• HaberciGazete

Cemal Reşit Rey, İsmet Ay, Tarık Minkari



Bugün 7 Ekim. Cemal Reşit Rey, İsmet Ay ve Tarık Minkari'nin ölüm yıldönümleri.

BRT Yayın Grubu olarak bu değerlerimizi saygıyla, sevgiyle anıyoruz.

Cemal Reşit Rey kimdir?



25 Ekim 1904'te Kudüs'te doğdu. Sarayla yakın ilişkileri olan, son Osmanlı ailelerinden birinin oğluydu. Babası Ahmet Reşit Bey, o dönemde Kudüs'e mutasarrıf olarak atanmıştı. Cemal Reşit'in müziğe yeteneği o yıllarda ortaya çıktı. Diğer çocuklar sokakta oynarken o bulduğu bir akordiyonu çalmaya ve ondan çıkan sesleri taklit etmeye çalışıyordu. Beş yaşındayken ailecek İstanbul'a geldiler. Burada bir yandan ilkokula giderken, bir yandan da piyano çalışmaya başlar. Galatasaray Lisesi'nde okumaya başladığı yıllarda babasının politik durumu nedeniyle 1913 yılında zorunlu olarak Paris'e taşınırlar. Burada özellikle Fransa Cumuhurbaşkanı Raymond Poincare aileye sahip çıkar. Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasına çok az zaman vardır ve Ahmet Reşit Bey ve ailesi dünyanın kültür başkenti Paris'te yaşamaya başlarlar.Cemal Reşit Bey daha çocuk yaşlarında Mahler'i orkestra yönetirken görecek, konservatuvarda onu müdür ve ünlü besteci Gabriel Faure dinleyecektir. Faure onu dinledikten sonra ünlü pedagog Marguerite Long'a telefon açar ve "Madam size bir Türk çocuğu gönderiyorum ve hiçbir şey söylemiyorum, kendiniz göreceksiniz" der. Sonra babasına dönerek "Oğlunuz hayatta müzikten başka hiçbir şey yapamaz" diye onun müzik dehasını hemen keşfeder. Debussy'nin öğrencisi, Ravel'in en yakın dostlarından ve eserlerini en iyi yorumlayan piyanistlerden biri olan Marguerite Long, 19 yaşına kadar hiç para almadan Cemal Reşit'in eğitimi ile yakından ilgilenecektir.


Ahmet Reşit Bey ve ailesi, savaş başlayınca Paris'te uzun süre kalamazlar. Cenevre'ye yerleşirler. Cemal Reşit eğitimine burada Cenevre Konservatuvarı'nda devam ederken, normal lise eğitimini de sürdürür. Konservatuvarın ustalık sınıfına kadar yükselir ancak 1919'da babası dahiliye nazırlığına atanınca İstanbul'a gelirler. Baba oğlunu hemen İstanbul'da bir piyano öğretmenine götürür. Ancak çocuğun piyano bilgisi öğretmeninkinden fazladır. Cemal Reşit bu kez tek başına Paris'e eğitime gönderilecek, tekrar Marguerite Long'la çalışmaya başlayacaktır. Konservatuvarda Gabriel Fauret'den müzik estetiği dersleri alır. Besteci, piyanist ve orkestra şefliği üzerinde eğitim görür. Daha okul yıllarında besteleriyle ilgi çekmeye başlar. Cemal Reşit, cumhuriyetin ilanından iki ay önce Paris Konservatuvarından mezun olur. Bu arada İstanbul Belediyesi Darülelhan'a (ilk konservatuvar) batı müziği bölümü açılmasına karar verilir ve hoca olarak genç Cemal Reşit çağrılır. Bu onun için dünyanın en büyük mutluluğudur. Henüz 19 yaşındadır, onu Avrupa'da büyük bir kariyer beklemektedir ancak hocalarının tüm engellemelerine karşın İstanbul'a döner. Belki Batı'daki büyük kariyerini bırakmıştır ama, Cemal Reşit Rey Türkiye'de klasik müziğin kuruluşuna öncülük etmiş, pek çok öğrenci yetiştirmiş ve yaşamı boyunca müzik dünyasının hep bir numarasında yaşamıştır. Türkiye'ye döndükten sonra yaşamı boyunca artık kendi ülkesinden hiç ayrılmayacak, çeşitli orkestralar kurup, bunlarla yurt içi ve dışında konserler yönetecek, dünyanın en ünlü sanatçılarını şef olarak Türkiye'de ağarlayacak, Türkiye'de bir yandan klasik müziğin yaygınlaşması için çalışırken, öte yandan yazdığı operetlerle tiyatro dünyasında unutulmayacak eserlere imza atacaktır. Ankara ve İstanbul radyolarında uzun yıllar görev yapan Rey, yurtdışında sayısız konser verdi. Çoksesli Türk müziğini geniş kitlelere yaymak amacıyla, Türk halk müziği ezgilerinden yararlanarak, Lüküs Hayat (1933), Deli Dolu (1934), Saz-Caz (1935), Hava-Cıva (1937) gibi çok sevilen operetler besteledi. Bunların dışında konçertoları, senfonik şiirleri ve başka orkestra yapıtları da olan Rey Onuncu Yıl Marşı'nın da bestecisidir. Cemal Reşit Rey'in yaşamı sürekli çalışarak, üreterek geçti. Ailesiyle birlikte oturdukları Nişantaşı'nda Şair Nigar Sokak'taki konutta anne babası, ağabeyi Ekrem Reşit, kız kardeşi Semine ve eşi Semih Argeşo ile birlikte yaşıyorlardı. Semih Argeşo Cemal Bey'in kurup yönettiği İstanbul Senfoni Orkestrası'nın baş kemancısıydı. Semine Hanım da orkestrada keman çalıyordu. Konakta hem ciddi klasik müzik çalışmaları yapılıyor, hem de ağabeyi Ekrem Reşit'le birlikte müzikaller üzerine çalışıyorlardı. Cemal Bey'in müzikalleri zevk almasının ötesinde yapacağı klasik müzik çalışmalarında özellikle yurt dışı konserlerinde değerlendirmek için para kazanmaya yönelik olarak da yaptığı oluyordu. Çünkü özellikle o yıllarda Türkiye'de klasik müzik yapmak bir misyoner gibi çalışmayı gerektiriyordu. Babasının ölümü, ardından Semine Hanım ve eşinin ayrı bir eve çıkarak konaktan ayrılmaları, Ekrem Reşit Bey'in ve 1962'de annesinin ölümü ile Cemal Bey'in konak yaşamı son buldu. Koca İstanbul'da tek başına kalmıştı. Yanında ağabeyine çok iyi baktığı için aile emektarı olan Rıfkı Ergün ve ailesiyle birlikte Serencebey'de bir apartman dairesine taşınır. Orkestradan emekli olan Cemal Bey, piyano dersleri vermekte, yine evi eski dostları ve öğrencileri ile dolup taşmaktadır ama artık o eski depdebeli günler geride kalmıştır. Bir zamanlar şık giysileri ile her yerde dikkat çeken Cemal Reşit Rey üzerinde eski kıyafetleri, mütevazı evi ile onu eskiden tanıyanların içlerini acıtmaktadır. Giderek Rıfkı Ergün'ün ailesini kendi ailesi gibi görmeye başlar. Hele içlerinde sağır dilsiz olan Melek'i özel bir ihtimamla büyütür. 1970'lerde Cemal Reşit Rey, Haldun Dormen'in sahneye koyacağı bir müzikalin siparişini alır. Ağabeyinin ölümünden sonra müzikal yazmamaya karar veren Rey, Erol Günaydın'ın yazacağı metinleri müzikleyebileceğini söyleyerek herkesi şaşırtır. Erol Günaydın'la kısa süre içinde çok iyi dost olurlar ve Yaygara 70 büyük başarı kazanır. Ardından Uy Balon Dünya isimli ikinci bir müzikal yapılır ama aynı başarıyı yakalayamaz. 1980'lerde Cemal Bey iyice kendi dünyasına çekilir. 1985'de Lüküs Hayat 51 yıl aradan sonra yine aynı sahnede İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda sahnelenecektir. Cemal Bey, gala gecesi için özel olarak hastaneden çıkarılır ve Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu'na getirilir. Eser yıllar sonra yine büyük bir başarı kazanmıştır. Haldun Dormen ve Gencay Gürün onu alkışlar arasında sahneye çıkarırlar. Anlatılmaz derecede mutludur. Seyirci onu dakikalarca ayakta alkışlar. Bu onun son sahneye çıkışı olacaktır. Ertesi gün tekrar hastaneye yatırılır ve buradan ikinci çıkışında Edirnekapı'daki aile mezarlığına defnedilecektir. (7 Ekim 1985) 10. YIL MARŞI Cumhuriyet'in 10. yıl kutlamaları için 1933'de bir marş yarışması düzenlenir. Cemal Reşit Rey, güftesi Behçet Kemal Çağlar ve Faruk Nafiz Çamlıbel'e ait olan şiir üzerine bir beste yapmaya karar verir. Uzun süre uğraşıp, herkesin coşku ile birlikte söyleyeceği bir marş oluşturmaya çalışır. Ancak ağabeyi Ekrem Reşit'e yaptığı çalışmayı bir türlü beğendiremez. Sonunda mehter ritmi gelir aklına Cemal Bey'in besteyi yapar ve herkesin rahatlıkla söyleyebileceği bir eser çıkar ortaya. Ankara'da eseri piyanoda çalarak kendi seslendirir. Marşı degerlendirecek olan heyetin içinde bulunan dönemin Milli Eğitim Bakanı Cemal Bey'in "cumhuriyet" sözcüğünde majörden minöre geçtiğini bunu da cumhuriyeti küçük düşürmek için yaptığını iddia eder ancak Cemal Reşit şu örnekle durumu kurtarır: "Minör küçük anlamına gelir ama müzikte bu anlamda kullanılmaz. Beethoven'in Napoleone'un kahramanlıkları için yazdığı Eroica'nın ikinci bölümü de do minör tonundadır." Jüride bulunan bir başkası ise bir kahramanlık öyküsü olan Marseillaise'in de minör tonundan olduğunu söyleyince durum tatlıya bağlanır. Türkiye Cumhuriyeti'nin 10. Yıl Marşı böylece ortaya çıkmış olur. Bu marşın ardından Cemal Reşit, Yedeksubay Marşı, Denizciler Marşı, Himaye-i Etfalin isimli çocuk marşı ile Atatürk için 100. Yıl Marşı'nı besteler. CUMHURİYETİN 10 YIL MARŞI Şiir: Behçet Kemal Çağlar/ Faruk Nafiz Çamlıbel Müzik:Cemal Reşit Rey Çıktık açık alınla on yılda her savaştan On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan Başta bütün dünyanın saydığı başkumandan Demir ağlarla ördük ana yurdu dört baştan Bir hızda kötülüğü geriliği boğarız Karınlığın üstüne güneş gibi doğarız Türküz bütün başlardan üstün olan başlarız Tarihten önce vardık tarihten sonra varız Çizerek kanımızla öz yurdun haritasını Dindirdik memleketin yıllardır süren yasını Bütünledik her yönden istiklal kavgasını Bütün dünya öğrendi istiklal kavgasını Örnektir milletlere açtığımız yeni iz İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kütleyiz Uyduk görüşte bilgi, gidişte ülküye biz Tersine dönse dünya yolumuzdan dönmeyiz. ( Dört satırda bir) Türküz Cumhuriyetin göğsümüz tunç siperi Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri

Kaynaklar•www.cemalresitrey.com

İsmet Ay kimdir?



1924 yılında İstanbul’da doğdu.

İstanbul Belediye Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nden mezun oldu. 1948’de Şehir Tiyatroları’na girerek sanat hayatına başladı.

Uzun süre Şehir Tiyatrolarında çalıştıktan sonra, sinema filmlerinde de oynadı. Süper Baba dizisindeki “Sermet” rolüyle beğeni kazandı. En son olarak dizilerde rol alan sanatçı, hastayken bile Cennet Mahallesi adlı dizide rolünü oynadı.

Ödülleri

4.Ankara Film Festivali, 1992, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Seni Seviyorum Rosa Avni Dilligil Tiyatro Ödülü, 1987, En İyi Erkek Oyuncu Ödülü Vişne Bahçesi Kültür Bakanlığı, 1988, En İyi Erkek Oyuncu Ödülü

Filmografisi

Abdülhamit Düşerken – 2002 Benimle Evlenir misin – 2001 Kara Kentin Çocukları – 1999 Kaçıklık Diploması – 1998 Cumhuriyet – 1998 Baba Evi- 1997 Tatlı Kaçıklar – 1996 İz – 1994 Süper Baba – 1993 Seni Seviyorum – 1992 Hiçbir Gece – 1989 Afife Jale – 1987 Hoşgeldin Ramazan – 1987 Asılacak Kadın – 1986 Kaşık Düşmanı – 1984 Renkli Dünya – 1980 Talihli Amele – 1980 Bir Yürek Satıldı – 1977 Özgürlüğün Bedeli – 1977 Fatoş Talihsiz Yavru – 1970 Kalbimin Sahibi – 1969 Acı İle Karışık – 1969 İnleyen Nağmeler – 1969 Bozuk Düzen – 1965 Tatlı Günah – 1961 Aslan Yavrusu – 1960 Can Yoldaşı – 1952

Prof. Dr. Tarık Minkari kimdir?



Dr.OKTAY DURAN ANLATIYOR:

Minkari diyor ki :

"Doğum yılım tek ama doğum günüm çift. Bu nasıl olmuş? Ben doğunca babam düştüğü kayıt şöyle: Bartın Mahkemesi Cinayet Reisi sıfatıyla Bartın'a 16 Mayıs 1340 tarihinde gelmiş idik.


16 Mart 1341 tarihine müsadif Pazrtesi gecesi alaturka saat ile saat 9.30 'da bir oğlum tevellüt etmiştir. Adını Erol Tarık doydum. Cenab-ı Hak onu hüsnü ahlak ile muttasır, tül'ü ömür ve afiyet muammer ve mesut buyursun. Amin. Görüldüğü gibi doğduğum gün günüm aile içi kayıtta 16 Mart 1341 (1925) yazılmış. Oysa ki nüfus kütüğünde 5 Eylül 1341 (1925) yazıyor. Babam yargıç idi, demek bir bildiği varmış. Böylece ben okula 1 yıl evvel başladım, ama emekli oluken de işimden 6 ay geç ayrılıyorum."



Demekki Minkari meslek hayatına 18 ay fazladan katmış. 1939'da Ayvalık'ta ortaokulu, 1942'de İstanbul'da Vefa Lisesi'ni bitirmiş.İftihar Kitaplarına geçmiş. Annesi çok barışçı imiş.Küçük oğlunu çok severmiş. O hiç üzülmesin istermiş.


Bu nedenle "sen nikah memuru ol" dermiş. Böylece hep yüzü gülen mutlu insanlarla birlikte olursun. Merasim yaparsın. Güzel şeyler söylersin. Sonra gelsin tebrikler, teşekkürler. Akşam olunca eve çikolata, şekerlerle dönersin. Onları çocuklarınla beraber güle oynaya yersin, dertsiz başına dert açmazsın". Babası ise oğlunun ekonomist olmasını istermiş.

Ama o 1942'de İstanbul Tıp Fakültesi'ne yazılmış. 1948'de doktor olmuş.

Annesi onun doktor olduğuna hiiiç inanmamış. Diyor ki: " Annemle yemek yiyordum. Biri geldi kapıyı çaldı annem gitti baktı. Dönünce sordum: -Kimdi? Ne istedi? -Komşu idi, beyi hasta imiş, seni sordu. Doktor bey evde mi? dedi. -Sen ne dedin? -Evde yok dedim. Şaşırdım. -Anne niye yok dedin, ben buradayım. -Evladım kalkar gider yalan yanlış bir reçete yazarsın, adam ölürse ben bu evde oturamam dedi" Ekim 1948'de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne bağlı Cerrahpaşa Cerrahi Kliniği'nde asistan olmuş.


İşini çok sevmiş, çok çalışmış. 1952'de Uzman olmuş. 1955'de gönlünün sultanı Ayseli Minkari ile evlenmiş.



1957'de Doçent, 1964' de Profesör olmuş. İşte bu tarihten sonra annesi onun doktor olduğuna inanmış. Zira konu komşu ameliyat olmak için önce annesine gider bir tavsiye mektubu alırmlarmış. Sonra da gelir teşekkür ederlermiş. Annesi bir gün kendi kendine demiş ki: "Bu kadar insan gönderdim, hepsi sağ salim geri döndü, demek ki bu çocuk bir şeyler öğrenmiş, hadi bir de ben ona muayene olayım." Günü gelmiş anne oğluna: "Evlat dizlerim şişti, merdivenleri kolay çıkamıyorum " demiş. Çocuk heyecanlanmış: "Peki anneciğim, yatta seni muayene edeyim" demiş. Anne uzanmış oğlu bakmış: " Artroz" demiş. Yaşlanınca mafsalların kaygan yüzleri bozulur, içi su toplar." Annesi sormuş: "Bitti mi?" "Bitti" Anne doğrulmuş, kalkmış, gitmiş. Sonra avucunun içinde bir tomar banknot ile geri gelmiş, paraları oğlunun cebine sokuşturmuş. Çocuk şaşırmış, sormuş: "Hayrola anne, bunlar ne?" "Para alırsan belki daha iyi muayene edersin, kalbimi dinlersin, karnıma bakarsın, tansiyonumu ölçersin..."

Oğul diyor ki: "İşte o günden sonra bana parmağı dolama olmuş biri gelse, ona "önce soyun" diyorum. " Ama doktor bey benim elim acıyor". "Neren acırsa acısın, annem bana böyle söyledi, soyunun komple muayene edeceğim."



Dr.Minkari değişik yıllarda Paris'te, Boston'da, Londra' da, Houston USA ' da bulunmuş, hastanelere gitmiş, modern cerrahiyi sabırla seyretmiş, sonra "En iyisi sen kendi işini kendin yap" demiş, yurda dönmüş, bıkmadan ve yılmadan çalışmış. Bu arada değerli meslekdaşları Gürcan Ünal, Yılmaz Kafadar, Olcay Alver, Sadık Perek ile, midenin, yemek borusunun, pankreasın, karaciğerin, safra yollarının cerrahisi hakkında onbir kitap, yaklaşık iki bin sayfa yazmış. 250'den fazla, yerli ve yabancı dilde, makaleleri yayınlanmış.

Ayrıca cerrahiye katkılarda bulunmuş, 18 çeşit orijinal ya da modifiye ameliyat tekniği tasarlamış ve uygulamış. Gülümseyerek ekliyor: "1985'de Sağlık Bakanlığı, durup dururken bana Gastroenterolojik Cerrah ünvanı verdi "

Dr.Minkari 1987'den beri Çağdaş Cerrahi Dergisi' nin editörü.

1992'de yaş Sınırı gelmiş çatmış, emekli olmuş. Cerrahpaşa'da kocaman bir anfide, oditorium ' da kendisi için bir tören yapılmış, dillere destan olmuş.



Vefakar dostlarını anlata anlata bitiremiyor. Salon tepeleme dolmuş. Tören başlayıncaya kadar "Don't worry.Be happy" adlı parça çalmış.


Bu müziğin nağmelere hala kulaklarındaymış. Diyor ki: "Sihir tuttu, O günden beri hiç; telaşlanmıyorum, hep mutlu oluyorum." Bu töreni o kadar çok sevmiş ki, unutulmasın diye kitabını yapmış.



1993'den beri mesleki temposunu isteyerek azaltmış, kendine zaman çalmış, geziler yapmış, kitaplar yazmış. Yazarlık onun ikinci uğraşl olmuş, onu çok seviyormuş, heyecanla sürdürüyormuş. Önce anılarını yazmış, kendisiyle ve çevresiyle alay etmiş, sonra Tören'i yazmış, daha sonra gezileri sıralamış. Şimdi sevinçten uçuyor,yeni kitabı için "Keyfimin Sepeti geldi" diyor. Şimdiye kadar basılan anı ve gezi kitapları sırasıyla şöyle:

Bir Cerrahın Anıları Anılar Portreler Tören Şaştım Kaldım Hoş ya da Boş Neler Gördüm Neler? Yetmişin Baharında Keyfimin Sepeti...... Yakında yenileri geliyormuş: Coştum Koşturn Alaska kıyıları ve Kanada..... Minkari gezmeyi, ama özellikle denizlerde gezmeyi, yazmayı, balık tutmayı, balıkları yüzerken seyretmeyi, videokamera ile film çekmeyi, mizahı, hikaye dinlemeyi ve anlatmayı çok seviyor. Son zamanlarda diline bir beyit dolamış, mırıldanıp duruyor: "Kamil insan ki yaşar hatıralarla Bir başka kerem beklemez gelecekten " Bu kitaplar Milliyet Yayınları tarafından basılmakta ve dağıtılmaktadır. Geldik 20 Mart 1996'ya... Dr.Minkari diyor ki: "Birden içim nurlandı: Meslekdaşlarım beni yaşarken bir kez daha sevindirdiler, mutlu ettiler, onurlandırdılar :adımı bir dershaneye verdiler .


Düşünebiliyor musunuz? Benim, yıllarca içinde, genç meslekdaşlarıma bilgi, fazilet ve görgü aktardığım dershaneye adımı verdiler .


O gün çok sevinmiştim, ama iki ay sonra daha çok sevindim. Bizim monoblokta 6 dershane vardır. Altısına da hocaların isimleri verilmiştir, ama hiçbiri yaşamıyor. İşte ayrılık burada. Ben yaşıyorum. Bir gün o dershanede eğitim gören gençlere haber gönderdim, -Sizlerle tanışmak istiyorum dedim. Koştular geldiler. Onları kucakladım, dedim ki -Ben sizin gençliğinizi kıskanmıyorum. Ben o günleri iyi kötü yaşadım. Ayrıca üstüne 50 yıl daha koydum. O yılların bana ne getirdiklerini ne götürdüklerini biliyorum. Ama sizler önünüzdeki 50 yılın sizlere ne getirip ne götüreceğini bilmiyorsunuz. Şimdi size soruyorum: Benimle zaman tünelinin içine girip el ele kol kola gezmek, beni tanımak yaşadığım dönemi öğrenmek istiyor musunuz?


Sevindiler coştular. Onlarla çok tatlı bir saat geçirdim. Şimdi bu resme bakıyorum ve uçuyorum: Tanrım ne güzel bakıyorlar ne güzel gülüyorlar.


Tarık Minkari,Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde isminin verildiği Anfide Genç Meslekdaşları ile buluştu ve sohbet etti. Prof.Dr.Tarık Minkari, geleceğin doktorlarıyla içinde politikanın ve ekonominin olmadığı çok öze1 bir sohbet gerçekleştirdi. Konuşmasında bu güne kadar meslektaşlarının isimlerinin salonlara ölümünden sonra verildiğini vurgulayan Minkari, "Beni yaşarken sevindirdiler. Bu bana büyük gurur verdi" diyerek, adının bir anfiye verilmesinden duyduğu gururu dile getirdi. ...Meslek hayatındaki yılların tecrübesini, gençlerle paylaşan Prof. Dr. Tarık Minkari, genç meslektaşlarının ve meslektaş adaylarının sorularını cevaplandırdı...

................

Sevgili Minkari, halen dünyayı karış karış dolaşmakta, engin dünyasında ufuktan ufuğa koşmakta ve gördüklerini, bildiklerini, araştırdıklarını bizlerle paylaşmaya devam etmektedir."


Tıp dünyasında “Virtüöz Cerrah” olarak bilinen ünlü cerrah Tarık Minkari 2010 yılında 85 yaşında iken solunum yetmezliği nedeniyle hayata veda etti ve Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi.

29 görüntüleme0 yorum