• HaberciGazete

Cahit Sıtkı, Halikarnas Balıkçısı, Kamran Yüce, Nilgün Marmara, Selim Turan, Mahmut Tali



Bugün 13 Ekim. Cahit Sıtkı Tarancı, Halikarnas Balıkçısı, Kamran Yüce, Nilgün Marmara, Selim Turan ve Mahmut Tali Öngören'in ölüm yıldönümleri.

BRT Yayın Grubu olarak bu değerlerimizi saygıyla, sevgiyle anıyoruz.

Cahit Sıtkı Tarancı kimdir?



(4 Ekim 1910, Diyarbakır – 13 Ekim 1956, Viyana), Türk şair, yazar. 4 Ekim 1910’da Diyarbakır’da dünyaya geldi. Babası, Diyarbakır’da ticaret ve ziraatle uğraşan köklü Pirinçcizadeler ailesinden Bekir Sıtkı Bey; annesi, babasının amca kızı Arife Hanım’dır. Ailesi, ona “Hüseyin Cahit” ismini verdi. Akrabaları “Pirinçcioğlu” soyadını aldığı halde Soyadı Kanunu çıktığı yıl pirinç ekiminden çok zarara uğrayan babası Bekir Sıtkı Bey, bu duruma kızarak “çiftçi” anlamına gelen “Tarancı” soyadını almıştır. Diyarbakır’da başladığı ilk eğitimin ardından aile geleneğinden ötürü orta öğrenim için Kadıköy Fransız Saint Joseph Lisesi’ne gönderildi. Lise öğrenimi için 1931 yılında Galatasaray Lisesi’ne geçti. Fransızcayı çok iyi öğrenerek Baudelaire, Rimbaud, Mallarme’yi özümsedi. Şiir yazmaya lise yıllarında başladı. İlk şiirleri Galatasaray Lisesi’nin “Akademi” isimli dergisinde ve Servet-i Fünun dergisinde yayımlandı. Ömür boyu yakın dost olacak Ziya Osman ile 1928-1929 yılında okulda tanıştı. 1931’de girdiği Mülkiye Mektebi’nden ikinci senenin sonunda atılınca Yüksek Ticaret Okulu’na girdi ancak memuriyet sınavını kazanıp Sümerbank’ta çalışmaya başladıktan sonra bu okuldan da ayrılmak zorunda kaldı. “Ömrümde Sükût” adlı ilk şiir kitabı henüz Mülkiye Mektebi’nde iken yayımlandı. Kendisini kamuoyuna tanıtan isim ise Cumhuriyet’deki üç yazısıyla Peyami Safa’ydı (1932). Karabük’e atanması üzerine Sümerbank’ta başladığı memuriyetten ayrıldı; çalışma hayatını öykülerini yayımlamakta olduğu Cumhuriyet gazetesinde sürdürdü. Cumhuriyet gazetesi sahipleri Nadir Nadi ile Doğan Nadi’nin desteği ile [Üniversite yüksek öğrenimini] tamamlamak üzere Paris’e gitti. 1938-1940 yılları arasında Sciences Politiques’e devam etti. Paris’teyken Paris Radyosu’nda Türkçe yayınlar spikerliği yaptı; bir yandan da gazeteye öyküler göndermeye devam etti. Paris’teki öğrenciliği sırasında Oktay Rıfat ile tanıştı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman uçakları 1940 yılında Paris’i bombalamaya başlayınca öğrenimini tamamlayamadı; bisiklet ile kaçarak Lyon ve Cenevre yoluyla Türkiye’ye geri döndü.[5] Askerliğini 1941-1943 yıllarında Ege’nin küçük kentlerinde yaptı. Ünlü “Haydi Abbas” şiiri, askerlik döneminin bir ürünüdür. Cahit Sıtkı Müze Evinin avlusu O yıllarda ailesi artık İstanbul’a yerleşmişti; bir süre babasının Eminönü’deki ticarethanesinde çalıştı ancak içki sorunları yüzünden babası ile arası açılınca Ankara’ya gitti. Sırasıyla Anadolu Ajansı’nda, Toprak Mahsulleri Ofisi’nde ve Çalışma Bakanlığı’nda tercüman olarak çalıştı. “Otuz Beş Yaş” şiiri ile 1946’da CHP Şiir Ödülü’nde birincilik aldı ve yurt çapında tanınan bir şair oldu. Çalışma Bakanlığı’ndaki görevi sırasında tanıştığı Cavidan Tınaz ile 4 Temmuz 1951’de evlendi. Evlendikten sonra yazdığı şiirlerini “Düşten Güzel” adlı kitapta topladı. 1953 yılında geçirdiği bir krizden sonra felç oldu. Yatağa bağlı ve yarı bilinçli durumda olan şair; İstanbul ve Ankara’da çeşitli hastanelerde tedavi gördü; bir yıl kadar Diyarbakır’daki baba-evinde bakıldı. 1956 yılında tedavi ettirilmek üzere devlet tarafından Avrupa’ya götürüldü; zatülcenp hastalığına yakalanarak 13 Ekim 1956’da Viyana’da vefat etti.Cenazesi Ankara’da Cebeci Asri Mezarlığı’na defnedildi. Arkadaşı Ziya Osman’a yazdığı mektuplar 1957’de “Ziya’ya Mektuplar” adıyla yayımlandı. Kitaplarına almadığı şiirlerle şiir çevirileri ve kendisi için yazılanlar “Sonrası” adlı kitapta toplanarak 1957’de yayımlandı. Aile bireylerine ve özellikle kız kardeşi Nihal’e (Nihal Erkmenoğlu) yazdığı mektupların bir kısmı Prof. Dr. İnci Enginün’ün derlemesiyle “Evime ve Nihal’e Mektuplar” başlığıyla 1989 yılında Türk Dil Kurumu tarafından yayımlandı. (2016 yılında da Can Yayınları tarafından.) Ailesinin Diyarbakır’daki evi 1973 yılında “Cahit Sıtkı Müze Evi” olarak ziyarete açıldı. Öyküleri, “Cahit Sıtkı Tarancı Hikâyeciliği ve Hikâyeleri” adıyla Selahattin Önerli tarafından 1976’da kitaplaştı. Şairi anlatan kapsamlı bir araştırma, Prof. Dr. Ramazan Korkmaz tarafından 2002 yılında İkaros’un Yeni Yüzü – Cahit Sıtkı” adıyla yayımlanmıştır. Şiir yazmaya lise yıllarında başlayan Cahit Sıtkı’nın Fransız okullarında okumuş olmasının etkisiyle ilk şiirlerinde Fransız şairlerin üsluplarıyla benzerlikler görüldü… Kimileri ‘Muhit’ ve ‘Servet-i Fünun/Uyanış’ dergilerinde yayımlanan ilk şiirlerini 1933 yılında yayımlanan “Ömrümde Sükut” adlı kitapta topladı. Otuz Beş Yaş şiirinin, 1946’da, Cumhuriyet Halk Partisi’nin düzenlediği, yarışmada birincilik kazanmasıyla ününü pekiştirdi ve Cumhuriyet Dönemi’nin önemli şairleri arasına girdi. Sanat için sanat ilkesine bağlı kaldı. Ona göre şiir, kelimelerle güzel şekiller kurma sanatıdır. Vezin ve kafiyeden kopmamış; ama ölçülü veya serbest, her türlü şiirin güzel olabileceği inancını taşımıştır. Açık ve sade bir üslubu vardır. Çoğu gerçeğe bağlı olan mecazları, derin, karışık ve şaşırtıcı değildir. Uzak çağrışımlara ve hayal oyunlarına pek itibar etmemiştir. Zaman zaman bazı imaj ve sembollere başvurmuştur. Şiir kitapları Ömrümde Sükut (1933) Otuz Beş Yaş (1946) Düşten Güzel (1953) Sonrası (1957) Mektupları Ziya’ya Mektuplar (Ölümünden sonra 1957. Ziya Osman Saba’ya mektupları) “Evime ve Nihal’e Mektuplar” (Ölümünden sonra 1989 ve 2016. Ailesine ve özellikle kız kardeşi Nihal’e yazdığı mektupları) Öykü kitapları Gün Eksilmesin Penceremden (Ölümünden sonra derlendi)

Halikarnas Balıkçısı kimdir?



Asıl adı Cevat Şakir Kabaağaçlı olan Balıkçı 17 Nisan 1890'da doğdu. İlköğrenimini Büyükada Mahalle Mektebi'nde, ortaöğrenimini Robert Koleji'nde yaptı (1904). Oxford Üniversitesi'nde dört yıl Yakın Çağlar Tarihi okudu, üniversiteyi orada bitirdi. İstanbul'a dönünce Resimli Ay, İnci vb. dergilerde yazılar yazdı, kapak resimleri ve süslemeler yaptı, karikatürler çizdi (1910-1925). Cumhuriyetten sonra asker kaçaklarıyla ilgili bir yazısı yüzünden üç yıl kalebentlikle Bodrum'a sürüldü. Cezasının son yarısını İstanbul'da çektikten sonra yeniden döndüğü Bodrum'da kaldı; Anadolu ve Akdeniz kültürünün tanınması için çalıştı, kapsamlı araştırmalar yaptı. Araştırma sonuçlarını denemeleriyle dünya okuruna sundu. Serveti Fünun, Cumhuriyet ve daha sonra Demokrat İzmir gibi dergi ve gazetelerde yazdığı yazı, hikâye ve romanlarla uluslararası bir üne ulaştı. Hedefi Yunan uygarlığının kökeninin Anadolu uygarlığı olduğu düşüncesini yaygınlaştırmaktı. Bodrum’un uluslararası düzeyde tanınmasını sağladı. Neredeyse Bodrum’la özdeşleşti; bu nedenle, Bodrum’un eski adı Halikarnassos’tan kaynaklı, “Halikarnas Balıkçısı” adıyla anıldı. 1947'de İzmir'e yerleşen Halikarnas Balıkçısı, 13 Ekim 1973'te bu kentte öldü. Çok sevdiği Bodrum'a gömüldü.

Kâmran Yüce kimdir?

Kâmran Yüce, 1926 yılında Elazığ'da dünyaya geldi. İstanbul Haydarpaşa Lisesini tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesindeki eğitimini yarıda bırakarak Karaca Tiyatrosu ve Kent Oyuncuları (25 yıl kadar) gibi özel tiyatrolarda oyuncu olarak çalıştı. İkinci Yeni çizgisinde yazdığı şiirleri Yeryüzü, Yeni Ufuklar, Yücel, Küçük Dergi, Yeditepe, Yeni Gazete, Dost gibi dergi ve gazetelerde yayımlandı.ESERLERİ:Gölge (1955), Soyunuk (1962), Güneş Yorgunu Atlar (1971).KAYNAK: TDE Ansiklopedisi (c. 8, 1976-98), Seyit Kemal Karaalioğlu / Resimli Türk Edebiyatçılar Sözlüğü (1982), Behçet Necatigil / Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü (18. bas. 1999), Şükran Kurdakul / Şairler ve Yazarlar Sözlüğü (gen. 6. bas. 1999), TBE Ansiklopedisi (2001), İhsan Işık / Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2. bas., 2009).

Nilgün Marmara kimdir?



Slyvia Plath’in yaşam yazgısını kendi alnına kazıyan, 29 yıllık hayatının ardında yazdıklarını bırakıp sessiz çığlığa gömülen kadın, Nilgün Marmara’nın hayat hikayesidir.

Yazmaya başladığımdan beri Boğaziçi’nin umutsuzlar merdivenine bir serçe edasında tünemiş ve günün hangi saatinde olduğu fark etmeksizin Slyvia Plath’i düşünen bir Nilgün Marmara var gözlerimin önünde. Orada duruyor öylece, kalemi kağıdı elinde, içinden geçen ne varsa yazıyor ve her bir kelimesini sır gibi saklayacağının muzipliğini dudak kıvrımına yerleştiriyor.

Ve karşıma çıkan tesadüf bir cümlesi içimi ürpertiyor: "Biliyorum, bir gün dayanamayacak küçük kalbim; arkamı dönüp inandığım ve güvendiğim her şeye veda edeceğim".

Doğum gününde onu anmak istedim; ama bu kez de benim kafamda Nilgün Marmara ile tarifsiz sorular var. Acaba gerçekten Slyvia Plath’i tanıdığı andan beri intiharı düşünüyor muydu ya da planladı mı? Bir anlık çığlıksız vazgeçişten ibaret miydi yoksa her şey? Gerçekten inanıp güvendiği her şeye veda etmenin bir yolunu bulmuş muydu? Taşlar yerine oturmuş muydu? Ne yazık ki bunların ardındaki gerçeği kimse bilemeyecekti.

Nilgün Marmara, yazdıklarından ibaretti bizim için. Bildiğim kadarı ve hafızamda canlanan haliyle iyi ki doğdun Nilgün Marmara…



Çocukluğu ve eğitim hayatı

Nilgün, 13 Şubat 1958’de İstanbul Moda’da, Balkan göçmeni Perihan Hanım ve Fikri Bey’in iki kızından biri olarak dünyaya geldi. Büyük kütüphanesi olan bir evde, Schubert ninnileri ile büyütüldü. Sanki doğduğu anda belliydi kısacık ömründe ne çok şey yaşayacağı, iç dünyasını dışa vurmak için çabalayacağı…

Kendini büyütmeye çalışan narin bir çocuktu. Önce elleri büyüdü, hayatı kavradı; sonra ayakları, sağlam adımlar atmak için ve en son gözleri ki, gördükten sonra birçok şeyi, bir yerlere konumlandıramadığı bedenini yükseklerden bırakabilsin diye…

Nilgün, ortaokul ve liseyi Kadıköy Maarif Koleji ve Anadolu Lisesi’nde bitirdi. Okulun ele avuca sığmaz, özğür ruhlu, özgün kızıydı. Dışarıdan baktığınızda onu sıradan bir öğrenci zannedebilirdiniz. Öylesine fütursuzca arşınlıyordu okul yolunu. Kimse fark etmiyordu ki, zaman ona göre ağır ilerliyor ve bu durum onu boğuyordu.

Neyse ki üniversite zamanı gelmişti. Tercihini Boğaziçi Üniversitesi Sanat ve Bilim Fakültesi Batı Dilleri ve Edebiyatları’ndan yana kullandı. İçine çöreklenmişi kırgınlıklardan kurtulmanın yolunu nihayet bitirme tezini hazırlarken bulacaktı…

Ama bir de ülkesiyle birlikte içinden geçeceği bir dönem vardı; 12 Eylül 1980 darbesi. Üniversitenin kırmızı salonundaki edebiyat, şiir tartışmaları sona ermiş; yerini gizli ev toplantılarına bırakmıştı. Bohem bir hayat tarzını yaşıyorlardı.

Bu dönemde şiir yazmaya başladı; ama yazdıklarını kimseye göstermedi.



(Slyvia Plath)

Slyvia Plath üzerine

Slyvia Plath, Nilgün’ün içinde tortu bırakmış her bir acı zerresinin karşılığıydı sanki. Hayatın üzerine incelemeler yaptığı Slyvia Plath’a içinden bir kez bile sormadı “Ölümden başka yol yok muydu?” diye… “Slyvia Plath’ın şairliğinin intiharı bağlamında analizi” konulu tezi, onu giderek içine çekiyordu.

Slyvia’nın hayatı, Slyvia’nın düşünceleri, onun sorgulamadan kabullendikleri; her şey Nilgün’de özel bir yer etmişti. Şiirlerinden çeviriler yaptı. Bir yandan da “yaşama karşı ölüm” temalı şiirler yazmaya başlamıştı; her bir kelimesi buram buram intihar kokuyordu. Bu koku, ziyadesiyle keskindi. Yazgısının Slyvia ile ortak olduğuna inanıyordu. Aralık 86’da yazdığı şiirine, “Ben babamın yuvarladığı çığın altında kaldım…” diye başlayacaktı mesela.

Yazdığı şiirleri, çeşitli dergilerde yayımlamaya başladı. Slyvia’nın bireyin yalnızlığı ve bunun yanında var oluşu üzerine olan görüşü, Nilgün’ü çok fazla etkisi altına almıştı. Bitirme tezini tamamladığında, artık Nilgün’ün hayatında hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı…



Nilgün Marmara evlendi

Nilgün, 1982’de, Endüstri Mühendisi Kağan Önal ile evlendi. Kızıltoprak’ta bir ev kurdular. Artık o güzel şiirlerini döken şairlerin uğrak yeri olmuştu evleri; Cemal Süreya, Ece Ayhan, Edip Cansever, Tomris Uyar, İlhan Berk, Küçük İskender, Cezmi Ersöz, Orhan Alkaya… Bütün edebiyatçılar, ev toplantılarında bir araya geliyor ve şiir konuşuyorlardı.

Pazar günlerinin ritüeline “but partisi”ni koydular. Fırında tavuk budu yaptıklarından partinin adını böyle seçmişlerdi. Nilgün, içinde tanımlayamadığı acıyı ve yalnızlığı bu toplantılarla bir nebze olsun unutuyordu.



Çılgın Zelda

Nilgün, bu günlerde şarkı söylemeye başladı. En az kelimelerle dansı kadar yetenekliydi. Cemal Süreya, Nilgün’e, caz gırtlağı sesi ve bunun yanında tavırlarından dolayı, “Çılgın Zelda” diyordu. Nilgün’ü Amerikalı yazar F. Scott Fitzgerald’ın ele avuca sığmayan karısı Zelda’ya benzetmişti.

Bundan sonra Cemal Süreya için, o, Zelda idi.


Zor zamanlar başlarken

Sonra bir süreliğine kocasının işi nedeniyle Libya’ya taşındılar. Ülkenin baskıcı yaklaşımı, Nilgün’ün hiç sebepsiz yer bile boğulan ruhunu daha da boğmaya başlamıştı. Hemen Türkiye’ye döndüler.

Ama çok geçti; Nilgün geri dönüşü olmadığını hissettiği o yola girmişti. Psikolojisi günden güne kötüleşti. Psikiyatr yollarını aşındırmaya başladı. Teşhisi manik depresyondu. Hepsinin de önerisi ortak oldu; okuma yazmaya ara vermeliydi. Aa, bir de ilaçlar vardı tabii. Şu neden içmesi gerektiğini bir sürü anlamlandıramadığı ilaçlar…

Asla katlanamazdı. Söz dinlemedi. Ne ilaçları kullandı, ne okumaktan, yazmaktan vazgeçti. Sadece daha da yalnızlaştı. Şimdi yeni arkadaşı alkoldü; ona sığındıkça, daha da yalnızlığa gömdü ruhunu. Teslimiyetine az kalmıştı…



Çığlıksız vazgeçiş

Ve bir gün, tarih 13 Ekim 1987’yi gösteriyordu. Kağan eve geldiğinde, ecza dolabında ne kadar ilaç vara hepsinin masanın üzerinde olduğunu gördü. İlaçlar yerlere de tane tane dökülmüştü ve takip ettiğinde lavabonun içinde de ilaçlar buldu.

Sonra yatak odasına yöneldi. Ev çok sessizdi; neredeyse içinden ölüm sessizliği diye geçirecekti ki; soluğunu tuttu. Odada hiç kullanmadıkları pencerenin arasına perdenin sıkışmış olduğunu fark etti. Bir hışımla perdeyi açtı ve aşağı baktı…

Son günlerde Nilgün, yazıyor ve yine yazdıklarını Kağan dahil kimselere göstermiyordu. Her zaman olduğu gibi konusu bireyin düşle gerçek arasında sıkışıp kalmış kırgınlıklarıydı. Tüm yaşayanlardan habersiz, yaşamı ve ölümü irdeliyordu…

Yıllardır bir gün bile aklından çıkarmadığı gibi, o gün de Slyvia Plath’i ve yazgılarının benzerliğini düşündü. Slyvia yaşamın ağırlığını, manik depresyonu ve nihayetinde kocasının bir başka kadınla olan ilişkisini kaldıramamış, çocuklarıyla kiraladığı evde, hayatına son vermişti. Çocuklarının baş ucuna bolca kurabiye ve süt bırakıp kapılarını sıkıca bantladı. İçeriye gidip hava gazı fırınının içine kafasını soktu…


Sürekli düşünmek fazlaydı ve sonunda düşünmekten vazgeçti Nilgün. 13 Ekim 1987’de, henüz 29 yaşındayken, kendini altıncı kattaki evlerinden aşağı bıraktı. Bir çığlık bile atmamıştı…

Ardından rüzgarın savurduğu perde, pencereye sıkıştı. Kağan fark edip aşağı baktığında, karısının hayattan vazgeçmiş bedeni ile karşılaştı.

Ruhu hayattan vazgeçeli çok olmuştu zaten diye düşünmüş müydü acaba?


Selim Turan kimdir?



Ressam ve heykeltıraş Selim Turan (1915-1994), “tez, antitez, sentez” kavramlarını yaşamı ve sanatıyla yan yana getirirken, Doğu-Batı kültürleri arasında ilk bakışta anlaşılamayacak denli ince, varla yok arasında köprüler kurmayı başarmıştı. Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi’nde açılan “Selim Turan. Tez-Antitez-Sentez” sergisi, sanatçının İstanbul Üniversitesi Koleksiyonu’nda yer alan çalışmalarından yola çıkarak, modern Türk sanatının 2. Dünya Savaşı’ndan sonra geçirdiği sürece farklı bir yorum getiriyor. 1947’den vefatına dek Paris’le İstanbul arasında yaşayan Selim Turan, her iki kentin kültür ortamından etkilendiği görsel deneylere imza atmıştı. Sergi bu görsel deneyleri ilk kez ortaya çıkardığı gibi, sanatçının daha önce görülmemiş birçok çalışmasını da deneysel bir yaklaşım açısıyla tartışmaya açmayı hedefliyor.

Kökleri Azerbaycan’a uzanan bir ailenin üyesi olan Selim Turan, Cumhuriyet devrimlerinin gündeme getirdiği “modernleşme” tezi doğrultusunda İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde eğitim almış ilk sanatçı kuşağına aitti. Sergi, Turan’ın hocaları Léopold Lévy, Feyhaman Duran, Nazmi Ziya ve Zeki Kocamemi’den edindiği görsel tecrübeyi, öğrenciliğinden itibaren nasıl bir “teze” dönüştürdüğünü ortaya koyan eserlerinden yola çıkıyor.

1947’de burslu olarak Paris’e giden sanatçının soyut çalışmaları, onun bu kentteki tecrübeleri sonucu girdiği diyalektik sürecin izlerini yansıtıyor. 1950’lerde Paris’in en önemli galerilerinde (Galerie Breteau, Galerie Crevan, Galerie Lucien Durand) ardı ardına kişisel sergiler açan, sergilere (Salon des Réalites-Nouvelles, Salon Comparison) davet edilip Hans Hartung’un asistanlığını yapan Selim Turan, çalışmalarını belli grup ve akımlardan uzakta, kendi çabalarıyla geliştirdi.

Sergi, bu çabalar sonucu gelişen “antitez” kavramının ortaya çıktığı ve sanatçının ustalık dönemine ait olan etkileyici siyah soyut resimleri İstanbullu sanatseverlere ilk kez sunacak. Bu bölümde ayrıca 1947-1960’ta Paris’te etkinlik gösteren önemli ressamlar Jean Bazaine, Henri Goetz, Léon Zack, Natalia Dumitresco ve Alexander Istrati’nin resimlerinin yanı sıra, o yıllarda İstanbul’dan Paris’e giden diğer sanatçıların resim ve heykelleri de sergileniyor. 2. Dünya Savaşı sonrasını Paris’te geçiren sanatçılardan Fahrelnissa Zeid, Nejad Devrim, Albert Bitran, Mübin Orhon, İlhan Koman, Hakkı Anlı’nın eserleri Öner Kocabeyoğlu ve Ceyda-Ünal Göğüş koleksiyonlarından derlendi.

Selim Turan’ın tecrübelerini, modern Türk sanatı içinde tekil kılan özelliklerinden biri de, sanatçının özellikle 1960’lardan sonra farklı deneylere girerek tamamını Fransa’da gerçekleştirdiği meydan düzenlemeleri, halka açık alanlarda yaptığı çalışmalar ve büyük boyutlu heykelleridir. Bu araştırmaları sanatçının “sentez” olarak yorumlanabilecek bir görselliği geliştirmesine olanak sağlamıştı. Türkiye’de ilk kez tarihsel bağlamı içinde sergilenecek olan hareketli (mobile) heykelleri, sanatçının Yörük, Bektaşi geleneklerinden nasıl esinlendiğini de gösteriyor. Selim Turan, “sentez” döneminde belli reçeteleri uygulamayı tercih etmeyerek, görsel devinimliliği, sanata önkoşulsuz olarak bakmanın gerekliliğini ortaya koyan bir stil geliştirmişti. Sergi bu stilin en çarpıcı örneklerini bir araya getiriyor.

Selim Turan’ın Sanat Hayatı Hakkında

1915’te İstanbul Cağaloğlu’nda Azeri-Kafkas asıllı Prof. Dr. Hüseyinzade Ali Turan (1864-1940) ile Çerkez Süvari Zabiti Şemsettin Bey’in kızı Edhiye Hanım’ın (1890-1947) oğlu olarak dünyaya gelen Selim Turan, çocukluğu ve ilk gençliğini Üsküdar Paşakapısı’nda geçirdi. İttihat ve Terakki Partisi merkez yöneticiliği yapan, Azerbaycan Türklerinin mücadelesinde yer alan ve Türk Ocakları’nda çalışan Hüseyinzade Ali Bey, dönemin milliyetçi şair ve yazarlarıyla da yakın ilişki içindeydi. Babasının Batı ve Doğu kültürlerinin özlerinin alınarak yorumlanmasına dayalı anlayışıyla yetişen Selim Turan, aynı zamanda onunla beraber desen yaptı, resim çizdi ve renk, form, kompozisyon denemeleri yaptı. Paşakapısı’nda oturan İsmail Hakkı Altunbezer, Hattat Kamil Efendi ve Necmettin Okyay gibi geleneksel sanatla ilgilenen ustalar da Turan’ın ilk gençlik yıllarında sanata yakın durmasını sağladı. Galatasaray Lisesi’nde okurken resme ilgisi daha da yoğunlaşan Turan, 1935’te İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne girdi.

Selim Turan’ın Akademi’ye girdiği dönem, aynı zamanda kurumda eğitim sisteminin değişmeye başladığı bir zamana denk geldi. Sanatçı, öğrenciliğinin ilk yıllarında 1914 Kuşağı’ndan Feyhaman Duran, Nazmi Ziya ve Zeki Kocamemi’nin atölyelerine devam etti. Ancak Milli Eğitim Bakanlığı’nın üniversite reformları çerçevesinde kurumun Resim Bölümü Şefliği’ne getirilen Léopold Lévy (1882-1966) hem Selim Turan’ın hem da çağdaşlarından Agop Arad, Nuri İyem, Tiraje Dikmen ve Naile Akıncı gibi isimlerinin özgür bir eğitim almasına vesile oldu. Modern Türk resminde kişiselleşme ve özgüvenin artması, Lévy’nin öğrencilerinin gündeme getirdiği bir olgu olarak sanat tarihinde önemli bir devinim noktasını gündeme getirdi. Bu hareketliliğin en görünür olduğu noktalardan biri, Selim Turan’ın 1941’de Nuri İyem, Haşmet Akal, Agop Arad, Avni Arbaş, Turgut Atalay, Abidin Dino, Fethi Karakaş, Kemal Sönmezler, Mümtaz Yener, Yusuf Karaçay ve İlhan Arakon’la beraber Beyoğlu Matbuat Müdürlüğü Lokali’nde açtığı “Liman” sergisi oldu. Bu sanatçılar, daha sonra Yeniler Grubu’na dönüşecek bir sanat hareketinin de çekirdeğini oluşturdu.

Akademi’den 1938’de mezun olan sanatçı, bu yıllarda kendini bulma ve araştırma dönemi olarak da nitelendirilebilecek bir süreç geçirdi. Üsküdar Sultantepe Ortaokulu, Kadıköy Sanat Enstitüsü, Moda Kız Sanat Okulu’nun aralarında bulunduğu okullarda resim öğretmeni olarak çalıştı. Sanatçı, bu dönemdeki resimlerini “realist” olarak tanımladıysa da konularını gerçekçi bir biçimde tuvallerinde yorumlamayı tercih etmedi. Bu yıllarda balıkçılar, okul çocukları, pazar yerleri gibi günlük yaşam konularını işleyen Turan’ın realist tavrı, temalarına yapısal bir açıdan bakmasıyla şekillendi ve fırçasındaki yorumla ortaya çıktı. Sanatçı 1941’de Cumhuriyet Halk Partisi’nin Yurt Gezileri projesi kapsamında Muğla’da çizdiği resimlerde de tütüncüler, süngerciler ve incir sandıklayanlar gibi çalışan figürlerini konulaştırdı. Turan, kendine özgü yorum arayışlarının başlangıcını oluşturan bu eserlerde Anadolu’ya yönelik “folklorik” bir bakışı yansıtmaktansa gördüklerine bir anlam katarak “figür” olgusuna eğildi.

Turan, 1944’te hayatı ve sanatı üzerinde büyük etkisi olan isimlerden seramik sanatçısı Fatma Şahika Arutay’la evlendi. 1947’de Fransa Hükümeti’nden aldığı burs (Boursiers du Government Français) kapsamında eşiyle beraber Paris’e gitti. Bu yıllarda kuşağının diğer isimleriyle beraber soyut sanatın çekim alanına giren Turan, aynı zamanda Türk sanatçıların Paris deneyimlerinde önemli bir rota değişikliği yaşadığı dönemin temsilcileri arasında yer aldı. Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemlerinde sadece varolan sanatsal eğilimleri Türkiye’ye taşımakla görevli kültür elçileri olarak gönderilen sanatçıların aksine, 1945 sonrası yerleşmek amacıyla Paris’e giden kuşak, güncel sanat akımlarıyla eşzamanlı bir diyalog içine girdi. Hem dönemin önemli galerilerinde kişisel sergiler açtılar, hem de jürili grup sergilerinde boy gösterdiler, eserleriyle Fransa, Belçika, Danimarka, Hollanda ve Avusturya’nın seçkin müzelerinin koleksiyonlarında yer aldılar. Bu kuşağın önemli temsilcilerinden olan Turan, önce farklı özgün baskı atölyelerinde çalışarak Asgar Jorn, Pierre Soulages, Miró, Picasso gibi sanatçıların litografi ve gravürlerini bastı. Ardından da soyut resmin önemli isimlerinden Hans Hartung’un asistanlığını yaparak, o dönemin sanatsal anlayışını birinci elden özümsedi.

Sanatçının soyut resimleri Paris sanat ortamında ilk kez 1948’de, Galerie des Deux-Iles’deki grup sergisi “La Roses des Vents”da (Rüzgârgülü) sergilendi. İlk kişisel sergisini de o yılların önde gelen galerilerinden Galerie Breteau’da açtı. Eleştirmenlerin “Siyah Dönem” olarak adlandırdığı bu döneminde Turan, sıkça Hıristiyan ikonografisinin en önemli konularından biri olan çarmıha gerilmiş İsa motifini soyutlayarak kullandı. Bu dönem çalışmalarıyla “görünenin ötesine” geçmek için köklü bir duruş sergiledi.

1960’larda Paris sanat ortamında gözlemlenen dönüşümle beraber Selim Turan’ın resim tarzında da bir değişim ortaya çıktı. Bu dönemde araştırmalarını figüre yönlendiren Turan, 1964’ten itibaren mimar Jean Balladur ile birlikte çalışmaya başlayarak onun binaları için sanat eserleri üretti. Ayrıca Arles, Bordeaux, Cean, Carmeau, Passac, La Teste-de-Buch, Cotepave, Dieppe, Lacepier, Teeltiére, Lille, Nîmes, Toulouse, Marsilya kentlerinde büyük boyutlu heykeller, meydan düzenlemeleri, freskler üretti, yaşamını sanat yaparak sürdürmeyi başardı. Sanatçı 1976’da La Teste-de-Buch kentinde gerçekleştirdiği bir heykele de Tez-Antitez-Sentez ismini verdi. 1969 ve 1970’te İstanbul’da açtığı kişisel sergilerinde, hem soyut hem de portre çalışmalarını sanatseverlere sundu. 1975’te Paris’teki Musée de l’Homme’da gördüğü, Kolomb öncesi Peru’da yapılmış, dokunulduğunda dönen bir cadı ve melek heykelinden etkilenerek, hareketli (mobile) heykeller yapmaya yöneldi.

1979’da dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün daveti üzerine İstanbul’a gelen ve yaşamının son döneminde folklorik temalara ilgisini gösteren bir dizi çalışma üreten Selim Turan, izleyeni şaşırtan, ona sürekli soru sorduran bir sanatçıdır. Özellikle babasının Doğu-Batı kültürleri arasında kurmaya çalıştığı bağ, Turan’ın bir yanda Léopold Lévy’nin öğrencisi olarak modern sanatı kavramasına yardımcı olduğu gibi, geleneksel sanatlar alanında çalışmasını da desteklemişti. İlk bakışta bir karşıtlık olarak gözükse de, Turan inanılmaz duygu yoğunluğuna ulaştığı soyut resimlerindeki “ustalıklı ifade” ile hareketli heykellerindeki “oyun havası” arasında bir ayrım gözetmedi.


Mahmut Tali Öngören kimdir?



1931 - 13 Ekim 1999

1955 yılında Columbia Üniversitesi'nin Radyo-TV Yayıncılığı bölümünden mezun olan Öngören, TRT radyoları ve basın - yayın yüksek okullarında çalıştı. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi olan Mahmut Tali Öngören, TRT televizyonunun kurulmasına öncülük etmiş olup, birçok ilke imza atmıştır. Türkiye'de ilk Sinematek'i ve Ankara Uluslararası Film Festivali'ni kurmuş, İnsan Hakları Derneği, Dayanışma Yayınevi, İnsan Hakları Vakfı ve TİHAK (Türkiye İnsan Hakları Kurumu)'nun kurucu üyeleri arasında yer almış (TİHAK'da ilk Geçici Yönetim Kurulu üyesi iken vefat etmiştir), senaryo ve köşe yazarlığı yapmış, 1990’lı yılların ortalarından itibaren, Türkiye ve Almanya arasında kültürel diyaloğa yönelik sayısız projeye destek vererek, InterFilmFestivali’nin başarıya ulaşmasında katkı sunmuştur.

Ayrıca Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel başkanlığı görevinde de bulunan Öngören, Radyo - tv - sinema üzerine çeşitli araştırma ve inceleme yazıları ile, Cumhuriyet ve Milliyet gazetelerinin kültür - sanat eklerinde köşe yazıları yazdı, 12 kitabı yayımlandı. Atatürk'le birlikte Bandırma Vapuru'ndan Samsun'a çıkan İbrahim Tali Öngören'in yeğeni olan Mahmut Tali Öngören, Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı'nın da kurucusuydu. Gazeteci - yazar Metin Aksoy Öngören için "Tek başına orkestra" deyimini kullanmaktadır.

Öngören anısına, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunlarının oluşturduğu İletişimliler Vakfı`nca "Öngören" Bursları" verilmekte, İnterforum tarafından "Öngören - Demokrasi ve İnsan Haklari Ödülü" dağıtılmaktadır.

Bazı eserleri

• Senaryo ve Yapım Birinci Kitap, Alan Yayıncılık, Kasım 1985, ISBN 978-975-7414-56-8 • Bu Ne Şiddet!, Kitle Yayınları, Kasım 1994, ISBN 978-975-7917-12-0 • Senaryo ve Yapım Üçüncü Kitap "Yapım Tekniği", Alan Yayıncılık, Sonbahar 1993, ISBN 975-7414-17-4 • Senaryo ve Yapım İkinci Kitap, Alan Yayıncılık, Kasım 1995, ISBN 978-975-7414-45-2 • Yarının Radyo ve Televizyon Düzeni Özgür, Özerk ve Çoğulcu Bir Alternatif, İlad İletişim Araştırmaları Derneği, Tüses Türkiye Sosyal Ekonomik Siyasal Araştırmalar Vakfı, 1990

Filmografisi (senaryo)

• Bereketli Topraklar Üzerinde - 1979 • Demiryol - 1979

(Biyografi: tr.wikipedia.org)

22 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör