• HaberciGazete

Bimen Şen, Cemal Tollu, Adem Yavuz, Füreya Koral, Muzaffer İzgü



Bugün 26 Ağustos. Bimen Şen, Cemal Tollu, Adem Yavuz, Füreya Koral ve Muzaffer İzgü'nün ölüm yıldönümleri.

BRT Yayın Grubu olarak bu değerlerimizi saygıyla anıyoruz.

Bimen Şen kimdir?



Bimen Şen’in asıl adı Bimen Dergazaryan’dır ve Ermeni asıllıdır;1873 yılında Bursa’da doğdu. Bir din adamı olan Gaspar Dergazaryan’ın dördüncü çocuğudur. Mûsikîşinas bir aileden geldiği için sesinin güzelliği dikkatleri çekmiş, çocukluğunda kilisede ilâhi okumaya başlamıştı. Kazandığı başarı kısa sürede çevresine yayıldı. Daha on bir yaşında iken, bir münasebetle Bursa’ya gelen Hacı Ârif Bey’e takdim edildi. Ona birkaç şarkı meşk ettiren ve sesini çok beğenen üstad, bu sanatta ilerlemesi için İstanbul’a gönderilmesini tavsiye etti. Ailesinin şiddetle karşı çıkmasına rağmen, on dört yaşında iken ve bir kış günü İstanbul’un yolunu tuttu. Yanında bulunan para kısa sürede bitince açlık ve sefaletle karşı karşıya geldi. Kendi ifadesine göre onu bu durumdan yine açlık kurtardı. İş bulamayınca son bir çare olarak kiliseye başvurmuş ve ilâhi okumuştu. Orada bulunan dindar bir Ermeni, sesini çok beğenerek himayesine aldı. banker olan bu şahsın yanında bir süre çalıştıktan sonra serbest ticarete başladı. Böylece maddî durumu düzelen Bimen Efendi, bir yandan sarraflık yaparken; bir yandan da çevresini tanımaya çalıştı.

O dönemin ünlü mûsikîşinaslarından Tanburî Cemil Bey, Neyzen Aziz Dede, Şevki Bey, Kanunî Hacı Ârif Bey, Rahmi Bey, Hanende Nedim Bey, Hacı Kirami Efendi ve özellikle Hacı Ârif Bey’den çok şeyler öğrendi. Yaşadığı sürece ünlü bir hanende olarak tanındı ve takdir edildi. Süleyman Nazif onun için şu beyti yazmıştır:

Ebedî nâzımıdır san’at-ı feryâdımızın Öperiz ağzını hep Bimen-i üstadımızın

Çok tanınmış bir ses sanatkârı olduğu halde gazinolarda çalışmadı. Özel mûsikî toplantılarında okurdu. Akşamları “Eldorado” gibi gazinolara gider ancak, hatırından geçemediği dostlarının ısrarı ile oturduğu yerden bazen bu fasıllara katılırdı. Konserler vermiş ve plâklar da doldurmuştur.

Rahmetli ATATÜRK’ün daveti üzerine Ankara’ya gelmiş , zaman zaman olmak üzere Dolmabahçe Sarayı’na da çağrılmıştır. Bir gazete röportajına verdiği cevapta bir mûsikî aleti kullanmadığını, nota bilmediğini, eserlerini başkalarının notaya aldığını, mûsikîden ve eserlerinden para kazanmadığını, bir kırgınlık sonucu piyasadan çekilerek evvelce biriktirdiğini satarak geçindiğini söylemiştir.

Bimen Efendi, 26 Ağustos 1943 tarihinde öldü. Cenazesi Lemi Atlı, Neyzen Rıza Bey, Tanburî Dürrü Turan, Sâdeddin Kaynak, Artaki Candan gibi tanınmış mûsikîşinasların katıldığı kalabalık bir toplulukla kaldırılarak, Feriköy Ermeni Mezarlığı’nda toprağa verilmiştir.

Bestekâr olarak Hacı Ârif Bey taklitçisi değildir; ancak bu büyük sanatkârın başlattığı şarkı bestekârlığı yolunun samimî bir takipçisi olmuş, özellikle fasıl mûsikîmizin gelişmesine büyük hizmette bulunmuştur. Kendisini bilen, tanıyan ve dinleyen Ruşen Kam onun için şu satırları yazmıştır:

“. . . Bu an’anenin en kuvvetli, en popüler bestekârlarının sonuncusu Bimen Şen’dir. Ta. . . Şişli semtinden başlayarak İstanbul surlarına kadar uzanan bölge içinde onun eserlerinden birini, hattâ bir kaçını bilmeyen, terennüm etmeyen bir insan tasavvur etmek pek güçtür. Şöhreti ve eserleri I. Dünya Harbi ve sonra onu takip eden mütareke yılları içinde, bütün İstanbul ufuklarını kaplamış olan bu bestekârımız, her sınıf halkın kendi zevkini okşayacak tarzdaki şarkıları ile çok sevilmiştir. O dönemdeki yeni bir eseri, bütün umumi ve hususi saz meclisleri içinde muhitinin en kuytu köşelerinden yükselen seslerini, en güzel ahenklerini bu eserin büyüleyici melodileri arasında bulurdu. Onun bu sanat ve sanatkârlık tılsımı ölümüne kadar devam etmiştir.

Bimen Şen, zamanının en tutulan ve sevilen Uşşak, Hicaz, Saba, Hicazkâr, Kürdili-Hicazkâr, Hüseyni, Segâh, Hüzzam gibi makamlarında pek çok şarkı bestelemiştir. ” “Melodilerinde, kendinden evvelkilerin tesirlerinin izlerinden ziyade kendi kudret ve kabiliyetinin sesi duyulur ve bunlar gâh bir hüzün ve elemin, gâh bir neşve ve sürûrun ifadesi olarak gönüllere akseder. Yalnız şunu da ilâve edelim ki, onun bazı eserlerinde belli belirsiz şive bozukluğundan doğan bazı prozodi yanlışları biraz kulağı tırmalar. Bu zaten Hristiyan, Musevi Türk bestekârlarının daha bir kısmında kulağa çarpan bir keyfiyet olmakla birlikte, küçük bir tasarrufla bu gibi ufak tefek hatâlar her zaman için giderilebilir. ”

Altı yüzü aşkın eserinin olduğunu, güzel şiirlerin kendisine bestekârlık ilhamı verdiğini, en güzel eserlerini yatakta ve gece yarıları uykudan uyanarak bestelediğini söyleyen Bimen Şen’in ikiyüz yirmi şarkısının notasını Şamlı İskender yayınlamıştır. Mûsikî eserleri repertuvarımızda ikiyüz elli kadar eseri bulunuyor. Bazı marşlar da bestelemiştir.

Özellikle Fasıl Mûsikîmize birbirinden güzel şarkılar kazandırmışdır.

Dr.M.Nazmi Özalp- Türk Musikisi Tarihi kitabından alınmıştır

Acemaşiran-Bir haber ve ey sabâ n’oldu gülistânım benim

Acemaşiran-Bir kimseye açılmaz

Acemaşiran-Ey bağ-ı hüsnün dilcu nihâli

Acemaşiran-Hoş gelirdi cânâ bez

Acemaşiran-Senin aşkın ey dilrûba

Acemaşiran-Tutuldum türlü derd-i bi-menende

Acemaşiran-Yokmuş bir âh’a ey gül-i rânâ tahammülün

Acemaşiran-Zehrolsa bile nûş edelim câm-ı şarabın

Acemkürdi-Aşkım gibi sönmüş sanıyorken

Acemkürdi-El verdi tegafül güzelim

Acemkürdi-İltifâtın kıldı ihyâ

Acemkürdi-Mevsim sonu yas bağladı gülşen

Acemkürdi-Sevilmeyi pek sever sevildikçe naz eder

Beyâtiaraban-Aşkın beni öldürse de

Bestenigâr-Her zaman sende hevâyi zülf-i

Bestenigâr-Leblerinden katre-i sevdayı emmek isterim

Bestenigâr-Mızrabı bırak zülfünü sinemde gezindir

Bestenigâr-Ruhum sana ey sevgili

Bestenigâr-Şahısın sen efendim güzellerin

Bestenigâr-Söz cihan içre

Dilkeşhâveran-Bir teessür görünür

Dilkeşhâveran-O çapkın büsbütün yaramaz oldu

Dilkeşhâveran-Sen bir gül idin bülbülü âvâre de bendim

Evç-Nazeninim biselerden

Ferahnâk-Candan uruldum sen verdi âle

Ferahnâk-Dil bülbül olup

Ferahnâk-Fettan gözünün gamzesi dillerde

Ferahnâk-Gülşende ne hoş neşeli cem meclisi kurdun

Ferahnâk-Kızmasan sanki a dilber ne olur

Ferahnâk-Nur-i ismetle münevver gözlerin

Ferahnâk-Rûşen etse bu gece şem-i ruhun hanemizi

Hicaz-Acaba şen misin kederin var mı

Hicaz-Ağyâr ile şen geçti güzâr eyle çemende

Hicaz-Bana her yerde senin rûy-i melâlin görünür

Hicaz-Bir peri-sima melekten yâre oldum müptelâ

Hicaz-Böyle mahsun durma

Hicaz-Çok zamanlar ben yaşattım serseri vicdanımı

Hicaz-Firkâtin aldı beni neşve-ü tâb’ım bu gece

Hicaz-Gel bir daha gül rûyini aç handeni göster

Hicaz-Gel eğlenelim bu şeb beraber

Hicaz-Gel harabım bilmez misin hicran nedir

Hicaz-Gönlüm yine bir şûhi cefa pişeye aktı

Hicaz-Gül gamzelerin pembe yüzün neşesi miydi

Hicaz-Gülmedim bir gün bile hasretle gönlüm yaralı

Hicaz-Günden güne ruhum daha yorgun

Hicaz-Hâl-i dil-i arza yok mecalim

Hicaz-İltifâtın beni ihyâ eyler

Hicaz-İsmini bilmezdim fakat tanırdım

Hicaz-Kaçsam bırakıp senden uzak yerlere gitsem

Hicaz-Ömrüm artar sana baktıkça

Hicaz-Ruhum emelim kalb-i nizârım zedelendi

Hicaz-Sahilde bu şeb yâr ile bir zevkini sürdüm

Hicaz-Yâ nasıl sevdim seni nerden sataştım

Hicaz-Yıllar ne çabuk geçti o günler arasından

Hicaz-Yol verin ey karlı dağlar aşayım

Hicazkâr-Hicran ile dil hastayım ümmid ile nalân

Hicazkâr-Kırsa bin tel nâz ile terk-i esâret eylemem

Hüseyni-Arttıkça rûyin saçtıkça zülfün

Hüseyni-Aşkına düştüğüm ilk günden ber

Hüseyni-Beni her görüşte handeler saçar

Hüseyni-Bıktım artık elinden senin

Hüseyni-Bir gün olacak ben gibi naçar kalacaksın

Hüseyni-Dağları aştım da indim ovaya

Hüseyni-Dün yine günümüz geçti beraber

Hüseyni-Durmadan aylar geçer yıllar geçer gelmez sesin

Hüseyni-Ebedi aşk olamaz zevk bulamaz âlemde

Hüseyni-Hasta-i zâr-ü nizârım seni sevdim seveli

Hüseyni-Hep nağme uçar neş’e doğar handelerinden

Hüseyni-İçtim suyunu şu coşkun derenin

Hüseyni-Sen inleme ta inlemesin gökte melekler

Hüseyni-Seveyim sevdiğini ah bilerek

Hüzzam-Üzme kendim nâfile kanmam söze

Hüzzam-Aşkımın tahtını gönlüme kurdum

Hüzzam-Bi behre bir âşık gibi tetkike ne hâcet

Hüzzam-Bilirim daha sen pek küçüceksin

Hüzzam-Bilmem ki sen beni ne zaman şâd edeceksin

Hüzzam-Bûyini senden alır her bir çiçek

Hüzzam-Cemâli şivekâre bak

Hüzzam-Dil-hûn olurum yâd-ı cemâlinle senin ben

Hüzzam-Durmadan aksın eğer isterse artık gözyaşım

Hüzzam-Endâmının hayâlini gözlerimden silemem

Hüzzam-Görmedim âlemde vefâ hiç kimseden

Hüzzam-Göz ucuyla bir baktı her tarafı kıvraktı

Hüzzam-Gözlerim gözlerine hayrandır

Hüzzam-Gözüm leyl-ü nehâr ağlar benim

Hüzzam-Hâleli gözlerin hayâle döndü

Hüzzam-Hep yeşile dökmekte iken didelerim

Hüzzam-İltifat etmezse gam-mı rüzigâr

Hüzzam-Merhamet eyleme hiç sen de bana ey nazlı yâr

Hüzzam-Mey seni gonca-i nâz açtı da bülbül etti

Hüzzam-Ranneder ettin dil-i virânımı

Hüzzam-Ruhumda bu şeb hicr-i visâlin yanıyorken

Hüzzam-Sabrımı gamzelerin sihriyle târâc edeli

Hüzzam-Sakladım söylemedim derdim her derdim unuttum

Hüzzam-Sükunda geçer ömrüm seyri gibi enhârın

Hüzzam-Yine düşman kurmuş hududa pusu

Isfahan-Ben feda etmek dilerken dost için hep cânımı

Isfahan-Dehrin elemi bitmedi vallâhi usandım

Isfahan-Ne bakarsın a gönül hırs ile yârin gözüne

Isfahan-Sanma temin eyledin cânâ beni

Karcığar-Bağlandı siyah zülfüne divâne mi gönlüm

Karcığar-Bir hoş tekellüm eyler o âfet çıtır çıtır

Kürdilihicazkâr- senin ismini dil sızladı durdu

Kürdilihicazkâr-Aşkın bana her safhası bin hüzne bedeldi

Kürdilihicazkâr-Ateşi aşkın dile etti eser

Kürdilihicazkâr-Bağrı yanmış bir gârip âvâreyim

Kürdilihicazkâr-Bir tatlı seda çıkmaktadır bestelerinden

Kürdilihicazkâr-Cân esir-i ıztırâb olsun mu sen cânân iken

Kürdilihicazkâr-Dün gece ümmid-i vuslatla melek

Kürdilihicazkâr-Duydum ki takılmış o ipek saçlara tüller

Kürdilihicazkâr-Görmedim bir daha bir benzerini

Kürdilihicazkâr-Gözümde sevdiğim nûru emelsin

Kürdilihicazkâr-Gözünün misli yok âlemde senin

Kürdilihicazkâr-Güle konmuş bülbül gibi kalbim neş’eli

Kürdilihicazkâr-Gülmek yakışır hüsnüne söz söyler iken sen

Kürdilihicazkâr-Gün kavuştu ümid gülü soluyor

Kürdilihicazkâr-Hayâlin gitmiyor gözümden dildâr

Kürdilihicazkâr-Hayli demdir görmedim ben sevgili cânânımı

Kürdilihicazkâr-Her gece semâda ararım seni

Kürdilihicazkâr-Kahpe felek yaktı bu cismi teni

Kürdilihicazkâr-Kalbimde seni bir senedir gizli severdim

Kürdilihicazkâr-Kemendi zülfe bendetti beni bir nevcivan esmer

Kürdilihicazkâr-Koparan sinemi ağyar elidir

Kürdilihicazkâr-Kurulsun bezm-i işret sâkiye peymâneler dönsün

Kürdilihicazkâr-Mey âlihi sâkilik eder hem bizi gözler

Kürdilihicazkâr-Rûz-i hicrânı uzattıkça uzatmıştı felek

Kürdilihicazkâr-Seninle ey gül-i ahsen

Kürdilihicazkâr-Severim ben seni pek çok severim

Kürdilihicazkâr-Şivekârım taht-ı gâhın sinem olsun daima

Kürdilihicazkâr-Tâ haşre kadar taze kalır neşve-i busem

Kürdilihicazkâr-Yüzüm şen hatıram şen

Mâhur-Aşkıma hâil olur yoktur emin ol güzelim

Mâhur-Bazen o melek gelir fakat pek seyrek gelir

Mâhur-Sendedir hüsnü cihan zevk-i nihân

Mâhur-Seni gönlüm severken gel

Mâhur-Taliimden ben ederken istina

Mâhur-Tig-i gamzenle saçın bendinde sergerdanım

Mâhur-Vuslat dileyip vâdine ey sevgili kandım

Mâye-Dolsun dile nûrun aç nikâbın

Mâye-Söndürsün yâr elinden âşıkın peymâniye

Muhayyer-Ah felek aldın benim bir tanemi

Muhayyer-Benim ey dilberi sevda eserim

Muhayyer-Çünkü bülbülsün gönül bir gülistân lâzım sana

Muhayyer-Her derdimi bir gizli nigâhımla unuttum

Muhayyer-Hezâr mihen ü meşâkla yoruldu cismi nizârım

Muhayyer-Nevbahârın en güzel leylinde sendin dinleyen

Muhayyer-Şahane bakışlarla o çeşman-i lâtifin

Muhayyerkürdi-Bir gün unutur zannediyor aldanıyorsun

Muhayyerkürdi-Bakınız şu kuşa ne söyler öter

Müstear-Ne yaptın ki bana söyle

Müstear-Zevki dilberle gönül düşme gama

Nihavend-Aksın mı benim gözyaşım âvâre senin çün

Nihavend-Ana harb ilân oldu gâzilere gün doğdu

Nihavend-Baktım yüzünün hâline de âline kandım

Nihavend-Benim yârim şıktır şık

Nihavend-Bir gün seni öpmüştüm uyurken yatağında

Nihavend-Nazlı güzel bebeciğim

Nihavend-Nereden sevdim o zalim kadını

Nişabûrek-Lâl oldu tenim kalmadı valla mecâlim

Nişabûrek-Bir tesadüfle nasılsa sevdi gönlüm pek seni

Rast-Gün gelir de cânân beni ararsa

Rast-İzin ver lütf eyle darılma sakın

Rast-Müttefikler hepiniz bunu böyle biliniz

Rast-Senin aşkınla nalânım

Sabâ-Boylu poslu hoş kıyafetli

Sabâ-Çamlar altında uzattı dest-i nâzi bir peri

Sabâ-Güllerin gölgelerinde uyuyan bir çaya ben

Sabâ-İnsan müteselli oluyor yoksa ne müşkül

Sabâ-Pây-i mâlin olmak ümmidiyle dâmanın gibi

Sabâ-Yollarda kalan gözlerimin nûrunu yordum

Segâh-Bensiz ey gül gülşen-i alemde mey

Segâh-Dilde sevda sinede dağ-ı firak

Segâh-Ey bûse ne seyyâle eden kalbimi yaktın

Segâh-Hem bezmi sefâ yan yana kol kola gezerken

Segâh-Sun da içsin yâr elinden âşıkın peymâneyi

Sultaniyegâh-Al sazını sen sevdiceğim şen hevesimle

Sultaniyegâh-Gel güzelim biz gezelim

Sultaniyegâh-Gel şu tayyare ile hâki kaderden kaçalım

Sultaniyegâh-Gözlerinin hazin bakışı vardır

Sûzidil-Bir sevap et bu gece

Sûzidil-Birden bire neşen niye böyle yine kaçtı

Sûzidil-Camlarda dolaşarak yine hülyalara dalsak

Sûzidil-Gül olsam sızsam imbiklerinden

Sûzidil-Mustakinâ gül ey gül-i gülizâr-i letâfet

Sûzidil-Oya olsam o ipekten tülüne

Sûzdil-Seni böyle niçin sevdim

Suzinâk-Bıraktı beni âvâre düşkün

Suzinâk-Çeşm-i âlem görmedik bir nev cihansın sevdiğim

Suzinâk-Ey hüner ver dil rübâ

Suzinâk-Yine tenha elime girdi hele cânânım

Şedaraban-Bûyi zerrin tütiyor kâkülü zertârında

Şedaraban-Gönlüm yine bir goca-i nevrûza tutuştu

Şedaraban-Nazırın yok vücudu bedelsin

Şehnaz-Bir yaz gecesi Çamlıca’da yâr ile kaldım

Şehnaz-Ey gamlı dağların siyah gülleri

Şehnaz-Gönlüm seni sevdi diye

Şehnaz-Hüsnü ânın çok beğendim işvebâz

Şehnaz-Söyle niçin benden kaçtın

Şehnaz-Yeni baştan bir dilbere yandım ben

Tâhirbûselik-Geliyor benim edâlı yârim

Tâhirbûselik-Pek bozulmuş meh cemâlin gül tenin

Tâhirbûselik-Sonbaharın zevki hoştur

Uşşak-Ada’dan gitti senin bütün ezvâk-ı sâfa

Uşşak-Bahar erdi buyur gülzâre sen de

Uşşak-Bana doğru söyle ahu nigâhım

Uşşak-Bir görüşte aklım aldın

Uşşak-Cerh elinden kimse yok alemde

Uşşak-Dök dök yüzüme saçlarını gözyaşı bitsin

Uşşak-Ey kuş neden mahsun durursun öyle

Uşşak-Feryadımı gördükçe benim ey gül-i rana

Uşşak-Girdabı-ı aşka düştüm yok halâsa çare

Uşşak-Gözlerini bir gün görsem o gün kalbim şenlenir

Uşşak-Hayli demdir neye hırçınlığı

Uşşak-İçin dostlar cabadan hovardayım babadan

Uşşak-Safa senin tebessümün

Uşşak-Seni gidi çapkın seni

Uşşak-Ümidim bağına nurlar saçıldı

Uşşak-Vassili senin değil mi âh-û feryâdım benim

Uşşak-Yandım o senin gül gibi rûhsârına yandım

Yegâh-Ne olurdu mavili simin beden

Yegâh-Ne gülün rengini sevdim ne bülbülün sesini

Yegâh-Ser beste oldum zülf-ü nigâre

Yegâh-Yârin saçını çözdü elim

Zâvil-Güzelim gel gidelim âlemi âb eyleyelim

Zâvil-Kurban olam endamına yâr senin

Cemal Tollu kimdir?



Türk ressam Cemal Tollu 1899’da İstanbul’da doğdu. Resim sanatına ilgisi küçük yaşlarda başlayan Cemal Tollu, Sanayi-i Nefise’ye (Güzel Sanatlar Akademisi) kaydını yaptırdıysa da, işgal yılları nedeniyle buradaki öğrenimine ara vermek zorunda kaldı. İşgal kuvvetlerine görünmeden Ankara’ya geçti. Orada Mustafa Kemal Paşa’nın kurduğu Zahit Namzetleri Talimgahı’na katıldı. Süvari zabiti olarak eğitim gördü. Konya’daki süvari alayına gönderildi. 1926’da İstanbul’a döndü. Akademi’deki öğrenimini kaldığı yerden sürdürdü. İkinci yıl sonunda sınav vererek, önce Elazığ Öğretmen Okulu’nda, sonra Erzincan Askeri Lisesi’nde öğretmenlik yaptı. Sanat bilgisini geliştirmek amacıyla Münih’te Hans Hofmann’ın, Paris’te Andre Lhote, Fernand Leger ve Grommaire’in yanında çalıştı. Bir ara da Despiau’nun atölyesinde heykel eğitimi gördü.

Paris’ten dönüşünde Elazığ’da ilk sergisini açtı. İstanbul Galatasaray sergilerine konuk sanatçı olarak katıldı. Daha sonra Anadolu Medeniyetleri Müzesi olan Ankara Arkeoloji Müzesi’nde yönetici olarak görev aldı. Müzedeki Hitit yapıtları, sanatının yöresel heykelsi biçimlerin katkısını yönlendirmekte etkili oldu.

1933’te D Grubu’nun kurucuları arasına katıldı. Bu topluluğun sergilerine resim verdi. 1936’da Akademi’deki reform hareketleri sırasında resim bölümü şefliğine getirilen Leopold Levy’nin çağrısıyla İstanbul’a geldi. Yeni öğretim kadrosunun güçlü üyelerinden biri olarak onun yardımcılığını üstlendi. Akademi’den emekli oluncaya (1964) kadar kendi adını taşıyan atölyenin hocası oldu. Mitoloji dersleri okuttu, resim bölümü şefliği yaptı. 1938’de düzenlenen yurt gezilerine katılarak Antalya’ya gitti. 1940’ta 2. Devlet Sergisi’nde ikincilik, 1941’deki 3. Devlet Sergisi’ndeyse birincilik ödülü kazandı. 1946’da Paris ve Londra’da düzenlenen Çağdaş Türk Sanatı Sergilerine katıldı. 1947’de İstanbul’ da ikinci kişisel sergisini açtı. 1950 yıllarında Venedik ve Sao Paolo Bienaline, Bağdat ve Tunus’taki Uluslararası Sergilere resim verdi. 1957’de Akademi’de verdiği mitoloji derslerinin notlarını bir kitap halinde (Yunan Mitolojisi) yayımladı. 1960’ta 21. Devlet Sergisi’nde Hasat adlı kompozisyonuyla ikinci kez birincilik ödülü elde etti.

1967’de Şeker Ahmet Paşa monografisini yayımladı. Aynı yıl Akademi salonlarında bütün dönemlerini kapsayan geniş bir sergi düzenledi. Uzun süre Yeni Sabah gazetesi başta olmak üzere, değişik yayın organlarında sanat üstüne görüşlerini içeren yazılar yazan ve bu yazılarında özellikle sanat eğitiminin sorunları ve ilkeleri üstünde duran Cemal Tollu’nun anısına, ölümünden sonra Ankara ve İstanbul’da sergiler düzenlendi.

Sanat Anlayışı

D Grubu’nun yenilikçi estetiği içinde, Cemal Tollu’nun sanatını iki temel öğeye bağlayabiliriz. Bunlardan biri, 1930 yıllarının sonuna doğru devletin kültür siyasetine koşut bir görünüm kazanmış olan yöresellik, ikincisiyse kompozisyon ressamlığıdır. Müstakiller Grubu’ndan Ali Avni Çelebi ve Zeki Kocamemi’nin öncülüğünü yaptıkları kunt ve sağlam biçimcilik, Cemal Tollu’nun yapıtlarında kübist bir aşamada değer kazanmıştır. Ancak bu, Batı’da Cezanne‘ın belirttiği ilkeler doğrultusunda Picasso ve arkadaşları tarafından yüzyılın başlarında geliştirilmiş olan kübist estetiğin aktarılmasından kaynaklanmaz. Tollu’daki yapısal sağlamlığın kökeni, daha çok Anadolu Hitit sanatıyla ilgilidir. Onun resimlerini süsleyen yöresel figürler, taş üstüne oyulmuş Hitit tanrılarının duruşlarını akla getirir. Ankara’da Opera binasının girişindeki antik konulu duvar freski kadar Okuyan Köylü Kadınlar’ı, Muğla pazarındaki köylülerin yaşamlarını konu alan bir dizi çalışması, Hatay’da Portakal Bahçesi ve özellikle 1940 yıllarında yaptığı başka resimleri, Ankara Arkeoloji Müzesi’ndeki görevi sırasında bilinçaltına işlemiş olan arkaik çizgileri düşündürür.

Cemal Tollu, Leger, Lhote ve Grommaire resminin biçimci tasalarıyla, bu çizgiler arasında doğal bir benzerlik yakalamış ve Paris’te görmüş olduğu sanat eğitiminin ilkeleriyle yöresel Anadolu kültürü arasında zorlamasız bir özdeşlik kurmuştur. Gözü de gönlü de doğadaki görüntülerde ve gerçek yaşamın değişken sahnelerindeydi. “Sanatta değişmeyi istikametlerde değil, tekâmül merhalelerinde, bilgi ve tecrübeyle artan bir yaşatma gücünde” aradığını öne süren çağdaşları, yakın arkadaşları haklıydılar. Ahmet Hamdi Tanpınar Cemal Tollu’nun resmi için ilk akla gelen niteliğin “sıhhat” olduğunu öne sürüyordu. Gerçekten de Cemal Tollu’daki heykelsi formların temelinde biçimciliği yatay ve dikey çizgilerin uyumunda, hacimsel tasarımda gören bir anlayış, bütün yaşamı boyunca egemen olmuştur. Cemal Tollu, bu anlayışı sanatının geçirdiği evrimle bağlantılı olarak, herhangi bir kesilmeye meydan vermeden, inançla uygulamıştır.

Cemal Tollu eserlerinden örnekler


Boğazda Tekne




Çoban ve Kadınlar, 135 x 185 cm, 1965



Adem Yavuz kimdir?


Füreya Koral kimdir?




“Sanatı müzelere hapsetmek yok!” diye yola çıkan, seramiği üretmekle kalmayıp yaşam biçimi haline getiren, Türkiye’nin ilk seramik sanatçısı Füreya Koral’ın hayat hikayesidir…

Ölüm yıl dönümü anısına, sevgili Füreya Koral'ın biyografisini bir kez daha okuyalım...

*

Seramik alanında bir eserin kime ait olduğunu, bir dizide hangi oyuncunun oynadığını söylediğiniz kadar kolay söyleyebilir misiniz? Tabii seramikle ilgileniyorsanız başka.

Bugün, bir Cumhuriyet kadını olarak kalbinin ve becerilerinin izinden giden Füreya Koral’ın doğum günü. Toplum yararına bir şeyler yapma isteğinin cevabını bulması yıllar sürmüş ve ölümcül bir hastalıktan geçmeye mal olmuş. Sonunda da adını sadece ülkesine değil, tüm dünyaya duyurmuş. Tıpkı Atatürk’ün ondan beklediği gibi çok çalışmış ve memleketine faydalı olmuş.

Onu okudukça ve tanıdıkça daha da bağlanmak istiyor insan yeteneklerine. Füreya Koral, kaybettiği çocuklarının acısını dindirmenin yolunu buldu belki de. Belki daha çok annenin çocuğuna yardımcı olmanın bir yolunu buldu; ona sanatını öğretti.

İyi ki doğdun ve kendi ruhunun izini sürdün Füreya Koral…

Dilerim doğru yoldan sapmadan biz de bunu başarırız…



(Şakir Paşa Konağı)

Çocukluğu

Füreya, 12 Haziran 1910, Büyükada bulunan Şakir Paşa Konağı’nda, Hakiye Hanım ve Emin Bey’in biricik kızı olarak dünyaya geldi. Hakiye Hanım, bir Osmanlı Paşası, Şakir Paşa’nın kızıydı. Emin Bey ise, Kurtuluş Savaşı’na katılacak olan, Atatürk’ün silah arkadaşlarından Emin Koral Paşa idi.

Füreya, soylu bir ailenin kızı olarak dünyaya gelmişti. Bir konakta, hiçbir maddi sıkıntı çekmeden süreceği biri hayata açmıştı gözlerini; şanslıydı. Ne isterse istesin, ulaşabileceği mesafedeydi…

Şakir Paşa Konağı’nın küçük çocuğuydu Füreya. Bu konak, ailedeki her canı sanki kendisi doğurmuşçasına sahipleniyordu her bireyini Füreya’ya göre; yıllar sonra bu durumu böyle değerlendirecekti. O dönem bazı Osmanlı aileleri, sarayın baskısından kurtulmak için Büyükada’ya yerleşiyordu. Füreya’nın ailesi de adaya böyle yerleşmişti. Yakın akrabalar bir arada, bu yeşillikler içindeki konakta koşturarak büyüdü Füreya…



(Soldan sağa: Aliye Berger, Fahrelnissa Zeid, Robert Trainer, Şirin Devrim, Hakkiye Koral ve Füreya)

Üç katlı, görkemli bu konak, bir camii ve kilisenin ortasındaydı. Yani her iki kültürden de kazanımlar edinerek büyüdü Füreya. Bir gün seramiğe gönül verip kendini sanata adadığında bunu daha iyi anlayacaktı. Füreya, kendi deyimiyle, “Osmanlı laleleri, karanfilleri ve söğütlerinin, Kütahya yeşilinin, kiremit kırmızısının, hele de Akdeniz turkuazının tutsağı” idi. Tüm ailenin yaşam tarzı ve sanata bakışı, bu konaktaki yaşam ile şekillenmişti…

Boşuna değildi sanata düşkünlüğü; ailede o kadar çok sanatçı vardı ki. Üstelik ünlülerdi de. Büyükbabası, tarih yazarı ve ödüllü bir fotoğrafçı olmasının yanında aynı zamanda çini ve sermaikle de ilgiliydi. Seramiğe ilgisi belli ki ondan genlerine kodlanacaktı. Halikarnas Balıkçısı olarak tanıdığımız Cevat Şakir Kabaağaçlı da Füreya'nın dayısıydı. Gravür sanatçısı Aliye Berger, aktris Şirin Devrim, ressam Fahrünissa Zeid gibi birçok isimle aynı gendendi...


Eğitim hayatı

Özel dil dersleri, sanat dersleri derken, Füreya bir küçük hanımefendi olmuş; gönlünü sanata kaptıran bir hanımefendiye dönüşmeye hazırlanıyordu.

Bir kaza sonunda Şakir Paşa’yı kaybettiler. Tam bu sırada I. Dünya Savaşı da patlak vermişti. Tüm ülkenin huzursuzluğu, elbette konakta da hakimdi. Şakir Paşa’nın ailesi, böyle bir dönemden sanatla geçti. Sanatla yeniden doğdular.

Bir porselen bebek edasında pamuklara sarmalanıp büyütülen Füreya, birçok konuda özel öğretmenlerden dersler almaya başlamıştı. Eğitim, bu aile için her şeyden önemliydi. 1927’de, ailesinin gözbebeği güzel bir genç kız olarak Notre Dame de Sion Kız Lisesi’nden mezun oldu.

Hemen ardından ailecek kararı İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde karar kıldılar. Bu dönemdeki en büyük tutkusu da keman çalmaktı. Hemen keman dersleri başladı. Özel dersini daha sonra teyzesi Aliye Hanım ile evlenecek olan Macar Prof. Charles Berger’den alıyordu. İyiden iyiye keman çalmaya başlamıştı Füreya. Bu güzel eller kemana yatkındı; ancak şimdilik. Bu eller bir gün seramiklere adeta can vereceğinden habersiz, bugün keman çalıyordu. Bir dönem müzik eleştirileri ve çevirileri yaptı.

Prof. Berger, Füreya’ya sanatta mükemmeliyeti, ödün vermemeyi öğretmişti. Dürüst olmak, namuslu kalmak sanat için önemliydi.


Atatürk’ün anı defterine yazdıkları

İlk gençlik zamanları, Cumhuriyet’in ilk yıllarında geçiyordu. Atatürk ve Latife Hanım’ın evine yaptıkları ziyaret sırasında Füreya, gencecik bir kızdı. Onlara kemanıyla konçerto çaldı. Sadece elleri değil, heyecandan tüm bedeni titriyordu. Tek solukta çaldığı konçertonun ardından anı defterini Atatürk’e uzatarak ondan bir şeyler yazmasını rica etti.

Şöyle yazmıştı Atatürk, Füreya’nın anı defterine: “Füreya hanım görüyorum ki, siz çok çalışkan bir insansınız. Millet sizden çok şey bekliyor. Siz çalışmalı ve bir şeyler vermelisiniz memlekete” (M. Kemal Atatürk)

Füreya, defterinde yazılı bu övgü dolu sözlerden sonra tüm ömrü boyunca ne yapması gerektiğini aramaya başladığı, o ilk lezzetli anı yaşıyordu. Atatürk, onu beğenmekle kalmamış; ona güvenmişti de…



Genç ve zor zamanlar

“Ama mantık ne zaman sevginin eseri olmamış ki?” diye soruyordu Füreya romanında Ayşe Kulin…

Böylesine görkemli başlıyor diye böyle gitmeyecekti ya! Hem parıltılar sonsuza dek sürerse de insan mutlu olamazdı. Acıyı tatmadan, mutlu anların kıymeti bilinmezdi elbet. Füreya’nın da acıları oldu; boyunu aşan, büyük acıları…

İlk evliliğini bir çiftlik ağasıyla yaptığında henüz gencecikti. Bu evlilik 2 yıl sürdü. Füreya, bu 2 yılda, 2 kez bebeğini kaybetti. Tarifsiz acılar yaşıyordu…

Biten evliliğinin üzerine baba evine dönen Füreya, dipsiz bir kuyuya düştüğünü hissediyordu. Evlilik denen karar onu bir kuyuya itmiş ve hayatında kocaman acı dolu bir boşluk bırakmıştı.

Ama bu boşlukta daha fazla debelenemezdi. O, bir Cumhuriyet kadınıydı. Sanatla ilgiliydi, birkaç dil biliyordu; işe yarayacağı çok şey yapabilirdi. Ama bir yandan da yerini dolduramadığı bir boşluk vardı içinde; içini yakıp kavurmadığı tek bir saniye bile yoktu: Evlat acısı!

Bir şeyler yapmalıyım diye düşünürken, evlat acısı kısmını yeğeni Sara ile dindirmeyi denedi. Sara, ona çok iyi gelmişti. Sanattan arta kalan tüm zamanlarını ona adadı. Onu daha sonra resmen nüfusuna da geçirecekti. Hatta onun çocukları Sera ve Mehmet’e de zamanı geldiğinde gözü gibi bakacak; anne olamayışının kanayan yarasını böyle hafifletecekti…



Büyük acıların üstüne ikinci evlilik

Füreya, ikinci evliliğini, 1935’teMilletvekili Kılıç Ali ile yaptı. Kılıç Ali, Atatürk’ün en yakın arkadaşlarından biriydi.

Bu evlilik ile Füreya, Atatürk’e daha yakın olmaya başlamıştı. 3 sene sonra onu kaybedene kadar hep bir arada olmaya devam ettiler. Sonra da İstanbul’a taşınacaklardı. Bir yandan da anı defterine yazdığı cümleleri düşünüyordu. Sorumluluklarının bilincindeydi. Ancak henüz doğru adımın ne olduğunu kestiremiyordu. Daha zamanı vardı demek…

Bu arada bu evlilik ona iyi gelmişti. Bir sonu vardı; ama onun da zamanı vardı. Füreya, eşinin oğlu Altemur’a iyi bir anne olmuştu. Özellikle kültürlü ve sanatkâr ruhlu bir çocuk olması için çabalıyordu…



Hayatının amacına veremle kavuştu

Bazen kötü olaylar, bize iyi olanı sunmak ve onun değerini bilmemizin istenildiğini göstermek için başımıza gelir.

Füreya’nın hayatında iyiye vesile olacak o olay ise bir hastalıktı. Füreya verem olduğunu öğrendiğinde 37 yaşındaydı ve eşi, onu çoktan tedavisi için İsviçre’ye göndermişti. Burada 2 sene kaldı ve kesinlikle kolay zamanlar değildi.

Hayatta ne yapmak istediğini hala bulamamış olmanın ıstırabını yaşarken, şimdi de hastanedeydi ve ona göre bu hiç adil değildi. Bir gün Aliye Teyzesi ona oyalanması için plastik hamurlar getirdi. Burada o kadar sıkılıyor ve sıkıldıkça düşünüp o kadar kısır döngüye giriyordu ki, bu plastik hamurları reddedemedi. Hamura ilk dokunduğunda, hayatını başarı ateşine verecek o, ilk kıvılcımdan habersizdi.

Çok geçmeden içinde onu dürtüp duran, uyanmak isteyen tutkunun ne olduğunu bulmuştu. Füreya hemen resim, yontu, seramik dersleri almaya başladı. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar öğrenmek, bilgiyle dolup taşmak istiyordu. Derslerden sonra seramik üzerine kitaplar aldırttı. Artık onu mutlu eden şeyin farkındaydı ve bu mutluluğu herkesle paylaşmalıydı…

Peşini bir ömür bırakmayacaktı. Bu sanatoryum ona sadece sağlığını değil, hayatının mesleğini de kazandırdı. Türk seramikçiliği de Füreya’ya kavuşuyordu…



Füreya Paris’te

Artık sağlıklıydı ve seramikle ilgili bilgilere açtı; eserler de vermek istiyordu. Ancak bir pürüz vardı: o zamanlar ülkede seramik sanat olarak değerlendirilmiyordu. Füreya da seramiğe değer verilen bir yere gitmeliydi; Paris’e…

Ünlü seramik sanatçılarından Fransız Serre sayesinde Paris’te bir atölye bulmuştu. Burada çamurlu elleriyle kendini ne çok seviyordu. Füreya istiyordu ki, onun yaptığı çini tabakta en fakir ev yemek yesin. Çiniden bir evin ihtiyacı olan her şeyi yapsın. Zengin, fakir her insan, dünyanın neresinde olursa olsun, onun ürettiği ürünleri kullansın. O sanatını bir müzeye hapsetmek değil, insanların hayatlarında yaşatmak istiyordu…

Aşkla yürüttüğü bu yoğun çalışma elbet ona başarı olarak döndü. Bakış açısı mükemmeldi. Doğu Batı kültürünü sentezlemede mükemmeldi. Belki kendisinin bu durumu keşfetmesi yıllarını almıştı; ama Füreya, seramik sanatı için dünyaya gelmişti. 1951’de, Paris’te, ilk kişisel üç boyutlu resim sergisini açtığında eleştirmenler, aynen böyle düşünüyordu.

Aynı yıl İstanbul’a döndü ve ilk sanat galerisi Maya Sanat Galerisi’nde ikinci kişisel sergisini açtı. Bu Türkiye’nin gördüğü ilk seramik sergisiydi ve bunu başaran bir kadındı. Sanatla harmanlanmış, sanata karışmış bir kadın…

Bu sergileri devam ettirdi ve Füreya, Türkiye ve yurt dışında toplamda 32 sergi açtı. Yaşadığı dönem için mükemmel bir rakamdı…



Türkiye’deki ilk seramik atölyesi

Her şey çok hızlı ilerliyordu. yıllarca yapmak için düşündüğü şeyi bulmuştu ve hızını alamıyordu. 1951 yılına ne çok şey sığdırdı. Evinde, iki küçük bölmeden oluşan Türkiye’nin ilk seramik atölyesini kurdu. Durmadan üretiyor ve öğretiyordu. Alev Ebüzziva, Bingül Başarır gibi özel isimleri, bu atölyede yetiştirdi.

Bu sırada hastalığı tekrar nüksetti ve riski çok yüksek bir ameliyata girdi. Tüm o büyük risklere rağmen hayattan bir şans daha kazanmıştı ve bu sefer daha çok üretmeliydi. Daha rahat nefes alıyordu ve aldığı her güzel nefesin de hakkını vermek istiyordu.

Seramiğe daha fazla sarılmalıydı; buna yürekten inanıyordu. Artık sadece seramik için yaşıyor gibiydi. Öyle ki, yatağını bile seramik fırının yanına taşımıştı…



Başka iklimlerde seramik sanatı

Kimisi dünyayı bisikletle gezeceğini hayal eder; kimisi bunu gerçekten yapar. Füreya’nın hayalinde bisiklet gibi seni bir yerden başka yere fiziksel olarak götürme yetisi olan bir araç yoktu belki; ama o, seramiğe kattığı ruhla her yerde hissediyordu.

İlk kazanımlarından sonra seramiği başka iklimlere taşımaya başladı. Ahmet Hamdi Tanpınar böyle tanımlamıştı Füreya’nın seramik aşkını; başka iklimlere taşımak…

Füreya, ilk çalışmalarında Mevlevi dervişlere, seyyahlara uzanmıştı. Daha sonra Hitit motifleri işlemeye koyuldu. Sınır tanımıyordu. Kim olduğunu ve ne istediğini biliyordu artık ve bunun için çok çalışmalıydı. Kazandığı bir burs ile Güney Amerika’ya gitti. Burada Aztek ve Maya kültürünü inceleme fırsatı da buldu. Döner dönmez eserlerinde bu incelemelerin de sonucu doğacaktı.


Tutkulu seramik çalışmalardan sonra

Her güzel şey, başka bir şeyi insanın hayatından götürmek zorunda mıydı? Çok sevdiğimiz doğrularımız, yanında bir başka doğruyu da barındıramaz mıydı?

Füreya’nın eşi, Atatürk’ün ölümünden sonra içine kapandı. Tam bu sırada Füreya da seramiğe olan yatkınlığını ve onu ne çok seveceğini keşfetmişti. Bu keşif zamanla bağlılığı ve eşinin rahatsızlık duyacağı çevreyi de getirmişti.

Bir gün eşi, Füreya’ya sordu: “Ben mi seramik mi?”

Nedense Kılıç Ali’nin, akşam yemeğinde lokmasını ağzına götürürken vazgeçip, çatalını tabağına bırakıp sessizliğini bozduğunu ve bu soruyu sorduğunu hayal ettim… Cevabı ise yıllardır kimliğini arayıp bulan karısı Füreya’dan kararlı bir şekilde geldi: “Seramik!”

Ayrıldılar. Füreya, artık tek aşkı, sanatıyla tutku dolu bir beraberlik yaşayacaktı…


Eserleri ve ödülleri

Füraye için seramik kendini ifade etmek demekti. Siz baktığınızda sıradan bir süs eşyası ya da görkemli bir sanat eseri görebilirdiniz; ama onun dünyasındaki karşılığı her şeye bedeldi.

Zamanla etrafımızda gördüğümüz birçok yapıda da onun izleri oluşmaya başladı. Örneğin, İstanbul Marmara Oteli’nin lobisindeki duvar panosunu 1960’ta yapmıştı. Ankara Ulus Çarşısı’ndaki duvar panolarını 1962’de, İstanbul Divan Otel’deki duvar panosunu ise, 1969’da…

Bunlar sadece yüzlerce binlerce eseri arasında birkaç örnekti. Bir de sanatı için Türkiye’de ve yurt dışında aldığı ödüller vardı. Fransa’da düzenlenen Cannes Uluslararası Sergisi’nde Gümüş Madalya; Çek Cumhuriyeti’nde düzenlenen Prag Uluslararası Sergisi’nde Altın Madalya; İstanbul Uluslararası Seramik Sergisi’nde Gümüş Madalya aldı. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı Ödülü, Wahington Smitjsonian Enstitüsü Ödülü gibi birçok ödüle layık görüldü…



Füreya Koral öldü

“Türk sanatının bütün bir köşesini dolduran büyük ve feyizli bir mevsime benzer. Yeri belki de hiç doldurulmayacak kadar özel bir mevsimdir Füreya” diyordu Ahmet Hamdi Tanpınar.

Son eserinde, insanlığın yalnız kalmışlığını ve dejenere olmuş halini, içi boş, gözlerinde ve vücudunda açılmış derin boşluklarla anlatıyordu Füreya. 85 yaşındaydı.

Yaşlanmıştı; ancak gururlu bir yaşlıydı. Biliyordu ki, yetiştirdiği her bir Füreya, yeryüzünde yaşamaya devam edecekti. Kuşkusuz bunun rahatlığıyla, Füreya Koral, 1997’nin bir yaz gününde, (26 Ağustos), hayata gözlerini kapadı. Muhtemelen üzüldüğü tek şey bir daha seramik yapamayacak oluşuydu. Ama eminim, seramik de en az onun kadar üzgündü. Böylesine tutku duyduğunuz şey cansız bir nesneyse bile, insan buna inanmak istiyor.

Füreya, şu anda, Şakir Paşa’nın Büyükada’da yaptırdığı Müslüman Mezarlığı’ndaki aile kabristanında, umarım huzurla uyuyor. Tutkularının peşinden koşmak uğruna yalnızlığı göze aldı diye düşünürken çoğalarak büyüyen, yücelen, bir sanatsever Füreya Koral geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Yazı: Damla Karakuş


Muzaffer İzgü kimdir?




1933 Adana doğumlu olan sanatçı, Türkiye’nin en çok okunan gülmece, genç ve çocuk kitapları yazarlarındandır. Diyarbakır Öğretmenokulu’nda okudu, burayı bitirdikten sonra çeşitli yerlerde öğretmenlik yaptı. 1978 yılında emekli oldu. İlk yazılarını 1959 yılında Aydın’da yayımlanan Hüraydın Gazetesi’nde yayımladı. Küçük öykü ve röportajlar derleyen İzgü, 1964 yılından itibaren yazarlığını Demokrat İzmir Gazetesi’nde sürdürdü. Bu gazetedeki köşesinde her hafta bir öykü yayımladığı gibi gülmece dergisi Akbaba’da da öykülerini yayımladı. İstanbul’da çıkan Milliyet ve Akşam gazetelerinde röportajları yayınlandı. Zamanla tiyatro oyunu yazmaya yönelen İzgü, özel tiyatrolarda oynanan, radyolarda yayınlanan oyun ve skeçleriyle ün yaptı. Yazdığı ilk oyun, Nejat Uygur için yazdığı İnsaniyettin’dir. Zıkkımın Köküile Ekmek Parası adlı eserlerinde kendi yaşam öyküsünü ortaya koydu. Zıkkımın Kökü, 1992’de filme aktarıldı. Sanatçı 26 Ağustos 2017'de aramızdan ayrıldı.

Edebi Kişiliği:

  • Mizah yazarlarındandır. Çeşitli ödüller aldı.

  • Hikâye ve romanlarında köy-kasabalardan şehre göçün doğurduğu sıkıntıları mizahi bir tarzda yazdı.

  • Mizahi öğelerden yararlanarak toplumun aksayan yönlerini anlatmıştır.

  • Taşlama ve yergi arası öyküler yazmıştır.

  • Kişileri halkın konuştuğu gibi konuşturmuştur.

  • Önemli romanlarından biri olan Zıkkımın Kökü, 1992’de filme aktarılmıştır.

Eserleri:

  • Roman: Gecekondu, İlyas Efendi, Kasabanın Yarısı, Halo Dayı ve İki Öküz, Üç Halka Yirmi Beş, İt Adası, Dilber, Matador Mahmut, İçimde Çiçekler Açınca, Anadolar, Zıkkımın Kökü

  • Öykü: Bando Takımı, Donumdaki Para, Deliye Her Gün Bayram, Sen Kim Hovardalık Kim, Her Eve Bir Karakol, Dayak Birincisi, Devlet Babanın Tonton Çocuğu, Lüplük Makinesi, Çanak Çömlek Patladı, Azrail Nasıl Rüşvet Yedi, Orta Direği Yıkan Ayı, Devletin Malı Deniz

  • Çocuk Kitabı: Ekmek Parası, Bülbül Düdük, Çizmeli Osman, Pazar Kuşları, Uçtu Uçtu Ali Uçtu, Güldüren Uçurtma

45 görüntüleme0 yorum