunda şöyle anlatmıştı: “Beni bıraktı ama rahat edemedi. Ona göre bana sahip olunamazdı. ‘Senden ayrıldığım anda, senin hakkında, hikâyen hakkında sevdiğimi belirtecek hiçbir şey söylemeyeceğim; benim ağzımdan kimse duymayacak’ dedi ve doğrusu hiç yazmadı”.

Cemal Süreya’nın aşkını döktüğü şiirlerden biri şöyleydi:

“Ayışığında oturduk

Bileğinden öptüm seni

Sonra ayakta öptüm

Dudağından öptüm seni

Kapı aralığında öptüm

Soluğunda öptüm seni

Bahçede çocuklar vardı

Çocuğundan öptüm seni

Evime götürdüm yatağımda

Kasığından öptüm seni

Başka evlerde karşılaştık

İliğinden öptüm seni

En sonunda caddelere çıkardım

Kaynağından öptüm seni…”

Turgut Uyar ve Tomris Uyar



Turgut Uyar ile tanışmasını şöyle anlatıyordu Tomris: “1966 yılında ben zaten Cemal Süreya’dan ayrılmak üzereydim. O da eşinden ayrılmıştı. İstanbul’a gelmişti çocuklarıyla. Burada tanıştık. Asıl tanışmamız herhalde o, çünkü o zaman daha bir yakın oturup konuşma fırsatını bulduk ve mektuplaşmaya başladık. Bu mektuplar önce sadece şiir üzerine mektuplardı. Hâlâ duruyor bende. Genellikle onun şiir üzerine düşünceleri, benim onun şiirleri üzerine düşüncelerim… Ve anladığım kadarıyla çok sıkışık bir dönem geçiriyordu. Yani evlilik hayatında bir süredir yaşadığı tedirginlik ve uyumsuzluk şiirini de etkilemişti, yedi yıldır şiir yazmıyordu. Esin periliği olarak ifade etmek istemiyorum ama herhalde çok konuştuğum, çok dürttüğüm, yazmasını çok rica ettiğim için diyeyim, yavaş yavaş şiir yazma isteği yeniden doğdu”.

Bu aşk, Tomris Uyar’ın en uzun ilişkisiydi; evleneceklerdi de. Bu kez başka değil, bambaşkaydı. Turgut Uyar’ın kendisine duyduğu aşkı, “Turgut, her an elinden kaçıracakmış gibi gereksiz bir kaygıyla yıpranacak; ben de hiçbir rekabetin söz konusu olmadığı bir alanda, boyuna birinci seçilmekten yorulacaktım” diye anlatıyordu.

Gerçekten de yoruldu sonra Tomris. Onun sadece dünyaya açılan penceresi olmadığının, artık bir parçasına dönüştüğünün farkındaydı. Yine de bu aşk, soluksuz devam etti. Tomris, Turgut Uyar’ın Göğe Bakma Durağı’nda soluksuz beklediği, soluksuz sevdiğiydi.

1969’da evlendiler ve bu evlilik, onlara Hayri Turgut adını verdikleri oğullarını hediye etti. Ne olursa olsun bu aşk da fırtınalı geçti. Bu ikisinin de sanatçı olmasından kaynaklanıyor olmalıydı. 1985’te, Turgut Uyar bu dünyadan göçene kadar bu aşk devam etti.

Turgut Uyar, bir şiirinde şöyle sesleniyordu sevgili eşine:

Senin için alışılmış şeyler söyleyemem sana yaraşmaz Kış gecesi amcamızdır bahar yakından kardeşimiz Alır başımı Erzincan’a giderim seni düşünmek için Dörtlükleri bozarım çünkü dağlar ne güne duruyor Kıyılar ve eskimeyen her şey seni anlatmak için

Bir bozuk saattir yüreğim hep sende durur Ne var ki ıslanır gider coskunluğum durmadan Durmadan Dağ biraz daha benden deniz her zaman senden Hiçbir dileğimiz yok şimdilik tarihten coğrafyadan

Kimselere benzemesin isterim seni övdüğüm Seni övdüğüm zaman Güzel bir çingene yalnız başına dolaşmalı kırlarda Seni övdüğüm zaman

Edip Cansever’in Tomris Uyar hayranlığı

Edip Cansever, Tomris’e karşı konulmaz büyük bir hayranlık duyuyordu. Üstelik Turgut Uyar’ın da en yakın dostuydu.

Bu hayranlık, edebiyat dünyasının çok yakından bildiği ancak üzerinde durmadığı bir gizli hayranlıktı. Her yıl düzenli olarak 15 Mart’ta, Tomris’in doğum gününde bir şiir yayımlıyor, bıkmadan usanmadan vazgeçemediği hayranlığını anlatıyordu.

Tomris ise, Edip Cansever için “Sevgililik ya da aşk duygusu zamanla yara alabiliyor, örselenebiliyor, bitebiliyor. Bitmeyen tek aşkın gerçek ve lirik bir dostluk olduğunu Edip Cansever öğretti bana” diyordu.

Böyleydi işte, Edip Cansever’in deyimiyle Tomris rakıyı severdi, Edip de onu. Yıllarca sessizliğini koruyan Tomris, ölümünden kısa bir süre önce Edip’in kendisini daha çok etkilediğini itiraf ediyordu. Yine de eleştirmen tavrını bir kenara bırakamadan, “Daha çok anlatan, daha süslü ve imgesi bol. Tekrarı seven bir şair…” olarak tanımlayacaktı Edip Cansever’i.


Edip Cansever, şiirlerinden birinde Tomris Uyar’a sonsuz hayranlığını bir şiirinde şöyle anlatıyordu:

Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç Yağmurlar altında gördüm, kadeh tutarken gördüm de Bir kıyıya bakarken, bakarkenki ağlayan yüzünle Ve yarışırsa ancak Monet’nin Kadınlarına yaraşan giysilerinle Gördüm de Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç. Öyle kısaydı ki adımların, diyelim bir yaz tatilinde Bir otel kapısının önünde, tahta bir köprünün üstünde Bir demet çiçekle paslanmış bir kedi arasında Öyle kısaydı ki adımların Şöyle bir bardak yıkayışının vaktiyle Ölçülür ve denk düşerdi ancak Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç. Yok bir yanıtın ”nereye” diyenlere

Bir buz titreşimi gibi sallantılı ve şaşkın Ve çabuk bir merhaban vardır bir yerden gelenlere O bir yerler ki, diyelim çok uzak olsun Sen gelmiş gibisindir oralardan, otobüslerden Yollardan, deniz üstlerinden topladığın gülüşlerle Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç. Seni görünce dünyayı dolaşıyor insan sanki Hani Etiler’den Hisar’a insek bile Bir küçük yaşındasın, boyanmış taranmışsın Çok yaşında her zamanki çocuksun gene Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç. Mart ayında patlıcan, ağustosta karnabahar Mutfağın mutfak olalı böyle Bir adın vardı senin, Tomris Uyar’dı Adını yenile bu yıl, ama bak Tomris Uyar olsun gene Ben bu kış öyle üşüdüm ki sorma Oysa güneş pek batmadı senin evinde Söyle Ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç?

Tomris Uyar öldü

Tomris, öyküleri ve şiirlere sebep aşkları, dostluklarıyla dolu dolu 62 yıl geçirdi. Ancak 62 yaşında yakalandığı yemek borusu kanseri onu sonunda soluksuz bıraktı ve Tomris Uyar 4 Temmuz 2003’te ardında nice güzellikler bırakarak hayata gözlerini kapadı.

Acaba benim için yazılsaydı bunca şiir onun kadar nesnel bakmayı başarabilir miyim diye düşünüp durdum yazı boyunca. Hiçbir şey ciddiye alınmamalı diyordu bir yandan Tomris Uyar. Bir yandan adına nice şiirler yazılıyordu ve bir yandan da, o aslında evladını kaybetmiş, üstüne bu sebepten evliliğini yitirmiş acılı bir kadındı. Yazmak da ilham kaynağı olmak da hayatının ayrılmaz bir parçasıydı, evet. Ama acaba madalyonun bir de öteki yüzü vardı da, Tomris Uyar, acısından yazarak kaçıyor ve ünlü şairlerin ilham kaynağı olmaktan mı besleniyordu. Oysa okuduğu şiirler kendine yazılıyordu ve o, bir tanesini dahi okurken kibre ve gurura kapılmayı düşünmemişti.

İşte tüm bunlardan mütevellit, iyi öyküleri, İkinci Yeni Şiiri’ne yadsınamaz katkısı ile sıra dışı bir kadın, Tomris Uyar geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

damla.karakus@ensonhaber.com

Barış Akarsu kimdir?



Cem Karaca’nın Islak Islak şarkısıyla müzik dünyasında önemli bir yer edinen Barış Akarsu, 29 Haziran 1979 tarihinde Bartın’da dünyaya gelmiştir. Eğitimine Amasra’da başlayan merhum şarkıcı ilk, orta ve lise eğitimini burada tamamlamıştır. Lise yıllarında profesyonel yelkencilik sporu ile de uğraşan Akarsu’nun müzik kariyerine başlaması Amasra’ya gelen müzisyenler sayesinde gerçekleşti. Gitar, klavye ve mızıka ile başlayan müzik serüveni Ankara’da bazı barlarda garsonluk ve solistlik yapmasıyla devam etti. Akıllarda Yalancı Yarim adlı televizyon dizisiyle yer edinen Barış Akarsu, 2004 yılında katıldığı Akademi Türkiye adlı şarkı yarışmasında birinci olarak ismini duyurdu. Ünlü oyuncu Merve Sevi ile başrolleri paylaştığı Yalancı Yarim dizisinde canlandırdığı Tarık karakteri ile milyonların kalbinde yer edinen Barış Akarsu, 28. doğum gününde Bodrum’a giderken yanındaki iki arkadaşıyla birlikte trafik kazası geçirdi. Arkadaşları olay yerinde hayatını kaybederken genç şarkıcı kalbi durmuş vaziyette hastaneye kaldırıldı. Yapılan müdahale sonrası kalbi yeniden çalışan Barış Akarsu, yoğun bakımda sürdürdüğü yaşam mücadelesini 4 Temmuz 2007 tarihinde kaybederek aramızdan ayrıldı. Füsun Akatlı kimdir?

Deneme Yazarı. 7 Mayıs 1944 günü Ankara’da dünyaya geldi. 4 Temmuz 2010 günü İstanbul’da yaşama veda etti. Tam adı Suat Füsun Akatlı’dır. Bazı yapıtlarını Suat Selçuk ve Suat Altıok (Metin Altıok ile evli kaldığı sürece) imzalarıyla kaleme aldı. Gazeteci Bihin Anter Hanım ile memur Nihat Selçuk Akatlı’nın kızı, Zeynep Altıok Akatlı’nın annesidir. 1848-1921 yılları arasında yaşamış gazeteci ve şair Kemalpaşazade Lastik Seyit Bey’in torunu, çevirmen Güzin Dino‘nun kuzeni, felsefe profesörü Hilmi Ziya Ülken’in ise kardeşinin torunudur. 1962 yılında Ankara Kız Lisesi’ni bitirdi. Ardından başladığı Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nden 1966’da mezun oldu. Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde yüksek lisans, Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve İdari İlimler Akademisi’nde doktora eğitimini tamamladı. Bir süre Hacettepe Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptı. Üniversiteden ayrıldıktan sonra bir reklam şirketinde metin yazarlığı yaptı. 1991’de girdiği İstanbul Şehir Tiyatroları’nda uzun yıllar dramaturg olarak çalıştı. 1998’den sonra Yeditepe Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nün bölüm başkanlığı görevini üstlendi. Füsun Akatlı’nın ilk denemesi 1968 yılında Dost dergisinde yayımlandı. Daha sonra eleştiri, inceleme, deneme ve kitap tanıtım yazıları Forum, Türk Dili, Yeni A, Oluşum, Soyut, Militan, Birikim, Türkiye Yazıları, Varlık, Milliyet Sanat, Gergedan, Argos ve Gösteri dergileri ile Politika gazetesinde yer aldı. Akatlı, özellikle 1960 yılı sonrasının önde gelen öykü ve roman yazarları hakkında kaleme aldığı yenilikçi, çözümleyici eleştiri yazılarının yanı sıra kültür, dil ve edebiyat sorunları ile ilgili yazdığı denemeleriyle de adından söz ettirdi. Füsun Akatlı, aynı zamanda Bilge Karasu‘nun 1991’de Metis Yayınları’ndan çıkan “Lağımlaranası ya da Beyoğlu Üzerine Metinler” ile yine Karasu‘nun Metis Yayınları tarafından yayımlanan “Öteki Metinler” kitaplarını yayına hazırlayan isim oldu. Yazar, Simavi Edebiyat Ödülü, Sait Faik Hikaye Armağanı, Behçet Necatigil Şiir Ödülü ve Afife Jale Ödülü seçici kurul üyesiydi. PEN Yazarlar Derneği, Türkiye Felsefe Kurumu, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği üyesi ve Kadın Eserleri Kütüphanesi, Bilgi Merkezi Vakfı yönetim kurulu başkanıydı. “Füsun Akatlı bana göre başlı başına bir eserdir. Onu yetiştirenlerin izinde kendi mayasını ince ince işlemiş, onurlu bir ömrü giyinmiş, içi sırça kırılganlığında bir demir leblebi. Böyle demem yanıltmasın sizi. O duruşuyla, ahlakı ile, doğru bildiğinden ödün vermezliği ile, birikimi ile demir leblebidir ama içindeki çocukla yaşar. Hayatı mizahın gücü ile süsler. Sıcaktır, sevecendir, en önemlisi komiktir. İnsanlara dinginliği ve sakinliği ile güven verirken, keskin zekası ve zihin atlamaları ile eğlendirmeyi de bilir. Dinleyen, dinleten, ışıyandır. Felsefenin sıkıcı değil eğlenceli olabileceğini göstermek ister. Bu yüzdendir ki, “felsefe gözlüğüyle edebiyat”ın peşinden gider. Zamanı yaşatmak ve zamana direnmek için yazar. Bozulana, kirlenene karşı direnen, dili, yazıyı içselleştirmiş, yeni nesiller yetiştirmek için tüm birikimini öğrencilerinin eğitimine yatırmış bir akademisyendir. Karanlıklardan aydınlıklara çıkmak için kendi gibi mütevazı bir “sis lambası” diyebiliriz ona. Asla gösterişli değil ama alabildiğine parlak ve sıcak”. (Zeynep Altıok Akatlı) “Felsefeyle, eleştiri, düşünce ile yaratıcılık arasında gidip gelen, bir yandan öznelliğe ve zekaya, öte yandan belli bir kültür ve dünya görüşüne dayanan deneyimleriyle ilginç bir yazar”. (Nedim Gürsel, Birikim Dergisi, sayı: 37, 1978). “Füsun Akatlı felsefecidir. ‘Felsefeci’ nitelemesi ise -hele bizim şu ülkemizde- ‘daha ileri niteleme’ gerektiren bir sıfat: kapısında ‘Felsefe’ tabelası asılı bir üniversite bölümünde ‘akademik kariyer’ katedip, adının önüne koyabileceği majiskülminiskül harer biriktirmekten öte bir şey, düşündüğüm: Bir şeyler yaparken, ‘İyi de, ben şimdi ne yapıyorum?’ sorusunu sürekli olarak sormak ve bulacağı yanıtları yaptıklarına katmak, gibi bir şey temelde, kendi sınırlarını yoklamak, kurcalamak, giderek, belirlemek… Bu bakımdan, ‘Peki, roman ile öykü arasındaki sınır nedir?’ diye soran bir edebiyatçı da; ‘Ya, komodin ile şifonyer arasındaki sınır nedir?’ diye soran bir marangoz da -türetilmiş anlamda da olsa- ‘felsefe’ yapmaktadırlar.” (Oruç Aruoba) ESERLERİ DENEME-ELEŞTİRİ ve İNCELEME:

  • Niçin Diyalektik (1977)

  • Yaz Başına Neler Gelir (1980)

  • Bir Pencereden (1982)

  • Zamansız Yazılar (1984)

  • Edebiyat Defteri (1987)

  • Felsefenin Kıyılarında (1989)

  • Pusulamız Felsefe (1995)

  • Tenha Yolun Ortasında (1995)

  • Zamanı Yaşatan Roman Zamana Direnen Şiir (1998)

  • Öykülerde Dünyalar (1998)

  • Öykülerde Dünyalar (1998)

  • Acıyla Sevgiyle Kahramanca (1999)

  • Düşünce Ufkunda Pupayelken / Edebiyat Üzerine Denemeler / Denemeler Üzerine Yazılar (1999)

  • Sis Lâmbası (Niçin DiyalektikFelsefe Kıyılarında, Tenha Yolun Ortasında ve Pusulamız Felsefe adlı kitaplarındaki yazılarından bir derleme ile onlara eklenen yeni denemeleri, 2000)

  • Ruhi Su (2002)

  • Felsefe Gözlüğüyle Edebiyat (2003)

  • Kültürsüzlüğümüzün Kışı (2003)

DERLEME:

  • Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi (hazırlayanlardan biri olarak, 1990)

  • Bilge Karasu Aramızda (Müge Gürsoy Sökmen’le birlikte, 1997)

  • Lağımlararası ya da Beyoğlu (Bilge Karasu’dan, yayıma haz., 1999)

  • Çağdaş Türk Yazını / Yazın Öğretimi İçin Temel Bir Kaynak (Ayşegül Yüksel)

  • Selahattin Dilidüzgün, Semih Gümüş, Yıldız Ecevit, Zehra İpşiroğlu ile, 2001)

  • Söz Uçar Yazı Kalır 2 / Yüzyılın Son Tanıkları (yazar olarak, 2002).

KAYNAKÇA: İhsan Işık / Yazarlar Sözlüğü (1990, 1998), Behçet Necatigil / Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü (18. bas. 1999), Şükran Kurdakul / Şairler ve Yazarlar Sözlüğü (gen. 6. bas. 1999), TBE Ansiklopedisi (2001)


Hakan Palamir kimdir?



1946 yılında İstanbul’da hayata merhaba diyen usta oyuncu Hakan Balamir, sinema dünyasına 1972’de Bir Aşk, Bir Ölüm filmiyle adım attı. Türk sinemasının unutulmaz yönetmenleri Lütfi Akad, Atıf Yılmaz, Süreyya Duru ve Memduh Ün gibi isimlerle birçok filme imza atan Balamir, 1974 ve 1985 yıllarında Yunus Emre ve 14 Numara fimleriyle Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu seçilme başarısı gösterdi. 4 Temmuz 2017'de vefat etti.

21 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör