• HaberciGazete

Edip Cansever, Semavi Eyice, Orhan Peker, Çiğdem Talu, İ. Şevki Atasagun, S. Muhtar Alus

Güncelleme tarihi: 29 May


Bugün 28 Mayıs. Edip Cansever, Semavi Eyice, Orhan Peker, Çiğdem Talu, İbrahim Şevki Atasagun, Sermet Muhtar Alus'un ölüm yıldönümü.

BRT Yayın Grubu olarak bu değerlerimizi saygıyla anıyoruz.


Edip Cansever kimdir?



Sözlerin birbirine karıştığı, karmaşanın çoğu kez fikirleri gölgelediği bir zamanda, kavganın önünde ya da içinde olmayı seçmeyenlerdendi. Mücadelelerin arka planında, günlük hayatın içinde insan ruhunu yakalamak, onun sesi olmak için yazanlardandı. O, kaybolup giden sokakların, ruhların peşinde bir şairdi: Edip Cansever...


Osmanlı İmparatorluğu'nun kalıntıları arasında, yeni bir dönemde kendini bulmaya çalışan, günün yoksulluğu ile geçmişin gururunu bir potada eriten şehirdi İstanbul. Dar sokaklarda sıra sıra dizilmiş, çoğu gelecekteki yangınlarla kül olacak cumbalı ahşap evler, bakımsızlık içindeki türbeler, medreseler, çeşmeler, kendi içine kapanmışlığı ve yenilmişlik duygusunu çağrıştırıyordu. 1928 yılıydı... Şehrin kadim semtlerinden Beyazıt'ın arka sokaklarında bir tüccar ailenin üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldi Edip Cansever. Babası 8 Ağustos 1928 tarihini, evdeki Kur-an'ı Kerim'in arkasına not etti. Beyazıt, Saraçhanebaşı, Direklerarası, Süleymaniye ve Kapalıçarşı, çocukluğununu ve ilkgençliğini yaşadığı mekanlardı. Daha çocuk yaştan şehirdeki hayatı, büyük bir kısmı fakirlik içinde olan semtlerdeki hayatı ilgiyle gözlemlemeye başladı. İnsanı tanıma ve anlama merakı, onu henüz 13 yaşındayken Fatih Millet Kütüphanesi'nin raflarında, boyundan büyük konuları işleyen kitapları dikkatle okumaya yöneltti. O yıllarda dünya büyük bir felaketle yüzleşti. 2 Dünya Savaşı bütün Avrupa'yı sarstı. Alman orduları, İstanbul'un 300 km. uzağındaydı. Türkiye, tek parti yönetiminde savaşın getirdiği olağanüstü koşulları yaşıyordu. Bir yandan siyasi baskı, bir yandan yanıbaşımızdaki savaşa hazırlıklı olması gereken bir ülkenin seferberlik koşulları... Ekmek karnesi ve özellikle büyük şehirde uygulanan karartmalar... Her an bir savaş uçağının gökyüzünde belireceği korkusuyla yaşıyordu İstanbullular. Edip Cansever bu koşullar içinde ortaokulu bitirdi ve İstanbul Erkek Lisesi'ne kaydoldu. Okul, Babıali'de, eski Düyûn-ı Umûmiye binasında tedrisatı sürdürüyordu. Cağaloğlu, bu meraklı genç için kitapçıları, matbaaları, gazeteci ve sanatçıların zaman geçirdiği mekanlarıyla bulunmaz bir ortamdı. Bir yandan yeni şairleri takip ediyor, başta Yunan filozoflarının eserleri olmak üzere kitap raflarında bulduğu, ilgisini çeken her şeyi, büyük bir iştahla okuyordu. Şiire olan ilgisi bu dönemde yoğunlaştı ve kıvrak kalemi, kendine özgü dizeler üretmeye bu yıllarda başladı. İşte taze ikindi güneşim. Pencerelerde küçük sarışınlar, Her şey iyi, her şey sade Anlıyamıyorum şu iç sıkıntımı. Yaşamak dersen yaşamak, Sarhoşluğum sarhoşluk. Ah! hatırlamak olmasa eski günleri. İlk şiir kitabı 'İkindi Üstü'nü yayınladığında 19 yaşındaydı Cansever. Kendine özgü anlam dünyasının ipuçlarını veriyordu bu ilk dönem şiirlerinde. Ama yine de kendiyle hesaplaşmaya devam ediyor; "En doğrusu nedir? İyi şiir nasıldır?" sorularına cevap aramayı sürdürüyordu. Bir gün İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin değerli ismi, edebiyat tarihçisi, romancı ve şair Ahmet Hamdi Tanpınar'ın şiirlerini görmek istediğini haber aldı. "Tanpınar şiirlerimi görmek istedi.. Tünel'deki Narmanlı Yurdu'na gittim. Bana kocaman bir fincan kahve sundu. Gene kocaman masasına oturup gözlüğünü taktıktan sonra, hiç bıkma belirtisi göstermeden bütün şiirlerimi okudu. Okuması bittikten sonra başını kaldırarak (iyice aklımda) ilk cümlelerini söyledi: 'Bunlar güzel, hepsi çok güzel ama hiçbiri şiir değil..' Tanpınar, Osmanlı'dan cumhuriyete uzanan gelenekçi kuşağın önemli temsilcilerindendi. Ancak 1940'ların başından itibaren Türk şiirinde yenilik arayışları başlamış, Orhan Veli ve arkadaşlarının öncülüğünde Garip Akımı'nın etkisi, bütün edebiyat dünyasına yayılmıştı. Bu akımın şiirselliği reddedişi, gündelik dili şiirin merkezine yerleştirmesi kabul gördüğü kadar tepki de çekmiş, bu tepkiler genç kuşak şairlerde yeni bir dil yaratma isteğini perçinlemişti. Edip Cansever'in genç bir şair olarak edebiyat dergilerinde boy gösterdiği yıllar, bu arayışın akacak doğru mecrayı henüz bulamadığı yıllardı. İstanbul Erkek Lisesi'ni bitirdikten sonra Yüksek Ticaret Akademisi'ne başladı. Fakat kısa süre sonra üniversite hayatından sıkıldı. Babasının Kapalıçarşı'daki dükkanında çalışmaya başladı, bir süre sonra da evlendi. Henüz 20 yaşında, çocuk sahibi, ailesinin yükünü sırtında taşıyan bir gençti artık. Bunca sorumluluğun içinde akşamları Beyoğlu'nu ihmal etmiyor; Oktay Akbal, Sait Faik ve Salah Birsel gibi genç yazar arkadaşlarıyla buluşup edebiyat konuşuyordu. Bu ortamın en tanıdık simalarından, kadim dostu Salah Birsel, daha ilkgençlik yıllarından itibaren Edip Cansever'deki tılsımı görmüş, onu her zaman yüreklendirmiş bir edebiyatçıydı. Edip Cansever 1954 yılında ikinci şiir kitabı 'Dirlik Düzenlik'i çıkardı. Kitabın en akılda kalan şiiri, yıllarca peşini bırakmayacak olan "Masa da masaymış ha.." isimli çalışmasıydı. Bu şiirin edebiyat matinelerinin vazgeçilmezlerinden olduğu dönem Cemal Süreyya, Turgut Uyar, İlhan Berk, Sezai Karakoç gibi şairlerin ürünlerinde Garip'ten ve geleneksel şiirden ayrışarak yeni bir dalga oluşturan ve sonradan İkinci Yeni olarak adlandırılacak şiirin filizlendiği yıllardı. Edip Cansever, bu kitabıyla yeni şiirde öncü olacağını, kendine ait bir sesle çığır açacağını müjdeliyordu adeta. Adam yaşama sevinci içinde Masaya anahtarlarını koydu Bakır kaseye çiçekleri koydu Sütünü yumurtasını koydu Pencereden gelen ışığı koydu Bisiklet sesini çıkrık sesini Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu Adam masaya Aklında olup bitenleri koydu Ne yapmak istiyordu hayatta İşte onu koydu Kimi seviyordu kimi sevmiyordu Adam masaya onları da koydu Üç kere üç dokuz ederdi Adam koydu masaya dokuzu Pencere yanındaydı gökyüzü yanında Uzandı masaya sonsuzu koydu Bir bira içmek istiyordu kaç gündür Masaya biranın dökülüşünü koydu Uykusunu koydu uyanıklığını koydu Tokluğunu açlığını koydu. Masa da masaymış ha Bana mısın demedi bu kadar yüke Bir iki sallandı durdu Adam ha babam koyuyordu. Şiiri, şiirlerle ölçmek; şiirden başka hiçbir şeye pirim vermemek... Edip Cansever'in edebiyata ve kendi sanatına bakış açısını bu cümle özetler. Onun şiire odaklanmış bir hayat için aradığı koşulları sağlayacak olay, 1954 Kapalıçarşı yangını oldu. Bu yangında babasından kalan dükkanı yitirdi. Ardından ortağı Jack ile yeni bir antikacı dükkanı açtı. Kapalıçarşı'nın görünürde zamana direnen, ama satıcıları ve müşterileriyle modern zaman hastalıklarından kendini sakınamayan atmosferinde, onun için yeni bir hayat başladı. Ortağı Jack, tüm işlerle ilgileniyor; o da dükkanın üst katındaki yazıhanesinde okuyor ve sadece şiir yazıyordu. 1957 yılında yayınladığı 'Yerçekimli Karanfil' kitabı, onun artık geri dönülmez biçimde girdiği bu yolda ölümsüz eserler vereceğinin habercisi oldu. Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde Oysaki seninle güzel olmak var Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor. Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel O başkası yok mu bir yanındakine veriyor Derken karanfil elden ele. Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk Birleşiyoruz sessizce. Edip Cansever gençlik yıllarından itibaren sosyalist dünya görüşünün savunucusu oldu. 1940'lı yıllar tek parti döneminin baskılarıyla geçmişti. 1950'li yıllarda başlayan çok partili hayatta ise, soğuk savaşın gölgesi altında, sol düşünceleriyle bilinen yazar ve düşünürlerin üzerindeki baskılar azalmadı. Türkiye Mayıs 1960 sabahına, siyasi hayatın dinamiklerini tümden değiştirecek bir askeri darbe ile uyandı. Darbenin geride bıraktığı acılarla, yıllarca bitmeyecek kaos ortamının temelini atması bir yana, 1961 anayasası ile getirilen özgürlükler, özellikle sol akımlar açısından daha elverişli bir ortamın oluşmasını sağladı. Bu ortam, bürokratik elit ile işbirliği yaparak, toplumu dönüştürebileceğine inanan akımların güçlenmesini sağladı. Türkiye İşçi Partisi, bu jakoben anlayışın dışında, halka ulaşmaya ve halkla birlikte yürümeye kararlı bir aydın hareketi olarak, 1960'ların ortalarında siyasi hayatta yerini aldı. Edip Cansever de bu hareketin içinde büyük bir istek ve şevk ile çalıştı. Ama kısa süre sonra, belki ideolojiyi hiçbir zaman sloganlardan ibaret saymaması nedeniyle, belki siyasetin mizacına uygun olmadığını düşünerek, TİP'teki görevinden ayrıldı. Şiiri hiçbir düşüncenin hizmetine vermemek, yaşadığı sürece tutarlılıkla savunduğu bir görüş oldu. Ama bu tavır, şiirin düşünceden tümden bağımsız bir anlatım biçimi olduğu anlamına gelmiyordu. "Sanatçı olarak bizi politikanın dışında görseler kızarız, görmeseler yine kızarız. Politika dışında kalmayı yeğlemişsek, bu günlük çıkar peşindeki politikacıların sanatçıyı ezeceği, onu saygınlıktan uzaklaştıracağı sanrısına kapıldığımızı gösterir. Yok, politikaya karışma gereğini duyuyorsak, politikanın insancıl ve yüceltici yönüne iyice inanmışız demektir. Sözlerimizi şöyle bağlayalım, politikacı, bir anlamda sanatçıya karışmasın! Ne var ki sanatçı da kendini herkesten bağımsız görmesin, sanatını, insanlığın, karşılıklı etkilenmelerin, yaşamayı yüceltme çabasının dışında düşünmesin..." Politik gerginliklerin, sokak çatışmalarının, bitmeyen hesaplaşmaların ortasında Edip Cansever, yaşadığı şehrin sokaklarında insan hikayeleri aramayı sürdürdü. Çiçek Pasajı'nın günün her saatinde değişen ziyaretçileri arasında, Tarlabaşı'nın, Feriköy'ün dar sokaklarında, insana dair, zamanın alıp götürdüklerine dair ne varsa, onun şiirinde bazen bir imge, bazen bir karakter olarak karşılığını buldu. Şiir dışında hiçbir anlatım aracına meyletmeyen Edip Cansever, uzun öykü tarzında şiirlerle Türk edebiyatında ayrı bir sayfa açtı. Daha önce Nazım Hikmet'in 'Benerci Kendini Niçin Öldürdü?', 'Memleketimden İnsan Manzaraları' gibi destan şiirlerle açtığı yolda, o, kendi duyarlılığıyla yepyeni eserler verdi. Uzun soluklu şiirleri, bütün olarak bir öykünün peşinde koşuyordu aynı zamanda. Her bölümü kendi içinde bağımsız bir şiir gibiydi. Edip Cansever bir hikaye anlatıcısıydı ama bunu hiçbir zaman romana ya da öyküye meyleden bir yazar gibi yapmadı. Hep şiirde, hep şair kaldı. 1964'te 'Tragedyalar' ile başlayan öykü şiirleri, 1969'da 'Çağrılmayan Yakup', 1976'da 'Ben Ruhi Bey Nasılım', 1982'de 'Bezik Oynayan Kadınlar' ile devam etti. Bu şiirlerde onlarca karakterin yalnızlıklarını, paylaşabildikleri ve paylaşamadıklarını iç sesler ve diyaloglar ile yansıttı. Ona göre iyinin, güzelin, çirkinin, kötünün düşsel kahramanları olmak, insanın özünde vardı. Ben Ruhi Bey, nasıl olan Ruhi Bey Nasılım Bir yaz ikindisinden çıktım geldim Diyelim bir pazartesiydi, biraz da şöyle geldim Kapıyı iyice kapadım - Kapadım mı, evet, kapadım - Çitlenbik ağacının altından geçtim Frenk üzümlerinden bir iki salkım kopardım Dişlerimle sıyırdım Sardunya renginde ve sardunya tadında idiler Biri fotoğrafımı çekiyorkenki gibi durdum Azıcık gülümsedim Ve dünya bana gülümsedi Çakılların üstünden yürüdüm Yürüdüm ki, bir sese benziyordum sanki Yüzyıllarca önce kırılmış bir kemik sesi İyice duydum 1970'li yıllara gelindiğinde sanatçısından siyasetçisine, sokaktaki adama kadar hemen herkes kaygılıydı. 1960 darbesiyle başlayan süreç, 1970'teki muhtıra ile kesintiye uğramış; bütün müdahalelere rağmen siyasi karmaşa bitmemişti. 1970'lerin sonlarına doğru gazete manşetleri, karşıt görüşlü öğrencilerin birbirini öldürdükleri, fabrikaların, kahvehanelerin bombalandığı haberleriyle hüznü, insani çaresizliği haykırıyordu. Kavganın tarafı olmaktan çok, her gün eksilen insanlığın hüznünü duyuyordu Edip Cansever. Sokakların sesini bir başka duyuyordu. Ah güzel Ahmet Abim benim Gördün mü bak Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar Ve dağılmış pazar yerlerine memleket Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile Gelse de Öyle sürekli değil Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün O kadar çabuk O kadar kısa İşte o kadar. Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar Mendilimde kan sesleri. 1980, herkes gibi onun için de dönüm noktası oldu. O, 30 yılı geçen şiir serüveninde yaşadığı zamana tanıklık etti. Dostları Turgut Uyar, Cemal Süreyya, İlhan Berk ve Ece Ayhan gibi şairlerle birlikte, bir dönemin sesi oldu. Onlar gibi modern cumhuriyetin, geçmişle bağını koparmadan şiiri geleceğe taşıyan en önemli şairlerden biri olarak kabul gördü.

Emrullah Güney'in çizgileriyle Edip Cansever


"Yeni bir şiire başlıyorsam, kafamda mutlaka sözcüklere dönüşmemiş bir söz akımı vardır. (Yokuştan çıkan bir kamyonun ağır temposu da olabilir bu, yüz metre koşan bir atletin hızlı temposu da.) İlk birkaç dizeyi yazdıktan sonra, onları, içinde bulunduğum ruh haline yakınlaştırarak istediğim sesi ve kıvamı elde etmeye çalışırım. Çünkü ilk dizeler her zaman yabancıdır bana... Sanki dizeler benimle değil de ben dizelerle uyuşmak, onları uysallaştırıp evcilleştirmek zorundayımdır." Yaşadığı her günü şiiri evcilleştirerek, şiirde kendini ve insanı arayarak geçirdi Edip Cansever. 19 şiir kitabı ve binlerce dizesiyle, sonsuza açılan bir pencere gibi, her yeni kuşakta katlanarak büyüyen bir okur kitlesine seslendi. 28 Mayıs 1986'da, 58 yaşında bu dünyadan göçtü. Gökkubbede, öncesi ve sonrası olmayan, kendine ait, özgün bir ses kaldı ondan. Plasterle tutturulmuş kırık cam Şurda burda plastik çiçekler Evet, aralık kapıdan soğuk geliyor Tam kalbimin üzerine bu akşam. Ölüm Sen en güzelsin bu saatlerde Büyütmüş yetiştirmişsin beni Söyler miyim hiç sana hayran olmasam. Bugün de ince, bugün de kırıldı kırılacak Bugün de Tam nerede kalmışsam. * TRT, Portreler Galerisi programından alınmıştır.


Semavi Eyice kimdir?



İstanbul Kadıköy’de doğdu (1922). Galatasaray Lisesi’ni bitirdi (1943). İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden (1948) “İstanbul Minareleri” konulu teziyle mezun oldu. Aynı fakültenin Sanat Tarihi Kürsüsü’nde “Side’nin Bizans Dönemine Ait Yapıları” başlıklı teziyle doktorasını (danışman: Ord. Prof. Arif Müfid Mansel, 1952) tamamladı. “İstanbul’da Son Devir Bizans Mimarisi” başlıklı takdim çalışmasıyla doçent (1955), “İlk Osmanlı Devrinin Dini-İçtimai Bir Müessesesi: Zâviyeler” takdim çalışmasıyla profesör unvanı (1964) aldı.


1948 yılında asistan olarak intisap ettiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü Başkanlığı’ndan emekli oldu (1990). Bu fakültede öğretim üyeliğinin yanı sıra Bizans Sanatı Tarihi Kürsüsü’nün idareciliğini de yaptı (1963-1990). Hacettepe (1972-74), Bochum (1974), Sorbonne, Genève (1976) üniversitelerinde ve Collége de France’ta (1976) misafir öğretim üyesi olarak dersler verdi. Mimar Sinan Üniversitesi’nde lisans ve Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi İslâm Tarihi ve Sanatları Anabilim Dalı’nda (2007-2008) yüksek lisans dersleri verdi. Brüksel, Münih, Mainz, Münster, Berlin, Roma, Ravenna, Venedik, Ohri, Bükreş, Selânik, Belgrad ve Washington’da konferans ve kongrelerde tebliğler sundu.



Başlangıcından itibaren TDV İslâm Ansiklopedisi çalışmalarına önemli katkılar sundu; Ansiklopedi İnceleme Kurulu ve Ansiklopedi İlim Kurulu üyeliklerinde bulundu (1989-2000). Müellif-redaktör ve İslâm Sanatları (Mimari) İlim Kurulu üyesi olarak ansiklopedi mutfağında bizzat hizmet verdi; telif ettiği 440 madde veya madde bölümü ile en çok maddesi olan yazarlar listesinde en üst sıraya yerleşti, bir çok maddenin ilmî redaksiyonunu yaptı.


Eski Eserler Encümeni (1956-96), Türk Tıp Tarihi Enstitüsü (1957), Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu (1958-1998), Anıtlar Kurulu (1958-1996), Türk Tarih Kurumu (1968-1983), Belçika Krallık Akademisi, Amerikan Arkeoloji Enstitüsü, Alman Arkeoloji Kurumu üyeliği ve Atatürk Kültür Merkezi şeref üyeliği (2015) bulunmaktadır.


Türkiye Bilimsel Araştırmalar Kurumu Hizmet Ödülü (TÜBA, 1997), Fransa hükümeti tarafından verilen Légion d’Honneur Nişanı (1998), Atatürk Kültür Merkezi Hizmet Ödülü (2009), Avrupa Kültürleri İstanbul Buluşması temalı onur ödülü (Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı-TÜRSAK, 2009), T.C. Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü (2011), Edebiyat, Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği Özel Ödülü (ESKADER, 2012), ve TDV İslâm Ansiklopdisi’ne katkıları sebebiyle T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “Yüzyılın İslâm Kültür Hizmeti Onur ve Hizmet Ödülleri” kapsamında hizmet ödülüne (2014) lâyık görüldü.


28 Mayıs 2018’de İstanbul’da vefat etti ve Fatih Camii hazîresine defnedildi.


İlmî ve akademik çalışmalarında medeniyet ve sanat tarihi genel başlığı altında Bizans sanatı ve tarihi; İstanbul tarihi; Türk medeniyeti, mimarisi ve sanatı; Osmanlı coğrafyasındaki Türk eserleri alanlarında yoğunlaştı.


Istanbul Petit Guide a Travers les Monumens Byzantins et Turcs (İstanbul 1955), Son Devir Bizans Mimarisi: İstanbul’da Palaiologos’lar Devri (İstanbul 1963), Karadağ (Binbirkilise) ve Karaman Çevresinde Arkeolojik İncelemeler (İstanbul 1971), Bizans Devrinde Boğaziçi (İstanbul 1976), Ayasofya (İstanbul 1984), Tarih Boyunca İstanbul (İstanbul 2006) ve Eski İstanbul’dan Notlar (İstanbul 2006) başlıca eserleridir.


Orhan Peker kimdir?



27 Mayıs 1927 yılında Trabzon’da dünyaya gelir. 1942 yılında İstanbul’da Almanca öğrenebileceği Avusturya Okulu olan Sankt Georg’a kaydolur. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle Sankt George Lisesi kapanır. Bunun üzerine Bedri Rahmi Eyüboğlu atölyesinin sınavını kazanan Orhan Peker akademiye kayıt olur. 1954 yılında akademiden arkadaşı olan Avni Dilligil ve Grubu ile birlikte Almanya’da Erlangen Gençlik Tiyatroları Festivali’ne katılır. Meinecke ile birlikte İtalya ve Viyana’ya, oradan da Paris’e gider. Ressam Oscar Kokoschka (1886-1980) ile tanışma ve onun atölyesinde çalışma fırsatı elde eder.

1957’de Münih’e giden Orhan Peker, Münih’te iki yıl kaldıktan sonra 1959’da İstanbul’a döner. Aynı yıl Ankara’ya giden sanatçı, buranın sarı steplerinden çok etkilenir ve Ankara’ya yerleşir. Peker, Ankara’da dört sene yaşadıktan sonra 1963 yılında İspanya’da verilecek bir eğitim bursuna Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü tarafından aday gösterilir ve kabul edilir. Böylece İspanya dönemi başlar. 1966 yılında Türkiye Çağdaş Ressamlar Cemiyeti’nin girişimleriyle, “Yılın Ressamı” ve “Yılın Genç Ressamı” seçilir. 1969 yılında Bayındırlık Bakanlığı’nın, Japonya’daki “EXPO- 70” fuarı için açtığı proje yarışmasında Orhan Peker arkadaşı Ragıp Buluç’la birlikte hazırladığı proje birincilik ödülü alır. 1972 yılında tekrar Avrupa’ya gider; 1973 Mayıs ayına kadar Paris, Brüksel, Köln ve Münih’te çalışmalar yapar. Yurda döndükten sonra iki yıl Ayvalık’ta yaşar. 1978 yılında İstanbul’a yerleşir. 11 Nisan 1978 tarihinde, akademi hocası Bedri Rahmi Eyüboğlu galerisinde “Güvercinler” isimli son sergisini açar. Aynı yıl vefat eder.



Bedri Rahmi Eyüboğlu Atölyesinde yetişen Orhan Peker, halk sanatı kültürünü ve Batı sanatı etkilerini kendine özgü, özgürlükçü üslubuyla birleştirerek Türk resim sanatı içinde kendini farklı bir noktaya ulaştırmıştır.

Her dönem farklı resimler ve sürekli yeni arayışlarla kendini yenileme yoluna giden sanatçı, bu özelliğiyle Türk resim sanatı içerisinde önemli bir konum edinmiştir. Başlangıçta siyah ve gri tonlarının ağırlıkta olduğu çalışmalarını, ilerleyen dönemlerde daha renkçi bir anlayışa bırakmıştır. Lekesel anlayışın ağırlıklı olduğu çalışmalarında, genellikle tüm yüzey üzerine dağılan serbest kompozisyonlar dikkat çekmektedir.


Çiğdem Talu kimdir?



Türk popunun en önemli söz yazarlarından biri sayılan Çiğdem Talu, 1939 yılında İstanbul'da doğdu. Robert Kolej mezun olan Talu, Işık Lisesi'nde İngilizce öğretmenliği yaparken 1972'de "Ağlıyorum Yine" adlı ilk şarkı sözünü yazdı ve bu şarkı, Nilüfer'in "Kalbim Bir Pusula" adlı ilk plağının arka yüzünde yer aldı. Bu plağın başarısı üzerine, başta Yeliz ve Füsun Önal olmak üzere herkese söz yazmaya başladı. 1975'te ilk defa yapılmakta olan Eurovision Türkiye elemelerine; Füsun Önal ("Minik Kuş"), Yeliz ("hayalimdeki adam") ve Uğur Akdora ("Anılar") için yazdığı şarkılarla katıldı. Yine aynı yıl Melih Kibar ile tanıştı ve bir ekip olarak çalışmaya başladılar.

İlk olarak Erol Evgin için "İşte Öyle Bir Şey"i yazdılar ve bu şarkının görülmemiş ölçüde ilgi görmesi üzerine Erol Evgin ile sürekli olarak çalışmaya başladılar.Yine '70 ortalarında, müziğini Timur Selçuk'un yaptığı ve AST tarafından sahnelen "Nereye Payidar" adlı oyunun şarkı sözlerini yazdı ve bu yazdıkları ile herkese 'aydınlık yüz' ünü gösterdi. hem bu dönem, hem daha sonra; Çiğdem Talu, Erol Evgin dışında; aralarında Nükhet Duru, Ajda Pekkan ve Zerrin Özer'in de bulunduğu epeyce sanatçıya, tamamı da ses getiren şarkılar yazdı.

Türk müziğine onlarca güfte bırakan sanatçı 28 Mayıs 1983 de yakalandığı meme kanserini yenemeyerek hayatını kaybetti. Sanatçı adına daha sonra anmak için birçok ünlü sanatçı tarafından konserler düzenlendi. 2006 yılında Çiğdem Talu'nun bazı şarkıları özel bir albüm haline getirildi.


İbrahim Şevki Atasagun kimdir?



1899'da İstanbul'da doğdu. 1921'de Askeri Tıbbiye'yi bitirdi. Kurtuluş Savaşına katıldı. Savaştan sonra iç hastalıkları uzmanlığını tamamladı ve İstanbul Tıp Fakültesinde öğretim üyesi oldu. Profesörlüğe yükseltildi. Bir süre sonra tekrar ordu hizmetine geçti. Çeşitli askeri hastanelerde başhekimlik yaptı. 1957'de tümgeneral iken emekliye ayrıldı. 1958-1960 arasında Sağlık Bakanlığı müsteşarlığında bulundu.1961 seçimlerine katılarak Nevşehir senatörü seçildi. Cumhuriyet Senatosu başkanlığını yürütürken hasta olan cumhurbaşkanı Cemal Gürsel'e uzun süre vekalet etmiştir. Senatörlük görevi bittikten sonra ( 1977), siyasetten çekildi.1984 yılında vefat etti. Tıp alanında çeşitli eserleri vardır.


Sermet Muhtar Alus kimdir?



(1887-1952) Eski İstanbul hayatına dair roman ve hâtıralarıyla tanınan gazeteci ve yazar.

Müellif: ALİM KAHRAMAN

28 Mayıs 1887 tarihinde İstanbul Saraçhanebaşı’nda doğdu. Asıl adı Osman Sermet’tir. “Sermed” kelimesi ebced hesabına göre doğum tarihi olan 304 (1304) yılını vermektedir. Babası Askerî Müze Müdürü Ferik Ahmed Muhtar Paşa, annesi Osman Âbid Paşa’nın kızı, Hanımlara Mahsus Gazete’de F. K. imzasıyla yazıları yayımlanan Fatma Kevser Hanım’dır. Başlangıçta Osman Sermet Muhtar, daha sonra yazılarında Sermet Muhtar adını kullandı. Eğitimine Sultanahmet’teki Fîruz Ağa Camii imamı Mustafa Efendi’den aldığı özel derslerle başladı, Muhacir Ârif Efendi ile devam etti. Küçük yaşlarda Fransızca ve Almanca öğrendi. On yaşında iken dedesi Âbid Paşa’nın sürgünde bulunduğu Halep’e gitti. Dönüşünde son sınıfına kaydedildiği Galatasaray Mekteb-i Sultânîsi’nden 1906’da mezun oldu. Aynı yıl girdiği Mekteb-i Hukuk’u birincilikle bitirdi (1910). Avrupa’da hukuk doktorası yapma arzusu gerçekleşmeyince sınavla Askerî Müze’ye Umûr-ı Fenniyye ve Târîhiyye kâtibi olarak girdi. Bu sırada müze için hazırladığı rehberler üç cilt halinde yayımlandı. Babasının ölümünün (1926) ardından müzedeki görevinden ayrıldı. Hayatının son döneminde geçimini gazete ve dergilere yazdığı yazılarla sağlamaya çalıştı. 18 Mayıs 1952’de öldü. Bilgili, kibar, zeki, nüktedan, sohbeti aranan, cömert kişiliğiyle tanınan Sermet Muhtar zaaflarını, maddî sıkıntılarını dışa yansıtmayan bir terbiyeye sahipti. Sermet Muhtar’ın çocukluğu, köklü ve zengin kültür birikimine sahip bir aile ortamı içinde dedesi Âbid Paşa’nın Saraçhanebaşı’nda ve Göztepe’deki konaklarında geçmiş, konak hayatı kişiliğinin şekillenmesinde etkili olmuştur. Çocukluğundan itibaren Şehzadebaşı’nda ve Kadıköy yakasındaki tiyatrolarda çok sayıda oyun izleme imkânı bulmuştur. Jules Verne’in çeviri romanları yanında F. Alcan’ın “Bibliothèque de philosophie contemporaine” dizisindeki kitapları okumuş, Illustration dergisinin hemen tamamını edinmiştir. Servet-i Fünûn şair ve yazarlarının eserlerine duyduğu hayranlıktan dolayı, ilk evliliğinden olan kızına Cenab Şahabeddin’in “Elhân-ı Şitâ” şiirinden ilhamla Elhan adını vermiştir. Babasının ölümünün ardından annesinden hiç ayrılmamış, üçüncü evliliğinden sonra bir daha evlenmeyerek annesi ve tek çocuğu Elhan’la beraber yaşamış, kızının yetişmesi ve eğitimiyle bizzat ilgilenmiştir. Annesi Fatma Kevser Hanım tarafından devrin başbakanı İsmet İnönü’ye hitaben yazılan ve Göztepe’deki köşklerinin sanatoryum yapılmak üzere satın alınmasını talep eden dilekçeden, ailenin özellikle Ahmed Muhtar Paşa’nın hastalıklarla geçen son yıllarında geçim sıkıntısı içine düştüğü anlaşılmaktadır. Müziğe olan ilgisi yanında resme de merak sarmış, ilk gençlik yıllarında evlerine gelip giden (1904) Hoca Ali Rızâ Bey’le alıştırma çalışmaları yapmıştır. Eserlerinin önemli bir kısmını kendi resimlediği gibi yağlı boya tablo çalışmaları da bulunmaktadır. Fotoğrafçılıkla ilgisi, evlerinde bir karanlık oda düzeni kurmaya ve zamanla İstanbul içinde şehir fotoğrafları çekmeye kadar varmıştır. Galatasaray’da edebiyat, felsefe ve tiyatro üzerine konuşan bir arkadaş çevresine dahil olmuş, ilk yazıları Samiha Necdet takma adıyla Çocuklara Mahsus Gazete’de çıkmıştır (1907). II. Meşrutiyet’in ilânından sonra iki arkadaşıyla birlikte Elüfürük adlı kısa ömürlü bir mizah dergisi yayımlamış, Davul’da yazı ve çizgileriyle görünmüş, çeşitli dergilerde Necdet takma adıyla hikâyeler yazmıştır. Düzenli yazmaya 1931’de Akşam gazetesinde başlamıştır. Dönemin çeşitli yayın organlarında yazılarına rastlanmaktadır. Bir ara Cemal Nadir’in çıkardığı Amcabey’in imtiyaz sahibi olarak görünür (1943). Gazete yazılarında geleneksel İstanbul yaşayışını bütün zenginliğiyle ve iyimser bir bakış açısıyla anlatır. Bu yazılarda çocukluk ve gençlik anılarına, aile, dost ve arkadaş çevresine, okuduğu kitaplara da yer verir. Okuduklarına ve gördüklerine duyduklarını da katar. Balkan ve I. Dünya savaşlarının yıkıcı etkilerine yakından şahit olan yazar, roman ve piyeslerinde savaş şartlarını kendi çıkarlarına kullanarak bir anda servet sahibi olan, sonradan görme harp zenginlerini nükteli bir dille hicveder. Eserleri. İstanbul Yazıları. 1. İstanbul Yazıları (nşr. Faruk Ilıkan, İstanbul 1994). Eski İstanbul yaşayışı üzerine yazdığı yazılardan bir seçmedir. 2. İstanbul Kazan Ben Kepçe (İstanbul 1995). İstanbul’un çeşitli semtlerini anlattığı, Ekim 1938 - Mart 1939 tarihleri arasında Akşam gazetesindeki tefrikalarından oluşmaktadır. 3. Masal Olanlar (İstanbul 1997). Önce Akşam gazetesinde yayımlanmıştır (Mart-Nisan 1932). 4. Eski Günlerde (İstanbul 2001). Müellifin, Ekim 1939 - Mayıs 1940 arasında yine Akşam gazetesinde çıkan yazılarında başta ramazan günleri olmak üzere eski İstanbul yaşayışının çeşitli ayrıntıları ele alınmıştır. 5. 30 Sene Evvel İstanbul (İstanbul 2005). Akşam gazetesinde 12 Mart - 27 Eylül 1931 tarihleri arasında yayımlanan elli altı yazıdan meydana gelen kitapta 1900’lerin başındaki İstanbul hayatı anlatılmaktadır. Alus’un yine eski İstanbul hayatı üzerine gazete ve dergilerde tefrika edilip henüz kitap halinde basılmamış başka yazıları da vardır: “Eski Defterdekiler” (Akşam, Mart-Nisan 1932); “Bir Varmış Bir Yokmuş” (Yedigün, Haziran-Ekim 1934); “Eski Konaklar Bize Neler Anlatıyor” (Tan, Ekim-Aralık 1936); “Kırk Yıl Evvelkiler” (Akşam, Mart-Haziran 1939); “35 Yıl Evvelki Demlerinde” (Akbaba, Ekim 1939 - Şubat 1940); “Gördüklerim Duyduklarım” (Akşam, Ocak 1941 - Ağustos 1944, aralıklarla); “Eski Ramazan Geceleri” (Yeni Sabah, Eylül-Aralık 1942); “Pazar Sohbetleri” (Yeni Sabah, Aralık 1942 - Mart 1943); “Dünden Bugünden” (Amcabey, Akşam, 1943-1947, aralıklarla); “Bugünden Dünden” (Aydede, Akşam, 1949-1951). Roman: Kıvırcık Paşa (İstanbul 1933, filme alınmıştır, 1941), Pembe Maşlahlı Hanım (İstanbul 1933), Harp Zengininin Gelini (İstanbul 1934), Eski Çapkın Anlatıyor (İstanbul 1944), Onikiler (İstanbul 1949; haz. Eser Tutel – Faruk Ilıkan, İstanbul 1999). Gazetelerde tefrika halinde kalan romanları: “Rüküş Hanımlar” (Akşam, 1934), “Dünün Genci Anlatıyor” (Cumhuriyet, 1935), “Kırkından Sonra” (Kurun, 1936), “Anasını Gör Kızını Al” (Kurun, 1937), “Nanemolla” (Akşam, 1938), “Şahende Hala” (Amcabey, 1943), “Banker Arif” (Amcabey, 1943), “Bebek Emine” (Vatan, 1943), “Molla Beyin Baldızı” (Aydede, 1949) (romanlarının geniş bir tahlili için bk. bibl. Demiryürek). Oyun: “Derd”, “Zincirleme”, “Kof Ramiz”, “İnci Sultan”. Uyarlama: “At Martini” (La souriante Mme Beudet); “Ev İlâcı” (La gloire ambulancière, Şair dergisinde tefrika edilmiştir, nr. 12-15, 1919); Helâl Mal (Dozulé’den, Temaşa dergisinde tefrika edilmiş, kitap olarak da basılmıştır, 1336); “Sevk-i Tabiî” (H. Kistemaeckers’den Faruk Nafiz Çamlıbel ile birlikte, 1925’te sahnelenmiştir); “Kalem Efendileri” (Yusuf Ziya Ortaç ile birlikte). Diğer Eserleri. 1. Topkapı Saray-ı Hümâyûnu Meydanında Kâin Müze-i Askerî-i Osmânî Züvvârına Mahsus Rehber / Guide: Musée Militaire Ottoman Situé à Ste.Irène, Place de Top-Kapou-Sérail (İstanbul 1336/1920, 1922). Üç ciltten oluşan rehber Fransızca ve Türkçe olarak ayrı ayrı hazırlanmıştır. 2. Türkçe-Fransızca Yeni Lugat / Nouveau Dictionnaire Turc-Français (İstanbul 1930; genişletilmiş 2. bs. 1935). 3. Yeniçeriler ve Eski Türk Ordusu (İstanbul 1933). Sermet Muhtar, Reşat Ekrem Koçu tarafından çıkarılan İstanbul Ansiklopedisi’ne çeşitli maddeler yazmış, bazılarına notlarıyla katkı sağlamış, bunların toplamı 135’e ulaşmıştır. “Meşrutiyet Tarihi” de 1916’da Ebüzziya takviminde yayımlanmıştır. Müellifin ayrıca basılmamış bir “Küçük İstanbul Rehberi” bulunmaktadır.


19 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör