• HaberciGazete

Bayram Şit, Nejat Tümer, Yıldıray Çınar, Kani Karaca, Müfit Ratıp, Ulubatlı Hasan


Bugün 29 Mayıs. Bayram Şit, Nejat Tümer, Yıldıray Çınar, Kani Karaca, Müfit Ratıp, Ulubatlı Hasan'ın ölüm yıldönümü.

BRT Yayın Grubu olarak bu değerlerimizi saygıyla anıyoruz.


Bayram Şit kimdir?


1930 Yılında Denizli’nin Acıpayam ilçesine bağlı Akşar köyünde dünyaya geldi. Köyünde yöresel güreşlerde ve düğün güreşlerinde karakucak güreşi yaparak spora başladı. Denizli’de ilk kez 17 yaşındayken minder güreşiyle tanıştı. 1949 yılından 1956 yılına kadar serbest güreşte milli takımın değişmez sporcularından oldu.

Bayram Şit, 1952 Helsinki Olimpiyatları’nda Hasan Gemici ile birlikte altın madalyalı iki şampiyonumuzdan biriydi. 89 yaşında vefat eden Şit, 1951 Akdeniz Oyunları Şampiyonu, 1954 Tokyo Dünya 2’ncilik elde etmişti. Güreşçiliği dönemindeki büyük başarılarını güreşi 1956 bıraktıktan sonrada devam ettirdi.

Olimpiyat şampiyonumuz Milli Takım Teknik Direktörlüğü başta olmak üzere bir çok takımda ve bir süre Fransa’da antrenörlük yaptı.

Türk güreşine adını altın harflerle yazdıran Bayram Şit 29 Mayıs 2019'da aramızdan ayrıldı. Ankara-Karşıyaka anıt mezarlığına defnedildi.

Nejat Tümer kimdir?



Nejat Tümer 1924 yılında İstanbul’da doğdu. 15 Aralık 1941 yılında girdiği Deniz Harp Okulu’ndan 15 Ocak 1944 tarihinde Asteğmen rütbesiyle mezun oldu. 1944 -1948 yılları arasında TCG Demirhisar ve TCG Ayancık Seyir Subaylığı görevlerinde bulundu

1948 - 1949 yıllarında A.B.D.’de açılan Torpido kursuna katılan Tümer 1949 yılında aynı ülkeden alınan TCG Gemlik’e Torpido Subayı olarak atandı ve 1951 yılına kadar bu görevini sürdürdü.

1955 yılında Deniz Harp Akademisi’nden kurmay subay olarak mezun olduktan sonra TCG Marmaris, TCG Edremit ve TCG Gemlik Komutanlıkları ile TCG Savarona II.Komutanlığı görevinde bulundu.

1961-1965 yılları arasında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Karargahında Genel Sekreterlik ve Harekat Başkanlığı Plan Şube Müdürlüğü görevlerini, 1965-1966 yılları arasında I.Muhrip Filotilla Komodorluğu, 1966-1967 yıllarında Donanma Komutanlığı Harekat Grup Başkanlığı görevlerini yaptı. 1967 yılında Tuğamiralliğe terfi etti.

Bu rütbede Donanma Komutanlığı Kurmay Başkanlığı, Navsouth Plan Daire Başkanlığı görevlerinde bulundu, 1970 yılında Tümamiralliğe terfi etti.

Tümamiral olarak Harp Filosu Komutanlığı, Deniz Eğitim Komutanlığı görevlerinde bulundu, 1974 yılında Koramiralliğe terfi etti.

1974-1976 yılları arasında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanlığı görevinde bulundu. 1976 yılında başladığı Donanma Komutanlığı görevinde iken 1978 yılında Oramiralliğe terfi etti.

Org. Kenan Evren liderliğinde, 12 Eylül askeri darbesinde yer aldı.

1980- 1983 yılları arasında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı görevini sürdüren Oramiral TÜMER, 06 Aralık 1983 tarihinde emekli oldu. 1980-1989 yılları arasında Milli Güvenlik Konseyi ve Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyeliği görevinde bulundu. 29 Mayıs 2011 tarihinde vefat etti.

Oramiral Tümer, evli ve 2 çocuk babasıydı.


Yıldıray Çınar kimdir?



1940 yılında Samsun'da doğdu. Babası, halk tarzında güfte yazarı imiş, oğlunun da müzikle uğraşmasını istermiş, en büyük ideali de oğlunun, oturdukları Samsun 19 Mayıs Mahallesinin camiinden ezan okumasıymış.


İlkokul 2. sınıfta saz çalmaya başlar, ilk konserini ilkokul bitiminde verir. Daha sonra sanat enstitüsüne başlar. Okuldaki müsamerelerde konserler verir. Bu arada da saz yapmaya başlar okulun marangozhanesinde. İkinci sınıfta ilk sazını yapar. Samsunlu saz yapım ustası Ömer SİNOP'un yanında bir süre çalıştı.


Yaşını büyüterek askerliğini bahriye olarak Gölcük'te yaparken, Adnan Menderes'in İspanya seyahati sırasında kendisine Çarşamba'yı Sel Aldı türküsünü okur. Menderes türküyü beğenir ve Çınar'a radyoyu denemesini söyler. 1959 yılında askerliğini yaptıktan sonra tekrar Samsun'a döndü ve Çiftlik caddesinde bir dükkan açarak bağlamanın yanı sıra birçok enstrüman dersi verdi. 1962'de TRT Ankara Radyosu'nun açtığı sınavı kazandı. Yurt çapında tanınmasıyla birlikte radyo programları, yurtdışı turneleri, plak ve film çalışmalarını bir arada devam ettirdi. 1969'da Kıbrıs'a giderek Türk askerine, türküleriyle moral verdi. Çarşambayı Sel Aldı, Sarmaşık Bülbülleri, Aman Dünya Ne Dar İmiş ve Şen Ola Düğün en çok bilinen türküleri olan Çınar, 12 altın plak ödülü sahibi oldu.


Çınar, sinemaya 1965 yılında Aman Dünya Ne Dar İmiş filmiyle başladı. 1980'lerin sonuna kadar devam ettirdiği sinema kariyerinde 40'a yakın filmde rol aldı. Çınar hayatının son zamanlarında medyadan uzak kalmayı tercih etti. Yıldıray Çınar, 2003 yılında Amyotrofik lateral skleroz (ALS) hastalığına yakalandı. Çınar, 29 Mayıs 2007'de 01.40 sıralarında tedavi gördüğü OMÜ Tıp Fakültesi'nde 67 yaşındayken hayatını kaybetti. Cenazesi bir gün sonra Samsun Büyük Camii'de öğle namazının ardından kılındıktan sonra, vasiyeti üzerine Asri Mezarlığı'ndaki babasının yanına defnedildi.


Kani Karaca kimdir?



1 Mart 1930 tarihinde Adana’nın Karataş ilçesine bağlı Adalı köyünde doğdu

Henüz iki üç aylık iken bir kaza sonucu görme yeteneğini kaybetti. Üç yaşında babasının vefatı üzerine halası ve eniştesinin himayesinde büyüdü. İlkokulda okurken aynı zamanda köyün imamı Saatçı Ali (Nergis) Efendi ile hıfza başladı. Bir müddet sonra civar camilerde mukabele okumaya başlayınca sesinin güzelliğiyle dikkati çekti. Ardından Adana'da Hacı Şefika Hatun Camii'nin imamı olan, aynı zamanda mûsiki bilgisine de sahip bulunan Hâfız Abdi Er Efendi'nin yanına verildi. Kâni Karaca'nın mûsiki bilgisinin temellerinin, bu hocasından edindiği pratik bilgilerin ve makamları Kur'an'a uygulamanın yanı sıra Adana Türk Ocağı'nda verilen konserleri dinlemesi ve bazı amatör konserlere katılması yoluyla atıldığı söylenebilir. Dokuz yaşında hıfzını tamamladıktan sonra mevlid okumayı da kendi kendine geliştirdi, genç yaşlarında civar illere davet edilmeye başlandı. Nihayet kabiliyeti ve giderek artan ünü dolayısıyla Adana eşrafından bazı kişiler 1950 yılında kendisini İstanbul'a götürerek mûsiki bilgisini daha da geliştirmesinin yolunu açtılar. Karaca, İstanbul Karaköy'de Yeraltı Camii imam ve hatibi Hâfız Üsküdarlı Ali Efendi'den İstanbul'a özgü en güzel okuyuş tavrı olan ve "Üsküdar ağzı" denilen üslûbu meşketti. Hâfızlık ve mevlidhanlık alanındaki üstün yeteneğini öncelikle bu hocası sayesinde geliştirdi, yüksek sanat zevkini ve gücünü temsil eden bir seviyeye ulaştı. Kur'an okumanın inceliklerini, tecvid kaidelerini ona öğreten de Ali Efendi'dir. Onun yanında bir süre kaldıktan sonra Yeraltı Camii'nde Ali Efendi, Hâfız Kemal Batanay, Sadettin Heper ve Bayındırlı Mustafa Efendi gibi üstatların önünde aşere ve takrîb imtihanı vererek icâzet aldı. İstanbul'a geldiği yılın ramazan ayında Eminönü Yenicamii'de mukabele okuyan ünlü bestekâr Sadettin Kaynak'la tanıştırıldı; Kaynak onun okuduğu aşrı beğenerek bayram ertesi Sıraselviler'deki evinde derslerine katılmaya çağırdı. Kaynak'ın şehnaz makamındaki ilâhisinin meşkiyle başlayan ve beş altı yıl süren bu derslerde Karaca üslûp, tavır ve mûsiki bilgisini ilerletti. Ahmet Avni Konuk'un 119 makamdan oluşan kâr-ı nâtık formundaki büyük eserini, ayrıca Neyzen Emin Dede yoluyla intikal eden bazı durakları Kâni Karaca'ya meşkeden Sadettin Kaynak böylece onun nazarî bilgilerini pekiştirdi. Kâni Karaca'nın bir diğer önemli hocası da Sadettin Heper'dir; kendisinden usulleri, kudüm vurmayı ve başta Mevlevî âyinleri olmak üzere pek çok dinî mûsiki formunu öğrendi. Karaca'yı Heper'e tanıtıp ona emanet eden de Sadettin Kaynak'tır. Kâni Karaca, Heper'den uzun yıllar ders aldı. Itrî'nin rast makamındaki "Na't-ı Mevlânâ"sı günümüzde neredeyse onun sesi ve tavrıyla tesbit edilmiş durumdadır. Bu icra şekli Hamâmîzâde İsmâil Dede Efendi – Zekâi Dede Efendi – Zekâizâde Hâfız Ahmet Efendi (Irsoy) kanalıyla Heper'e ulaştı ve sonunda Karaca'nın okuyuşuyla zihinlere yerleşti. Kâni Karaca, 1953 yılında Hakkı Süha Gezgin tarafından Mesut Cemil'e takdim edildikten sonra Mesut Bey onun İstanbul Radyosu stüdyosunda, klasik üslûpta ve icrası zor makamlarda bestelenmiş olan din dışı formdaki eserlerin en nâdide örneklerini seslendirmesini sağladı, burada kendisine dönemin meşhur sâzendeleri eşlik etti ve bu yolla geleneğin günümüze ulaşması temin edildi. Karaca'nın radyoda okuduğu ilk eser Küçük Mehmed Ağa'nın, "Ol gonca-dehen gül gibi güldükçe demâdem" mısraıyla başlayan acem-bûselik bestesidir. Bu önemli kayıtlardan günümüze ulaşabilen az bir kısım CD'ye kaydedilerek yayımlandı. Ayrıca okuduğu gazel ve kasideler, tek başına seslendirdiği Mevlevî âyinleri, mevlidin tamamı ve çeşitli konser kayıtları, bugün müracaat edilen temel kaynakların başında gelen ders niteliğindeki icralardır. 1955 yılından başlayarak vefatına yakın tarihlere kadar Konya Mevlânâ ihtifallerine katıldı; mevlid, ezan, gazel, kaside gibi serbest formların en mahir icracısı olarak bilindi; yurt içinde ve yurt dışında Kur'an okudu, pek çok konsere ve Mevlevî âyinine sesi ve kudümüyle iştirak etti, giderek şöhreti bütün dünyaya yayıldı. Nuri Halil Poyraz, Hopçuzâde Şâkir Efendi, Refik Fersan, Halil Can, Münir Nurettin Selçuk gibi önemli müzisyenlerden de faydalanan ve birlikte aynı mûsiki ortamlarını paylaşan Kâni Karaca irticâlen okuma yeteneği sayesinde kimsenin kolay ulaşamayacağı bir seviyeyi yakaladı; bu sayede diğer müzisyenleri şaşırtan geçkiler yaptı, onu tanıyan herkesin gönlünde derin izler bıraktı. 1975'te İstanbul'da kurulan Türk Mûsikisi Devlet Konservatuvarı'nın ilk kadrosunda yer aldı ve 1979 yılına kadar burada kudüm ve usul dersleri verdi. İstanbul Radyosu'ndan 1995'te emekliye ayrılan ve Cumhuriyet dönemine yetişmiş son mûsiki üstatlarından edindiği mûsiki geleneğini günümüze aktaran sanatkârlardan biri olan Karaca bestekârlık alanında az da olsa eser verdi. Bestelediği eserler dört saz semâisi, yirmiye yakın şarkı, ilâhi ve şuğul, "Lebbeyk Allâhümme lebbeyk" ifadesini soru-cevap şeklinde düzenlediği hicaz makamında Arafat duası ve bir hadisin metni üzerine yaptığı rast makamındaki bestesinden ibarettir. 29 Mayıs 2004 tarihinde Fatih'teki evinde vefat eden Karaca'nın cenazesi, Fâtih Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Edirnekapı Yüzbaşı Necati Bey Mezarlığı'na defnedildi. Ölümüyle birlikte uzun süredir Fâtih Camii hazîresinde her cuma sabahı namazdan sonra okuduğu Kur'ân-ı Kerîm sadâsı da son bulmuştur.


Müfit Ratıp kimdir?




Fecri Ati Edebiyatı Özellikleri, Temsilcileri, Fecr-i Ati Şiiri


24 Temmuz 1908'de ilan edilen II. Meşrutiyet'ten sonra ülkede canlı ve hareketli bir edebiyat hayatı başlamıştır. Edebiyatta ki bu canlılık aslında ülkede II.Meşrutiyet'in getirdiği özgürlük ortamı içinde her türlü fikrin serbestçe tartışılabilir hale gelmiş olmasındandır. II.Meşrutiyet'in ilanından sonraki devirde edebiyatımız biraz da Abdülhamid'in baskılı rejiminden kurtularak imparatorluğu çepeçevre saran siyasi olayların içine girmiştir.

Bu yılların edebiyat ortamında edebiyata hevesli İstanbul gençlerinden bir grup 1909 da Fecr-i Ati adında bir topluluk kurarlar. Ülküleri Servet-i Fünun topluluğuna benzeyen fakat onlardan daha ileri bir edebiyat topluluğu meydana getirmektir. Bu sanatçılar da tıpkı Edebiyatı Cedideciler gibi Servet-i Fünun dergisini kendi eser ve görüşlerini yazacak bir organ saymışlar, edebiyatta yapmak istediklerini de bir bildiri ile açıklamışlardır.

Bu bildiride yeni görüşün hangi prensiplere sahip olduğu ve çizilmiş bir hedefe benzer hususlar yoktur. Edebi bir görüşün belirtilmesinden çok, genç edebiyatçıların birlikte hareket edecekleri ve topluca çalışıp yazacakları açıklanmıştır. Önemlibir prensip ortaya koyamayan ve Servet-i Fünuncular kadar etkili bir ekol olamayan Fecri Ati topluluğunun daha sonraları ortaya çıkan gaye ve prensibişöyle özetlenebilir: "Sanat, şahsi ve muhteremdir."

Ne var ki topluluğun üyelerinin hem yaş olarak çok genç olmaları,hem kültür yönünden oldukça zayıf bulunmaları,hem de edebiyatımızda yeni bir çığır açacak önemli prensipler ortaya koyamamış bulunmaları yüzünden Milli Edebiyat Hareketi'ni savunanlarca çok kolay bertaraf edilmişlerdir. Zaten Fecri Ati topluluğu varlıklarını gösterebilmek için sık sık kendilerinden öncekileri hırpalayan eleştiriler kaleme almaktan, Edebiyatı Cedideciler'in dil anlayışlarını sürdürüp bazı batı örnekleri teklifinden başka önemli bir rol oynayamamışlardır.

Ali Canip Yöntem'in o zaman Selanik'te topluluğun muhabir azası olmasına rağmen, onların fikirlerini de eleştirmesi belli bir edebi görüş birliğinin Kurulmamış olduğunu gösterir. Bu yüzden Fecri Aticiler daha fazla dayanamayıp iki yıl sonra Balkan Savaşı içinde dağılmışlardır.



Ulubatlı Hasan kimdir?



Ulubatlı Hasan (Ulubat, Karacabey, Bursa; d. 1428 - ö. 29 Mayıs 1453; İstanbul), İstanbul'un fethi sırasında Doğu Roma (Bizans) surlarına ilk sancağı diktiği iddia edilen Osmanlı askeri. Bugüne kadar Sipahi veya Yeniçeri şeklinde kurgulanmıştır.

Ulubatlı Hasan o dönemin kaynaklarında yer almamaktadır. İstanbul'un fethi sırasında bizzat bulunan Bizanslı tarihçi Francis'in orijinal eserinde Ulubatlı Hasan'ın ismi geçmiyorken, daha sonraki tarihlerde Francis'in eserine geniş ilaveler yapan Melissinos'un yazdığı kitapta yer almaktadır. Melissinos, Francis'in eserine yaklaşık dört misli daha ilave yapmıştır. Bunlardan biri de İstanbul surlarına ilk Türk bayrağını diken Ulubatlı (Lopadionlu) Hasan'dır. Birçok tarihçi ve araştırmacı, Melissinos'un eseri renklendirmek için bu tür hikâyeler uydurduğu ve Ulubatlı Hasan'ın aslında hayali olduğu kanaatindedir. Bir diğer dayanak ise şehrin fethedilişi sırasında o kargaşada surlara bayrağı ilk diken kişinin isminin sağlıklı bir şekilde zikredilmesinin mümkün olmayacağıdır.




Gerek Osmanlı kaynaklarında, gerekse İstanbul'un fethi sırasında bulunmuş yabancı tarihçilerin eserlerinde Ulubatlı Hasan'dan bahsedilmemektedir. Melissinos'un ilaveli eserinde hangi kaynaklardan yararlandığı bilinmemektedir.

Gerçekliği tartışmalı olsa da Ulubatlı Hasan, İstanbul'un Türkler tarafından fethedilişinin simgesi olmuş ve Türk mitolojisinin bir parçası haline gelmiştir.

11 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör