• HaberciGazete

Cem Karaca, Müzeyyen Senar, Haluk Cecan, Ahmet Kabaklı



Bugün 8 Şubat. Ünlü sanatçılar Cem Karaca ve Müzeyyen Senar, belgeselci Haluk Cecan ve yazar Ahmet Kabaklı'nın ölüm yıldönümleri.


BRT Yayın Grubu olarak bu değerlerimizi saygıyla sevgiyle anıyoruz, selamlıyoruz.

Cem Karaca kimdir?



Cem Karaca 1 Ocak 1945 senesinde İstanbul'da dünyaya geldi. Azeri asıllı bir baba ve Ermeni bir annenin çocuğudur. Okul yıllarında özellikle Rock müziğine karşı büyük bir hayranlık duyuyordu ve arkadaşlarıyla toplanarak bir müzik grubu kurdu. O dönemin ünlü sanatçılarından biri olan İlham Gencer de Cem Karaca'ya ve ekibine büyük destek verdi. Babası Karaca'nın müzikle ilgilenmesinden büyük rahatsızlık duyuyordu. Hatta adam tutarak kendi oğlunu konserinde yuhalatmıştır. Buna rağmen müzik sevdasından vazgeçirememiştir.


Daha sonra askere giden Karaca'nın hayatı büyük bir anlamda değişti. Cem Karaca, asker arkadaşının çaldığı bağlama sayesinde bir zamanlar ilkel bulduğu müziğe kendi duygularını da katarak yeni bir anlam yükledi ve Anadolu Rock müziğinin öncüsü oldu. Ünlü sanatçı yaşamı boyunca Apaşlar, Kardaşlar, Moğollar, Dervişan gibi pek çok önemli grubun içerisinde yer aldı.

1961 senesinde Hamlet'te oynayarak tiyatroya ilk adımını attı. 1964 senesinde Münir Özkul'un oynadığı General Çöpçatan oyunu ilk büyük tiyatro çalışması oldu. 1965 senesinde askerliği sırasında askeriyede Cahit Atay'ın Pusuda ve Aziz Nesin'in Toroslar Canavarı oyununu yönetti ve oynadı. Aynı dönem İstanbul Tiyatrosu'nda sergilenen "Anahtarı Bendedir" isimli oyunu Türkçeye çevirerek oynadı. Cem Karaca, 1970 senesinde ilk ve tek başrol filmi olan Kralların Öfkesi'nde oynadı. Yücel Uçanoğlu'nun yazıp yönettiği yerli western tarzı bu filmde Murat Soydan ile başrolü oynayan Karaca, Camgöz isimli bir kovboyu canlandırdı. 1999 senesinde de Kahpe Bizans adlı sinema filminde Karaca Abdal isimli bir karakteri oynadı. Aynı zamanda filmin müziklerinden bazılarını kendisi besteledi. Bunun dışında 2001 senesinde Yeni Hayat isimli dizide misafir olarak yer aldı. Aynı yıl Avcı isimli dizide Dem Baba rolünü oynadı.

Cem Karaca ilk evliliğini 22 Aralık 1965 senesinde tiyatro sanatçısı olan Semra Özgür ile yaptı. Ancak bu birliktelik fazla uzun sürmedi. Karaca 1968 senesinin sonunda yine bir tiyatro sanatçısı olan Meriç Başaran ile ikinci evliliğini yaptı. Bu evlilik yanlızca 2 sene sürdü. Üçüncü evliliğini Feride Balkan ile 21 Ağustos 1972 tarihinde yaptı. 1976'da çiftin oğulları Emrah Karaca dünyaya geldi. Çift, Cem Karaca'nın Almanya'da zorunlu yaşama döneminde ayrıldı. 5 Temmuz 1993 tarihinde Cem Karaca, dördüncü evliliğini ilk eşi Semra Özgür ile yaptı. Cem Karaca'nın son evliliği ise İlkim Erkan ile oldu.

Cem Karaca 8 Şubat 2004 sabahı, solunum ve kalp yetmezliği sonucu geçirdiği kalp krizi yüzünden Bakırköy Acıbadem Hastanesi'nde yaşamını yitirdi. Ölümünün ardından Karacaahmet Mezarlığı'nda yapılan törenle babası ile aynı mezara defnedildi.

Müzeyyen Senar kimdir?



Sesinde sonsuzluğu taşıyan kadın, Türk Sanat Müziğinin eşsiz isimlerinden, Cumhuriyetin Divası Müzeyyen Senar’ın hayat hikayesidir…

“Benzemez kimse sana,

Tavrına hayran olayım… “

Bu şarkıyı onun sesinden duyup da bir masada ne çok şeyi ertelediğiniz olmuşsa, tebrikler, siz de kesinlikle gerçek bir Türk Sanat Müziği sevenisiniz demektir.

Çocuk yaşta dinlenir mi dememek lazım, kendimden biliyorum, dinleniyor. Ama insan o şarkının sevincini ya da hüznünü en az genç yaşına geldikten sonra anlamaya başlıyor. Ben onun duygusunu kavramaya başladığımda çocukluk arkadaşımla, çocukluk hayalimizi gerçekleştirmiş, üniversitede o yaz aynı evde yaşamaya başlamıştık. Bir iki Müzeyyen Senar, Zeki Müren dinletileri derken, hop o anlar “Süt – Kek Geceleri”ne dönüşüverdi…

Hayat seni bulunduğun noktadan alıp nereye götürürse götürsün, barındırdığı güzellikler baki. Kekten tatmayalı, sütten yudum almayalı uzun zaman oldu belki. Ama şimdi fonda Müzeyyen Senar, Benzemez Kimse Sana’yı söylerken, hayatında kimseye benzemeyecekleri düşünmek, o kekin tadının başka hiçbir kekte olmayacağını bilmek sonsuzluğun tanımı gibi…

O zaman iyi ki doğdun Müzeyyen Senar…


Çocukluğu

Müzeyyen’in doğumu ile ilgili iki bilgi var. Birincisi, Müzeyyen, 16 Temmuz 1918’de, Bursa’nın Keles ilçesine bağlı Gököz köyünde, Zehra Hanım ve Cerrah lakaplı Mehmet Bey’in üçüncü çocukları olarak dünyaya geldiğinde ailesi, ona, “Zeliha Eren” adını verdi.

İkinci bilgi ise, Müzeyyen’in evlatlık olduğu iddiası. R. Erkan Alemdaroğlu’na göre, Müzeyyen, İnegöl’ün Hilmiye köyünde Zeliha Eren adı ile Fatma Hanım ve Reşit Bey’in çocuklarıydı. Aslında önemli olan hangisinin doğru olduğu değil, Müzeyyen’in hangi yollardan geçip nereye varacağıydı…

Annesi, Bursa’nın Pınarbaşı köyünde büyümüş, güzel sesiyle Kur’an okuyan, keyifli ortamlarda gazel atan, tef çalan güzeller güzeli bir genç kızdı. Babası ise, Bursa Çekirge’de kıraathane işletiyordu. Herkes ona, “Cerrah” diye seslenirdi.

Zehra Hanım’ın dillere destan güzel sesi yönünden Müzeyyen’in de şansı büyüktü. Her bebek ninnilerle uyutulurken, Zehra Hanım, kızını, şarkılar, türküler söyleyerek uykunun kollarına emanet ediyordu. Müzeyyen, iyiden iyiye dillenmeye başladığında, annesine şarkılarında eşlik etmeye başladı. Öyle ki 6 yaşına geldiğinde annesi mevlitlerde Kur’an okurken, o da annesine eşlik ediyor, düğünlerde şarkılar söylüyordu. Eğlenceli, pek şenlikli geçiyordu Müzeyyen’in çocukluğu…



Bir sabah uyandığında kekemeydi

Şarkılarla, türkülerle ve de ilahilerle günler günleri kovalıyordu ki, Müzeyyen bir sabah kekeme olarak uyandı. Ne doktorlar ne de hacı hocalar çare etti küçüğe. Nihayetinde nazar değdiği kanaatine varıldı ve kader deyip kabullenildi. Müzeyyen’in bu hali tam 10 yıl sürdü. Müzeyyen, konuşurken kekeme de olsa, şarkı söylerken adeta bülbül gibi şakıyordu. Bu durumu fark eden öğretmeni, onun müzikle olan ilgisini yoğunlaştırdı. Müzik, Müzeyyen’in tüm hücrelerine nüfus ediyordu…

Nazardı belki ya da kader kısmet… Sebep her ne ise neydi işte. Müzeyyen, bir gün Müzeyyen Senar olacağı günlerin ilk adımlarını atıyordu. Yıllar sonra bugünleri için şöyle diyecekti: “Eğer kekeme olmasaydım Müzeyyen Senar olamazdım”.


İstanbul yolları

Müzeyyen tüm bunlar yaşandığında 9 yaşındaydı. Annesi Zehra Hanım, kocasıyla geçinemeyeceğini anladığında evini ve küçük kızını bırakıp İstanbul’a gitti; kız kardeşinin yanına.

Müzeyyen’e bir süre babaannesi baktı. Babaannesiyle birlikte, günlüğü bir kuruşa tütün dizdiler de, öyle geçindiler.

Böyle böyle üç yılı tamamladı Müzeyyen. Sonunda dayanamadı ve babasının cebinden 2 lira alarak evden kaçtı. Yarı çocuk, yarı genç kız aklıyla düştü yollara. Doğruca İstanbul’a gitti; Üsküdar’a. Annesine sonunda kavuştu.



Usta hocalarla müzik eğitimi

Okuluna İstanbul’da devam etti Müzeyyen. Mektepte belki okuyamıyordu; ama müsamerelerde bülbül gibi şakıyordu. Burada müzik öğretmeninin ilgisi üzerine Üsküdar Musiki Cemiyeti’ne gitmeye başladı. Yine bir müsamerede görmüşlerdi onu ve artık hummalı bir eğitim başlıyordu. Buradan sonra da Kadıköy Musiki Cemiyeti, yani Eski Şark Musiki Cemiyeti’ne. Kimler yoktu ki burada, Münir Nurettinler, Mesut Cemiller… Hepsi, ama hepsi oradaydı. Müzeyyen ne kadar farkındaydı bilinmez, ama burası müzikte başarıya giden yolda bir nevi Alice Harikalar Diyarıydı…

Müzik eğitimi, kemençe üstadı Kemal Niyazi Seyhun Bey ve udi Hayriye Hanım ile devam etti. Kemal Bey ve Hayriye Hanım, Müzeyyen’e, “Sen buraya gelme, eve gel” dediler. Sonra bütün bestekarlar da eve gelmeye başladı. Küçüktü, daha çocuktu. Buranın okuldan farkı yoktu onun için. Önlüğü üzerinde müzik öğreniyordu.

Müzeyyen, oldukça güçlü bir sese sahipti. Önce öğretmenleri arasında ünlendi. Sürekli sesi methediliyordu. Ün yayıldıkça devrin önemli üstatlarından Hafız Sadettin Kaynak, Selahattin Pınar, Mustafa Nafiz Irmak ve Lemi Atlı Müzeyyen’in öğreticilerinden oldu.

Zamanla Müzeyyen sadece sevilen şarkıları değil, kendi bestelerini de söyler hale gelecekti…


Müzeyyen Senar ilk kez sahnede

Müzeyyen, Kemal Niyazi Bey ile İstanbul Radyosu’nda şarkı söylemeye başladı; yıl 1932 idi. Haftada 5 lira alıyordu. Para kazanmaya başlamıştı; ailesine bakıyordu. Her Perşembe onu izleyenler, Müzeyyen’in serçe yüreğindeki heyecanı duymuştu ki radyonun ilgiyle takip edilen programlarından biri oldu. Müzeyyen’in adı böylece geniş kitlelere ulaşmıştı.



Saçında iki kurdele, tir tir titreyen bir kız çocuğu olarak aldılar Müzeyyen’i kendi deyimiyle bahçeye götürdüler. 10 liraya solist olarak çıkardılar. Yıl 1933 idi ve bir daha bu sahneden hiç inmeyeceğini ruhuna fısıldayan görünmez güzel varlıklar vardı sanki…

Müzeyyen’i programda dinleyen isimlerden biri de 10. Yıl Belvü Gazinosu Sahibi, İbrahim Dervişzade idi. 1933 yazında, Müzeyyen Senar’ın adı, yıldızlar programına alınmıştı bile…

Bundan sonra İstanbul’un ünlü gazinolarının kapısı da açılacaktı…

Ayrıca 1938’de Ankara Radyosu kurulduğunda da ilk yayın yapan isimler arasındaydı Müzeyyen Senar. Radyo programları 1941’e kadar devam etti.



Ve solistlik müessesi başladı

Müzeyyen, sahneye çıkmak için “solo” şartı getirmişti. Bu gazino tarihinde solistlik müessesesini başlatan hareket oldu.

Solist Müzeyyen Senar sahneye çıkıyor, tüm hücreleri ile şarkılarını bir başka söylüyordu. “Haydar Haydar”, “Ormancı”, “Benzemez Kimse Sana”… her şarkıda bir başka Müzeyyen doğardı.

Sahnedeyken etkileyen sadece sesi değildi. Aynı zamanda kendine özgü mizansenleri de en az sesi kadar ilgi çekiyordu. Rakı kadehini öyle bir çevirip rakısını içer, elmayı çat diye ortadan öyle bir bölerdi ki, sanki başka kim yapsa bu hareketler iğreti duracaktı…



(Üçüncü eşi Tevfik Hamza ile)

Müzeyyen Senar evlendi

Müzeyyen, tüm ömrü boyunca üç evlilik yapacaktı.

Müzeyyen, hayatı boyunca soyadını taşıyacağı Ali Senar ile 1935’te evlendi. Ancak bu evlilik uzun sürmedi.

1943’te ise ikinci evliliğini Ercüment Işıl ile yaptı. Bu evlilik ona kızı Feraye ve oğlu Ömer’i kazandırdı. Ancak bu evlilik de, iki çocuğa rağmen uzun sürmedi.

1953’te de Suudi Arabistan sefiri Tevfik Hamza Bey ile evlendi. Onun da sonu hüsran oldu. Aslında bu kez gerçekten hüsrandı. İşte bu evliliği ve aslında tüm aşk hayatını şöyle özetleyecekti yıllar sonra: “Hiç birinde de gelinlik giymek nasip olmadı bana. Öyle kimselere vurulmadım. Hep adamlar musallat oldu bana. Ben bir kez âşık oldum aslında, o da Suudi Arabistan sefiri Tevfik Hamza idi, evlendik, sefire oldum; ama şarkıcı olduğum için istemediler ve bizi ayırdılar. O gerçekten adam gibi adamdı. Hayatımda ilk kez bir erkeğin omuzlarımdan bütün yükü alarak beni sevebileceğini onda gördüm”





Atatürk’ün ilgisini çekti

Müzeyyen’in billur gibi akıp giden sesi, Mustafa Kemal Atatürk’ün de dikkatinden kaçmadı. Özellikle Türk Sanat Müziğine duyduğu hayranlıktan, Müzeyyen Senar sesini odağına almıştı. Birçok kez Ata’nın huzurunda, özel meclislerde okudu şarkılarını.

Hal böyle olunca ne anılar biriktiriyordu Müzeyyen. İlk konserini 1936’da Dolmabahçe Sarayı’nda, ölümünden iki yıl önce Atatürk’ün huzurunda gerçekleştirdi. En çok “Cana rakibi handan edersin” şarkısını beğenmişti…

Müzeyyen kalbinde bu büyülü anın heyecanını taşırken, eve dönüş yolunda kocasıyla tartışmaya başladılar. Kocası meğer kıskanmış onu. Eve geldiklerinde de annesini tartaklamaya kalkıştığında Müzeyyen, vazoyu kaptığı gibi kocasının kafasına geçirdi. Sonra bir zaman geçti ve bu kez de Atatürk ile dans etti diye kavga etmişlerdi. Bu evliliğin ömrünün vefa vermeyeceği ortadaydı. Öyle de oldu, ayrıldılar.

Yıllar sonra Atatürk’ü gördüğü o ilk anı ve heyecanını şöyle dile getiriyordu Müzeyyen Senar: "Sanki bana bir asır gibi gelen yolculuktan sonra saraya vardık. Girdiğimde bu zamana kadar görmediğim ihtişam adeta gözlerimi kör etti. Daha da şaşkın olmuştum. Yaveri takip ettik. Masanın kurulduğu salona girdiğim anda Atatürk'ü gördüm. Bir taraftan dizlerimin bağı çözülmüştü ama sanki uçuyor gibiydim. İçimden, 'Müzeyyen bu Atatürk ve onu görüyorsun. Rüya mıydı acaba? diyordum. Hayır değildi. Atatürk'ü gördüğümde bayılacaktım... Yüzüne bakamadım".



Gazino sahnelerine veda

Müzeyyen Senar, Türkiye’nin en ünlü, en özel gazinolarında yıllarca nice başarılı sahne programları gerçekleştirdi. O, Türk Musikisinde yeni bir ses, yeni bir nefesti adeta. Ancak her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi bu sahnelerin de sonu geliyordu. Müzeyyen Senar, 1983’te, İstanbul Bebek Gazinosu’nda son konserlerini verdi.

Bundan sonra yalnızca özel anlarda, müzikli özel toplantılarda dinlemek mümkün olacaktı onu…



Bir Ömre Bedel

Müzeyyen Senar, özellikle Rumeli Türküleri konusundaki yetisi ayrıca değerlendirilmeliydi. Ruhuyla bütünleşiyordu bu türküler Müzeyyen’in. Her bir coşkulu nağmeyi ve yahut hüzünlü örgüyü ustalıkla aktarıyordu onu dinleyene…

5 binden fazla çıkardığı plak, gazinolar, özel sahneler bir yana Müzeyyen Senar, 1998’de, Sezen Aksu, Nilüfer, Ajda Pekkan, Tarkan, Şebnem Ferah gibi isimleri bir araya toplayarak “Müzeyyen Senar ile Bir Ömre Bedel” adını verdiği albümü çıkardı.

2001’de ise, son albümüne, “En Son Okuduklarım” adını verdi.



Devlet Sanatçısı Müzeyyen Senar

Müzeyyen Senar, 1998’de Devlet Sanatçısı seçildi. O, Cumhuriyetin Divası idi… En sevilenden, en özel isimlerden biri…

2004’te Sezen Aksu, Müzeyyen Senar’ın 72. Sanat Yılı için bir gece düzenledi. İstanbul Cemil Topuzlu Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’ndaki konserde Müzeyyen Senar’a ayrıca Ajda Pekkan, Emel Sayın, Sibel Can, Halit Kıvanç gibi ünlü isimler eşlik etti.



Müzeyyen Senar sesini kaybetti

Müzeyyen Senar, 5 Eylül 2006’da, İstanbul Sarayburnu’nda Sepetçiler Kasrı’nda son konserini verdi. Veda ediyordu Müzeyyen Senar. Ona bu kez kızı Feraye ile birlikte Bülent Ersoy, Adnan Şenses, Erol Evgin, Mediha Şen Sancakoğlu, Ahu Tuğba, Levent Yüksel gibi ünlü isimler sahnede eşlik ediyordu. ,

Bu konserden sadece 21 gün sonra, Müzeyyen Senar, İzmir’deki evinde rahatsızlandı. Beyin enfarktüsü geçirmiş, sol tarafı felçli kalmıştı. Hayati tehlikesi bulunmuyordu. 2007’de, İstanbul’daki Darüşşafaka’da Rehabilitasyon Merkezi’nde Nisan ayına kadar tedavi gördü. Bu tedaviler sonuç vermişti; Müzeyyen Senar, sol ayağının üzerine basabiliyordu. Bir süre Bodrum’da, kızı Feraye ve oğlu Ömer ile birlikte yaşadı.

Ve sonunda 24 Şubat 2008’de, Feraye, sevenlerine acı haberi verdi: Müzeyyen Senar, sesini kaybetmişti. Ama kendisi bunu bilmiyordu… 22 Temmuz 2008’de ise, sağlık durumunun iyi olduğu açıklaması yapıldı.





Müzeyyen Senar öldü

Müzeyyen Senar artık şarkı söylemiyordu belki, ama her anı müzikti ve onu seven ne çok insan vardı. 30 Ekim 2009’da öğrencisi Bülent Ersoy, Müzeyyen Senar anısına sanat yaşamından fotoğraflarının yer aldığı ve Cumhuriyet Divası: Müzeyyen Senar adını verdiği sergiyi açtı.

Sanatçı doğmuştu o ve yaşam biçimi hep sanat oldu. Ancak elbet onun da yaşamının bir sonu vardı. 8 Şubat 2015’te, 07.30’da, zatürre sebebiyle tedavi gördüğü Ege Üniversitesi Hastanesi’nde hayata gözlerini kapadı. 97 yaşındaydı…

Şarkı söylemek için dünyaya gelmiş naçizane bedeni toprak olmuştu belki; ama bir yandan da her derdin kederin, her zevkin sefanın en güzel sesiydi hala. Ve kuşkusuz, bu sonsuzluğun nişanesiydi. Tüm hayal kırıklıkları, bugüne dek söylediği onca şarkı, yetiştirdiği iki evlat ve tek aşkı ile bir Müzeyyen Senar geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

damla.karakus@ensonhaber.com

Haluk Cecan kimdir?



İstanbul'da 1946 yılında doğan Haluk Cecan, 1958'de İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesini bitirdi. İlk fotoğraf ve 8 milimetre film çalışmalarına 1958 yılında başlayan Cecan, ilk su altı film çalışmasını 1964 yılında yaptı.

Cecan, 1975 yılında İtalya'dan 8 milimetrelik su altı kamera kabini getirdi. 1982 yılında İstanbul Balıkadamlar Kulübü 2. Başkanlığına seçilen Cecan, aynı yıl ilk su altı film ödülünü aldı.

TRT için 1988'de ilk Türk su altı belgeselinin çekimlerini gerçekleştiren Cecan, 1990'dan itibaren Türkiye'de ve uluslararası festivallerde çok sayıda ödülün sahibi oldu.

İTÜ Su Altı Sporları Kulübü Film Fotoğraf bölümününde yöneticilik yapan Cecan, çeşitli lise, üniversite ve su altı kulüplerinde su altı belgeselciliği konusunda konferans ve paneller verdi, film gösterileri gerçekleştirdi. Haluk Cecan'ın çektiği belgesel filmler şunlar:

Ada (1982), Seyir Günlüğü (1988), Mavi Derinliğin Dişleri (1990), Tenten ve Denizler Hakimi (1992), Sessiz Dünyada Gezintiler (1992), Mavinin Dostluğu (1994), Uzaya Kaçış (1994), Mavi Derinliğin Sırları (1995), Dinozor (1996), Olmak, Olmamak (1998), Mavi Güneyden Yeşil Adaya (2000), Mahşerin Atlıları (2000), Calypso'da Kalan Hatıralar (2002), Çılgın Müzisyenler (2005).

Cecan'ın ödüllerinin bazıları ise şöyle:

1990 Fransa Dünya Sualtı Film Festivali İkincilik Ödülü, 1992 Fransa Dünya Sualtı Film Festivali En Fantastik Film Ödülü, 1992 Fransa Doğa Filmleri Festivali İkincilik Ödülü, 1996 Fransa 23. Dünya Sualtı Filmleri Festivali Dimitri Rabikoff Ödülü, 1997 Tunus Tabarka Uluslararası Film Festivali Birincilik Ödülü, 2000 Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Başarı Ödülü, 2005 Fransa Dünya Sualtı Filmleri Festivali En Fantastik Film Ödülü, 2005 Belgrad Uluslararası Sualtı Filmleri Festivali Onur Ödülü.

Ahmet Kabaklı kimdir?



Ahmet Kabaklı, 24 Mayıs 1924'de Elazığ’a bağlı Harput’un Göllübağ’ında dünyaya geldi. Gazeteci, yazar ve edebiyat tarihçisi. Babası, Harput Sarayhatun (Sâre Hatun) Camii’nde müezzinlik yapan Ömer Efendi, annesi Münire Hanım’dır. Çocukluğu Harput’ta geçti. Üç yaşındayken babasını kaybetti. Elazığ Numune Mektebi’ni ve aynı binada -ortaokulu tamamladı. Elazığ Lisesi’nden mezun oldu (1944). İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nu ve Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi (1948). İlk görev yeri olan Diyarbakır Lisesi’ndeki çalışmaları ve Karacadağ adlı halkevi dergisindeki faaliyetleriyle yörede tanındı.

Askerliğini Manisa’da tamamladıktan sonra Aydın Ticaret Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak tayin edildi (1951). Maarif Vekâleti tarafından gönderildiği Paris’teki bir yıllık staj sonunda Çapa Eğitim Enstitüsü’nde ve Yüksek Öğretmen Okulu’nda öğretim görevine devam etti. Bu arada Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirerek (1955-1960) kısa bir zaman avukatlık yaptı. Emekli olduktan sonra Türk Mûsikisi Devlet Konservatuvarı’nda edebiyat dersleri verdi.

Yazı hayatına şiirle başlayan Kabaklı’nın, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’ndaki öğrenciliği sırasında Abdülbaki Gölpınarlı’yı Yûnus Emre hakkındaki bazı görüşleri dolayısıyla eleştirdiği ilk yazısı Son Saat gazetesinde yayımlandı (20 Kasım 1946).

1947 Martından itibaren Nurettin Topçu’nun çıkardığı Hareket dergisinde “Ayın Hercümerci” başlığı altında eleştiri yazıları yazdı. Bizim Türkiye dergisinde siyasî hiciv ve tahlilleri, Hisar ve İstanbul gibi dergilerde şiir, deneme ve eleştirileri yayımlandı; bir şiiriyle Nurullah Ataç’ın dikkatini çektiyse de şiirde ısrarlı olmadı. Tercüman gazetesinin açtığı fıkra yarışmasını kazanınca 1956 yılında derece alan diğer iki yarışmacıyla önce münâvebeli, 1957-1961 arası aralıklı, bu tarihten sonra da sürekli olarak “Gün Işığında” başlığıyla günlük yazılar yazdı.

3 Ekim 1986 yılında Tercüman’dan ayrılarak kısa ömürlü bir gazete olan Yeni Haber’de yazmaya başladıysa da Şubat 1988 yılında eski gazetesine döndü. Kapanmasından bir süre önce Tercüman’dan ayrılıp (Mart 1991) Türkiye gazetesine geçen Kabaklı 19 Kasım 2000 tarihine kadar bu gazetede yazılar yazdı.

Ahmet Kabaklı, edebiyat faaliyetlerini daha çok 1970 yılında kurucuları arasında yer aldığı ve başkanlığını yaptığı Türkiye Edebiyat Cemiyeti bünyesinde yürüttü. Bu cemiyetin yayın organı olarak Ocak 1972 yılındaTürk Edebiyatı dergisini çıkarmaya başladı. 1978 yılında da Türk Edebiyatı Vakfı’nın kurulmasına öncülük etti ve ömrünün sonuna kadar bu vakfın başkanlığında bulundu.

Çok sayıda ödül kazanan ve 1996’da gönüllü kuruluşlarca “şeyhülmuharrirîn” ilân edilen Kabaklı 8 Şubat 2001’de İstanbul’da hayatını kaybetti ve Eyüp’te toprağa verildi. Türk Edebiyatı dergisinin, vefatından sonra çıkan sayısı (Mart-Nisan 2001, sy. 329-330) Ahmet Kabaklı ile ilgili yazılara ayrıldı.

Ahmet Kabaklı gazete yazılarında polemikçi üslûbuyla öne çıkmış, millî kültürü ve mânevî değerleri savunarak Anadolu insanının sesi olmuş, bir dönemde adı Tercüman gazetesiyle özdeşleşmiştir. Tarihte ve kültürde devamlılık fikrini savunan Kabaklı hânedanlar ve rejimler değişse de devletimizin tek olduğu, Osmanlı Devleti’nin “devlet-i ebed-müddet” idealinin kendisinden önceki Türk devletlerini ve Türkiye Cumhuriyeti’ni de içine aldığı düşüncesindedir.

Ona göre İslâmiyet ve Türklük tarihte benzerine az rastlanır bir terkip vücuda getirmiştir; bu terkibin taşıdığı zenginliklerden bugün de istifade edilmesi gerekir. Türkler çeşitli kültürlerle temas ederek bugüne kadar gelmiş, fakat kendi kültürlerini koruyup Türk kalmayı başarmışlardır. Dünyaya hâkim bir ruh ve fetih zihniyetiyle bakan eski Türkler, diğer kültürlerden sadece gerekli ve faydalı gördüklerini alarak bunlara kendi damgalarını vurdukları için Türk kültürü yakın zamanlara kadar orijinalliğini korumuştur.

Tanzimat’tan sonra bu ruhun kaybedilerek Avrupa kültürlerine aşağılık duygusuyla yaklaşılması yabancılaşmaya, kültür alanında sömürgeleşmeye ve bir kültür ikiliğine yol açmıştır.

Eserleri. Kabaklı’nın hepsi de İstanbul’da yayımlanmış çok sayıda eseri bulunmaktadır. Edebiyat Tarihi. Türk Edebiyatı (I, 1965; II-III, 1966; çok sayıda baskısı yapılan eserin 9. baskısı [1991] beş cilt olarak yayımlanmış, IV. cilt şiire, V. cilt hikâye ve romana ayrılmıştır). Milliyetçi bakış açısıyla yazılan eser, hem edebiyat tarihi hem de özenle seçilmiş metinlerden oluşan kapsamlı bir edebiyat antolojisi niteliğindedir.

Fikrî Eserleri. Müslüman Türkiye (1970); Mâbet ve Millet (1970); Kültür Emperyalizmi (1970); Bürokrasi ve Biz (1976, fikir dalında Türkiye Millî Kültür Vakfı armağanı); Bizim Alkibiyades (siyasî hicivler, 1977); Temellerin Duruşması (1989; fikir dalında Türkiye Yazarlar Birliği ödülü).

Deneme-Eleştiri. Şiir İncelemeleri (1992). Monografi. Mehmet Âkif (1971); Yunus Emre (1971); Mevlânâ (1972. Selçuk Üniversitesi ve Konya Turizm Derneği ödülü); Sultanü’ş-Şuara Necip Fazıl (1995). Roman, Hikâye, Senaryo. Ejderha Taşı (yazarın çocukluk hâtıralarına dayalı hikâyeler, 1978); Ecurufya (mizahî roman, 1980); Şair-i Cihan Nedim (senaryo, 1996).

Röportaj. Sohbetler I (Mevlânâ, Yûnus Emre, Fuzûlî, Erzurumlu İbrâhim Hakkı ile, 1987); Sohbetler II (Mehmed Âkif, Yahya Kemal, Necip Fazıl ile, 1987). İlk defa Tercüman’da yayımlandığı 1983 yılında edebî röportaj dalında Türkiye Yazarlar Birliği’nin ödülüne lâyık görülmüştür. Tercüme. Pikwik’in Maceraları (Charles Dickens’tan, 1962). Metin Neşri. Şehir Mektupları (Ahmed Râsim’den, I, 1971); Muhayyelât-ı Aziz Efendi (sadeleştirilmiş metin, 1973).


10 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör