• HaberciGazete

Ekrem Reşit Rey, Mehmet Seyda, Bilge Karasu, Ayfer Feray, Ece Ayhan, Mualla Gökçay, Okay Gönensin...



Bugün 13 Temmuz. Ekrem Reşit Rey, Mehmet Seyda, Bilge Karasu, Ayfer Feray, Ece Ayhan, Mualla Gökçay, Okay Gönensin, Ahmet Üstel, Fatma Aliye Topuz, Mimar Kemalettin Bey ve İhsan Aslan'ın ölüm yıldönümü.

BRT Yayın Grubu olarak bu değerlerimizi saygıyla anıyoruz.

Ekrem Reşit Rey kimdir?



Ekrem Reşit Rey,1900 yılında İstanbul’da doğdu. Besteci Cemal Reşit Rey’in abisi, devlet adamı Ahmet Reşit Rey‘in oğludur. Küçük yaşta resim dersleri almaya başladı. Galatasaray Sultanîsinde (Lisesi’nde) başladığı orta eğitimini 1913 yılında ailesinin Paris’e göç etmesi üzerine eğitimine Paris’de Buffon Lisesinde devam etti.

Daha sonra I.Dünya Savaşı başlayınca, kardeşi Cemal Reşit Rey ve annesiyle birlikte İsviçre’ye gitti. Cenevre’de Güzel sanatlar Akademisi’nde okudu. Buradan mezun olduktan sonra Paris’de sanat dünyasının içinde kendine yer edinmeye başladı.Ailesiyle birlikte İstanbul’a döndükten sonra Fransızca öğretmenliği yapmaya başladı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde ve İstanbul Teknik Üniversitesinde Fransızca okuttu.

1938 yılında Ankara Radyosu’nda temsil şefi oldu. Daha sonra İstanbul Radyosu’nda pek çok ünlü tmanı radyoya uyarlayarak çalışmalarını sürdürdü. 30’u aşkın piyesi radyolarda oynandı. İstanbul gazetelerinde çıkan yazıları ve eleştiriyle tanındı.

Ekrem Reşit Rey Fransızca romanlar da yazmış, bunlar Fransa’da basılmıştır. Türkçe ve Fransızca olarak yazdığı Barbaros Hayreddin‘in Kitabı ile Fransız Yazarlar Cemiyeti üyeliğine getirilmiştir.

Revü ve operetleriyle tanınan Ekrem Reşit Rey’in bu sahadaki eserlerinin hepsini kardeşi kompozitör Cemal Reşit Rey bestelemiştir. Bu arada tiyatro ile yakından ilgilenmiş, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda çevirdiği ve yazdığı oyunlar sahnelenmiştir. Rey Kardeşler bu yıllarda birlikte çalışmalara da başlamışlardır.

Ekrem Reşit Rey, 13 Temmuz 1959 tarihinde İstanbul’da vefat etmiştir.

Başlıca revü ve operetleri ve yapıtları şunlardır: Önce Saat (1932), Lüküs Hayat (1933), Deli-Dolu (1934), Saz-Caz (1935), Maskara (1936), Hava-Cıva (1941), Alabanda (1942), Aldırma (1943). Komedileri: Dalga (1938), Lafonten Baba (1938), Olan Oldu (1949). Romanı: La Vie de Khaireddine Barberousse (Barbaros Hayrettin’in Hayatı, Fransızca).



Mehmet Seyda kimdir?



15 Ağustos 1919’da İstanbul’da dünyaya geldi. 13 Temmuz 1986’da İstanbul’da hayatını kaybetti. Tam adı Mehmet Seyda Çeliker’dir. James Sullivan, Necdet Ası, Ömer Sakıp, Mim-sin, Özcan Çeliker, S. Toprak ve Toprak imzalarıyla mizah ve magazin öyküleri, polisiye romanlar ve politik yazılar yayımladı. Remziye(Ruhsar) Hanım ile eczacı-kimyager Mahmur Kamil Bey’in oğludur. Antalya İlkokulu’nda ve Kırıkkale Askeri Sanat Lisesi’nde okudu. 1935 yılında Pertevniyal Lisesi’ndeki eğitimini yarım bırakarak Zonguldak Kömür İşletmeleri, Divriği, Devrek ve Merzifon madenlerinde memur olarak çalıştı. 1946’da İstanbul’a dönerek 1951-60 arasında Belediye Eğlence Yerleri kontrol memurluğu görevinde bulundu. Daha sonra bir süre de Basın İlan Kurumu Genel Müdürlüğü’nde çalıştıktan sonra buradan emekliye ayrıldı.

İlk şiir ve öykülerini 1933 yılında yayımlamaya başladı; psikolojik çözümlemelerin öne çıktığı bir anlatımla öykü ve romana yöneldi. Tolstoy’dan esinlenerek kaleme aldığı “Mum” adlı öyküsü Yücel’de S. Toprak imzası ile çıktı. Kendi adı ile yayımlanan ilk öyküsü olan “Alınyazısı” 1937’de Yeni Adam’da çıktı. Klasik Batı romanın etkisinde, bireyin iç dünyasını derinlemesine ele alırken bireyin duygu dünyasını cinselliğiyle birlikte işledi. Ses, Tan, Yeni Adam, Yedigün ve Yeni Edebiyat dergilerinde yayımladığı öykülerinden sonra uzun bir süre edebiyat çevrelerinden uzak kalan Mehmet Seyda, geçim zorluğu sebebi ile, takma adlarla Gece Postası, Akşam ve Zafer gazetelerinde otuz kadar tefrika roman yazdı. Ne Ekersen adlı romanının 1958 yılında Yunus Nadi Roman Armağanı’nda üçüncülük almasından sonra yeniden edebiyat çevrelerinde görünmeye başladı ve 1958’de 1980 yılında kadar aralıksız olarak Yelken, Yeditepe, Yeni Dergi, Yeni Ufuklar, Güney, Varlık ve Türk Dili gibi dergilerde yayımlandı.

1970 yılında TRT Sanat Ödülleri Yarışması’nda “başarı ödülü” alan romanı Yanartaş ile ünlendi. Yer yer belgesel özellikler taşıyan iki ciltlik bu büyük çalışmasıyla Zonguldak ve çevresindeki “kömür ocağı” gerçeğine ışık tuttu. Uzun Mehmet’in taş kömürü bulması rivayeti ile, 1829’dan 1940’lı yıllara kadar Zonguldak Kömür İşletmeleri’nin belgelerine dayanan tarihi niteliğindedir. Bu tarih çerçevesinde Yanartaş, kömür madeni işçilerinin yaşamı ve çalışma koşullarına tanıklık eden, belgesel niteliğindeki ilk roman olma özelliği ile Türk edebiyatında ayrıcalıklı bir konum edinmiştir.

Mehmet Seyda, Ne Ekersen ile 1958 Yunus Nadi Roman Armağanında üçüncülük, Başgöz Etme Zamanı ile 1964 Sait Faik Hikâye Armağanı, Bir Gün Büyüyeceksin ile 1964 Doğan Kardeş Çocuk Romanı Armağanında birincilik, Yanartaş ve Şehzadenin Başıdır ile 1970 TRT Sanat Ödülleri Yarışmasında iki başarı ödülü; İhtiyar Gençlik ile 1971 May Yayınevi Edebiyat Ödülü, İçe Dönük ve Atak ile 1974 TDK Roman Ödülü; üç oyunuyla 1968 Milliyet Gazetesi “Günümüz Dili ve Hayatına Uygun Karagöz Oyunları” konulu 6. Karacan Armağanında ikincilik ödülünü aldı.

ESERLERİ

HİKÂYE: Zonguldak Hikâyeleri (1962), Beyaz Duvar (1962), Başgöz Etme Zamanı (1963), Oyuncakçı Dükkânı (1964), Garnizonda Bir Olay (1968), Anahtarcı Salih (1969), Kör Şeytan (1974), Bana Karşı Ben (1976), Kapatma (1980).

ROMAN: Yaş Ağaç (1958), Ne Ekersen (1958), Cinsel Oyun (1960), Bir Gün Büyüyeceksin (1966), Sultan Döşeği (1969), Köroğlu (1969), Nemrut Mustafa (1970), Süeda Hanım’ın Ortanca Kızı (1970), Yanartaş (1970), İhtiyar Gençlik (1971), İçe Dönük ve Atak (1973), Gerçek Dışı (1976), Mavi Siyah Aşk (1989).

ÇOCUK KİTABI: Cumhuriyet Öncesi Yazarlardan Çocuklara Hikâyeler (1978), Düşleme Oyunu (1979), Bastıbacak Ermiş (1979), Deli Ali (1979).

DİĞER ESERLERİ: Bir Açıdan (denemeler, 1969), Türk Romanı (Kemal Tahir’in Devlet Ana romanı üzerine bir açık oturum tutanağı, 1969), Edebiyat Dostları (29 yazarla röportaj, 1970), Çocukluk Yılları (anılar, 1979).


Bilge Karasu kimdir?



1930'da İstanbul'da doğdu. 1995'te yaşamını yitirdi. Şişli Terakki Lisesi'ni ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdi. Bir süre Ankara Radyosu'nda çalıştı. 1962'de kazandığı bursla Avrupa'da çeşitli ülkelerde bulundu. Türkiye'ye döndükten sonra Hacettepe Üniversitesi'nde uzman olarak görev aldı. Çeşitli yayınevlerinde çevirmenlik yaptı.

Türkçe'ye birçok eser kazandırdı. Öyküleriyle Türk öykücülüğüne yeni bir soluk getirdi.

Bireyin iç dünyasını ve korku, tutku, ölüm, baskı, inanç çatışması gibi konuları kendine özgü simgesel bir dille yansıttı.

Bilge Karasu'nun Eserleri

ÖYKÜ:

  • Troya'da Ölüm Vardı (1963)

  • Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı (1970)

  • Göçmüş Kediler Bahçesi (1980)

  • Kısmet Büfesi (1982)

  • Kılavuz (1990)

ROMAN:

  • Gece (1985)

DENEME:

  • Ne Kitapsız Ne Kedisiz (1994)

  • Narla İncire Gazel (1995)

ÖDÜLLERİ

  • 1963 Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülü D. H. Lawrence'den çevirdiği Ölen Adam'la

  • 1970 Sait Faik Hikaye Armağanı Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı ile

  • 1991 Pegasus Ödülü Gece ile

  • 1994 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü Ne Kitapsız Ne Kedisiz ile

Yazarın “Usta Beni Öldürsene” adlı öyküsü 1997’de yönetmen Barış Pirhasan tarafından sinemaya aktarıldı.

Ayfer Feray kimdir?



27 Mayıs 1928 yılında İzmir’de doğdu. Yetmişin üzerinde filmde oynamış ve kendi adını taşıyan bir tiyatro kurmuştur. Bornova’da bulunan Ayfer Feray Açıkhava Tiyatrosuna adı verilmiştir. Özellikle sinemadaki yardımcı rolleriyle tanınır. Bu rollerin en bilinenlerinden biri, Vesikalı Yarim‘de oynadığı Müjgan‘dır. Sinema filmlerinin yanı sıra, tiyatroya da yoğun emek verdi. Şahane Züğürtler, Yedi Kocalı Hürmüz gibi oyunlarda oynadı. Bir süre Dormen Tiyatrosu kadrosunda yer aldı, daha sonra buradan ayrıldı. Ayfer Feray – Nisa Serezli Topluluğu ve Çevre Tiyatrosunun kurucularından biri oldu. Bu topluluk da daha sonra dağıldı ve oyuncu, Ayfer Feray Tiyatrosunu kurdu. Tiyatronun oyuncuları arasında Ferhan Şensoy, Şevket Altuğ, Kemal Sunal, Hadi Çaman gibi önemli isimler yer aldı. Kendisi gibi oyuncu olan Günfer Feray‘ın ablasıdır. Gazeteci Samim Tara‘yla bir dönem evli kaldı. Bu evlilikten Süeda Taraadlı bir kızı ve daha sonra ünlü bir reklam yönetmeni olacak oğlu Ali Tara (1949-2004) dünyaya geldi. 13 Temmuz 1994 tarihinde 66 yaşında, çok sevdiği Bodrum’da öldü. Oynadığı Filmler Geçim Otobüsü – 1984 Tatlı Nigar – 1978 Kördüğüm – 1977 Kızını Dövmeyen Dizini Döver – 1977 Liseli Kızlar – 1977 Bizim Kız (Köşkün Sahibi) – 1977 Ölmeyen Şarkı – 1977 Sakar Şakir (Sevda) – 1977 Devlerin Aşkı – 1976 Aşk Dediğin Laf Değildir (Belma’nın annesi) – 1976 Ah Bu Kadınlar – 1975 Amigo Hüsnü – 1975 Hayret 17 – 1975 Şaşkın Damat (Serpil’in annesi) – 1975 Cemil (Ayfer) – 1975 Bir Yabancı – 1974 Acı Hayat – 1973 Korkunç Tecavüz – 1972 Erkek Fatma – 1969 Abbase Sultan – 1968 Kahveci Güzeli (Belma) – 1968 Vesikalı Yarim (Müjgan) – 1968 Üvey Ana – 1967 Sen Benimsin – 1967 Ölümsüz Kadın – 1967 Yalnız Adam – 1967 Aslan Yürekli Kabadayı – 1967 Krallar Ölmez – 1967 Ömrümce Ağladım (Murat’ın annesi) – 1967 Bana Kurşun İşlemez – 1967 Silahların Kanunu – 1966 Çirkin Kral – 1966 Soluk Gecelerin Aşk Hikayeleri – 1966 (Gösterime girmemiştir.) Çingene – 1966 Fatih’in Fedaisi – 1966 Damgalı Adam – 1966 Milyonerin Kızı / İntikam Hırsı – 1966 Altay’dan Gelen Yiğit (Hancının Karısı) – 1965 Haremde Dört Kadın – 1965 Bitmeyen Yol – 1965 Vahşi Gelin – 1965 Konyakçı – 1965 Son Kuşlar – 1965 Sevmek Seni – 1965 Yahya Peygamber – 1965 Kahreden Darbe – 1965 Bozuk Düzen – 1965 Güzel Bir Gün İçin – 1965 Bir Garip Adam – 1965 Murtaza – 1965 Dünkü Çocuk – 1965 Karaoğlan (Hancı Kadın) – 1965 Öfke Dağları Sardı – 1965 Battı Balık – 1962 Beş Kardeştiler – 1962 Bir Gecelik Gelin – 1962 Naylon Leyla – 1961 Tatlı Bela (Mualla) – 1961 Yaman Gazeteci – 1961 Ayşecik Şeytan Çekici – 1960 Denize İnen Sokak – 1960 Kırık Plak – 1959 Sönen Yıldız – 1956 Her Yerde Tehlike – 1955 Drakula İstanbul’da (Şadan) – 1953 Bu Kadın Benimdir [Zavallı Necdet] – 1953 Çakırcalı Mehmet Efe’nin Definesi – 1952 Bergama Sevdalıları – 1952 Efelerin Efesi – 1952 Karanlık Dünya / Aşık Veysel’ın Hayatı – 1952 Son Gece – 1952 O Adam Kim – 1951

Ece Ayhan kimdir?



Kalbinin kuzeyini şiirde bulmuş şair, Ece Ayhan’ın hayat hikayesidir.

Kelimeleri o güzel beyninde evirip çeviren, sonra onlardan adeta bir oyun hamuruyla oynuyormuşçasına şiir yapan adam, Ece Ayhan.

Şiirin gösterdiği yönün kalbinin kuzeyi olduğunu daha küçücük bir çocukken çözmüş o. Şanslı ve çalışkanmış da…

Hastalıkla boğuşarak geçirdiği ömrünün arasına ne çok şiir, ne çok fikir sığdırmış. Zürafaları kıskandıracak kadar uzamış ki ruhunun boyu, ondan olmuş demek böyle. Ayakları şiir denince bir türlü yere basmadığından. Reddettiği tek düze hayattan…

Ama yine de o kalbinin kuzeyinde yaşamayı tercih ederek “keşke” bırakmamış belli ki içinde…

Çocukluğu

Ece Ayhan, 1931’de Muğla, Datça’da Behzat Bey ve Ayşe Hanım’ın ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Ailesi ona doğduğunda Ece Ayhan Çağlar adını verdi.

Aslen Gelibolulu olan babası Behzat Bey’in mal müdürlüğü görevi nedeniyle Datça’da yaşıyorlardı. Behzat Bey’in babası Ağır Ceza Mahkemesi Başkatibi, dedesi ise zamanında Gelibolu Müftülüğü görevindeydi.

Annesi Ayşe Hanım’ın ise babası Hafız İbrahim Deniz’in tarafı Eceabat’ın Yalova köyüne yerleşmişlerdi. Aslında çiftçilik ve tüccarlıkla uğraşıyordu. Eceabat’a bağlı Sivli Köyü’nün imam isteği üzerine bu köye imam olarak atandı.

Ece Ayhan, kültürlü ve varlıklı bir ailede büyüyordu, şanslıydı. 1932’de Behzat Bey, Küre’ye Mal Müdürü olarak atandı. Ancak 1933’te görevinden istifa etti ve bir avukatın yanında arzuhalci olarak çalışmaya başladı. Artık ailesinin geçimini buradan sağlayacaktı.



Eğitim hayatı

Ece Ayhan, 1938’de Eceabat’ta ilkokula başlamıştı ki, ikinci sınıfa Çanakkale’de İstiklal İlkokulu’nda devam etti. Üçüncü sınıfa geçtiğinde ise artık İstanbul’da yaşayacaklardı. Çağlar ailesi 1940’da Çanakkale’den İstanbul’a yerleşti. İlkokulu Karagümrük, Atikkale’deki 19. İlkokul’da tamamladı.

Ortaokulu, Zeyrek Ortaokulu’nda, liseyi de o zamanki Taksim Lisesi, şimdiki adıyla İstanbul Atatürk Erkek Lisesi’nde okudu.

Üniversite eğitimi için tercihi ise, 1953 yılında parasız yatılı ve burslu şekilde başladığı Ankara Üniversite Siyasal Bilgiler Fakültesi oldu. 1959 yılında artık mezun olmuş ve öğrenciliğini sonlandırmıştı.


Edebiyata yönelmesi

Ece Ayhan, yazmanın tadına erken yaşta varmış şairlerdendi. Öyle ki, şiire merak sardığında henüz ortaokul sıralarındaydı. İlk şiir denemelerini yaptığı bu yıllarda bile bir gün hep yazacağı, iyi bir şair olacağı aslında belliydi. Üniversitede, “Lautreamont, Apollinaire ve Rimbaud” eserlerini orijinal metinlerinden okuyarak şiir anlayışına yön vermişti. Bunun yanında üniversite için seçtiği bölüm onun kaderiydi. Çünkü ileride İkinci Yeni için Cemal Süreya, Sezai Karakoç gibi isimlerden bahsederken haneye Ece Ayhan da eklenecekti.

1954’te ilk şiirini “Türk Dili” dergisinde yayınlama imanını bulmuştu ve artık arkası gelebilirdi. Sonrasında “Türk Dili, Varlık, Yenilik, Seçilmiş Hikayeler Pazar Postası, Yeditepe” dergilerinde şiirleri yer alacaktı.

Ama en beğenilen ve onun “Ece Ayhan” olmasında katkısı olan en değerli şiirleri, Pazar Postası’nda yayınladıkları olacaktı.

1959’da “Kınar Hanım’ın Denizleri” adını verdiği ilk kitabı çıktı ve döneminde büyük ilgi gördü. Çünkü kendine has bir havası vardı Ece Ayhan’ın, şiirleri akıllıca göndermelerle bezeliydi.

Türk şiiri ve İkinci Yeni için de farklı bir bakış açısıydı. Bu akım kapsamında düz yazı eserlerini verdi Ece Ayhan. Edebiyat, sanat, tarih, politika hakkında görüşlerini yazdı. Fikirleri o kadar ilgi çekiyordu ki, İkinci Yeni akımının en çok tartışılan isimleri arasındaydı. Bir yandan da tavırları öylesine kendine özgüydü ki, İkinci Yeni olan akımın adı ona göre “Sivil Şiir”di.

Bunun yanında dilini kullanış biçimi sebebiyle ona “Görüntücü imge ustası” denilmişti. Kelimeleri cümlelerin içinde evirip çeviriyor, bir şiir çıkarıyordu ortaya. Ölüm ve arzu olgularını birleştirmeyi iyi bilmiş ve karamsar bakış açısında bir hamur gibi yoğurarak yazıyordu.

Aynı dönemi paylaştığı Edip Cansever’e göre ise, Ece Ayhan’ın şiirleri, şiirin kilit noktası olan dil konusunu aşmak için başvurulacak en iyi kaynaktı.

Ece Ayhan, belki babasının memur olmasından ona geçmiş özellikle, disiplinli bir yaşam tarzını benimsemişti. Bir yandan yaradılışında olmasa da ileride “Hırçın Şair”, “Huysuz Şair” olarak anılacaktı.

Her ne kadar fıtratında bu tanımlamanın olmadığını düşünse de, Ece Ayhan bir yandan da şu cümleleri kurmaktan geri durmuyordu: “Kimsesizlerin, sokakta yaşayanların, açların ve parklarda barınanların, dışlanmışların, orta ikiden ayrılanların, kabadayıların, berduşların, kısacası tarih dışına düşürülen lümpenlerin yanında rahat ediyorum ben.”

İş hayatı

Orta halli bir hayat sürmüştü Ece Ayhan. Yokluğu çok hissetmese de çalışmanın da değerini kavrayabilmişti. Mezun olur olmaz İstanbul Maiyet Memurluğu’nda stajını ve Kaymakamlık kursunu tamamladı.

Sonrasında 1962’de Gürün, 1963’te Çorum – Alaca ilçelerinde Kaymakam olarak görev aldı. 1964’te Tuzla Piyade Okulu’nda Yedek Subay Öğrenci olarak askerliğini de yaptı. 1965’t es son memuriyet görev yeri olan Denizli – Çardak ilçesine kaymakam olarak atandı.

Evet son yerdi, çünkü memuriyet hayatını sadece 1966’ya kadar devam ettirebildi. Gözü de gönlü de kitaplarda, kalemlerde ve kağıtlardaydı.

“Soluk alıp verdiğini gerçekten duyduğum tek kent” diye tanımladığı İstanbul’a taşındı. Burada Sinematek ve Yeni Sinema dergisinde müdürlük, Meydan Larousse ansiklopedisinde yazarlık, Genç Sinema grubunda yöneticilik yaptı.

Ece Ayhan evlendi

Ece Ayhan, 1962’de Deniz Hafize Hanım ile evlendi ve bu evlilikten Ege adını verdikleri bir oğulları oldu. Evlilik hayatları başladığında kaymakamlık Ece Ayhan’ın kaymakamlık görevi nedeniyle Gürün’de başladı. Buradan sonra da Ece Ayhan’ın iş durumuna göre sürekli gezdiler.

Ancak evlilikleri kısa sürdü. Çünkü Deniz Hafize Hanım, Ece Ayhan’ın biricik eşi, 1968’de kansere yenik düşerek hayata gözlerini kapadı.

Bu her ölüm gibi zamansız bir kayıptı. Memuriyet hayatına veda edip şairliğe yönelmesinin ardından maddi durumu da iyi değildi artık Ece Ayhan’ın. Bir yandan maddi durumlar, bir yandan Ege’nin hala çok küçük oluşu nedeniyle oğlunun bakımını karısının ailesine bıraktı.



Ece Ayhan’ın penceresinden

Ece Ayhan bir yandan da şairliğiyle giderek ünleniyordu. 1965’te bastırdığı “Bakışsız Bir Kedi Kara” ve 1968’deki “Ortodoksluklar” ona has dilin adeta yapı taşlarıydı.

Bir yandan Can Yücel edasında sokak dilini de benimsemişti. 1973’te “Devlet ve Tabiat”şiir kitabıyla okuyucusunu ilk kez bu yönüyle tanıştırdı. Derdi günü kendisinden sonrasını da aydınlatacak eserler vermekti, ki bunu da 1977’de yayınladığı ilk dört kitabını kapsayan“Yort Savul” ile başardı.

1981’de “Zambaklı Padişah” ve 1982’de de “Çok Eski Adıyladır”ı yayınladı.



Ece Ayhan’ın beynindeki tümör

1974’te Ece Ayhan’ın beyninde bir tümör olduğu saptandı. Üç yıl İsviçre’de tedavi gördü. Birkaç kez beyin ameliyatı oldu. Ama tümör pek iyi huylu değildi; birçok başka hastalığa da davetiye çıkarmıştı. Sağ kulağı ileri derecede işitme kaybına uğramış, sağ gözü de hasar almıştı. Şükürler olsun ki, dünyaca ünlü “Dr. Gazi Yaşargil”in yaptığı ameliyatlarla ölümcül olmaktan kurtuldu. Yine de tümörün diğer organlarına verdiği hasarların etkisini geri kalan ömrü boyunca yaşadı.

Ece Ayhan hastalığıyla uğraşırken bir anda kendini tekrar maddi sıkıntı çekerken buldu. Neyse ki bu süreçte de Çanakkale Belediye Başkanlığı sanatçısından yardımlarını esirgemedi. Hemen sosyal sağlık güvencesinin olması için belediyenin geçici işçi kadrosuna alındı. Artık SSK hastanesinde tedavisi karşılanabilecekti.

Bir yandan da sağlığı günden güne bozuluyordu. Artık bacakları da tutmuyordu, felç olmuştu. Bu sefer de 1999 Ağustos’unda yakın dostu sevgili Metin Üstündağ’ın yardımıyla Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’ne yatırıldı. Tedavi giderleri hala SSK tarafından karşılanıyordu. Sigorta kapsamını aşan bir tedaviye ihtiyaç duyulduğunda da arkadaşları yardımlarını esirgemiyordu. Bir de eserlerinin yayın hakları vardı tabii; Yapı Kredi Yayıncılık da ödeme yapıyordu.

İstanbul’da önce Maltepe Huzurevi’ne yerleşti. Ama daha sonra şartlarının daha iyi olduğunu düşündüğünden, dönemin başbakanı olan arkadaşı Bülent Ecevit, onu Özel Acıbadem Huzurevi’ne yerleştirdi. Bu süre içinde Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Haydarpaşa, Haseki Hastanesi gibi hastanelerde de yatılı olarak tedavi gördü.

Neyse ki, tedavileri sonuç verdi ve Ece Ayhan tekrar ayağa kalktı. 2001 Nisan’ında tekrar Çanakkale’ye yerleşti.



Ece Ayhan öldü

Ece Ayhan, artık Çanakkale’de yaşıyor ve geçimini de telif hakkını Yapı Kredi Yayınları’na verdiği eserlerden sağlıyordu.

Ama burada memur hayatına dönmüş gibiydi. Her şey tek düze, her şey sıradandı sanki. Onun ruhunda kelimeleri evirip çeviren Ece, sanki boğazını sıkıyor, arada da şakağına namlusunu dayıyordu.

Daha fazla buna katlanamayacağına karar verdiğinde, tüm sevenlerini ve dostlarını terk eden edasıyla Çanakkale’den gitti.

2002 Temmuz’unda İzmir Büyükşehir Belediye Gürçeşme Huzurevi’ne yerleşti. Sanki içinde ona kaçmasını söyleyen şey, yapması gereken son şeyi söylemişti. Çünkü burada kısacık bir süre kalabildi.

12 Temmuz 2002’de fenalaşarak Eşrefpaşa Hastanesi’ne kaldırıldı ve 13 Temmuz 2002’de hayatını kaybetti.

Cansız bedeni 16 Temmuz 2002’de Çanakkale Eceabat ilçesi, Yalova köyüne gömüldü.

Bu dünyadan devrik cümleleri ve kabullenmediği hırçınlığıyla bir şair geçti. Adı Ece Ayhan Çağlar’dı…

İyi ki…

Damla Karakuş


Okay Gönensin kimdir?


1950 yılında Sarıkamış’ta doğdu. En son Vatan Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapan Okay Gönensin, Saint Joseph Fransız Lisesi’nden 1967 ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden de 1972 yılında mezun oldu. Gazeteciliğe 1975 yılında Cumhuriyet'te başladı. Cumhuriyet, Sabah, Yeni Yüzyıl, Star ve Yeni Binyıl gazetesinde yazı işleri müdürü, yayın koordinatörlüğü, genel yayın yönetmenliği, köşe yazarlığı ve başyazarlığı olarak çalıştı. 2002 yılında Sabah Gazetesi’nden ayrılarak Vatan Gazetesi’ni kurmuş olan “Bağımsız Gazeteciler Grubu” arasında yer almıştır. 13 Temmuz 2017'de aramızdan ayrıldı.


Mualla Akçay kimdir?


(d. 20 Mayıs 1913, İstanbul - ö. 13 Temmuz 1991 , İstanbul), Türk ses sanatçısı ve Klasik Türk müziği yorumcusu. Safiye Ayla, Müzeyyen Senar, Hamiyet Yüceses, Perihan Altındağ gibi sanatçıların çağdaşıdır. Atatürk'ün huzurunda musıki meclislerine katıldı. Istanbul ve Ankara Radyoları'nda görev yaptı. Sahne programları gerçekleştirdi. Taş plaklar ve 45'likler doldurdu.

Akrabası Kanuni İhsan Hanım kendisini müziğe teşvik etmiştir. İlk sahne çalışmalarını Haydar Tatlıyay ve Kanunî Âmâ Ali'nin refakatinde 15 yaşında İzmir Türkocağı'nda gerçekleştirdi. Udi Sadi Bey'den, Kanuni Âmâ Ali Efendi'den, Sadettin Kaynak'tan ve Artaki Candan'dan istifade etti. 1937'den itibaren İstanbul'da Tepebaşı Belediye Bahçesi'nde Çiftlik Gazinosu'nda,Kristal Gazinosu'nda sahne aldı. Sanatçının gazino çalışmalarında yenilikçi girişimlerde bulunduğu kaydedilmektedir.

Lem'i Atlı'dan istifade etti. Bestekâr Lem'i Atlı, "Nedir a sevdiğim söyle bu halin" adlı Nihavent semaiyi, sanatçının oğlunun doğumu üzerine armağan sunmak vesilesiyle bestelemiştir.

1939'da Bir Kavuk Devrildi filminde oynadı. İstanbul Radyosu'nda, Ankara Radyosu'nda ve gazinolarda çalıştı. Sadi Işılay ile bir süre evli kaldı.


Ahmet Üstel kimdir?

1 Ocak 1930 yılında İstanbul'da dünyaya geldi. Galatasaray Lisesi (1948) mezunu. Gıda Teknolojisi mühendisliği öğrenimi için gittiği Fransa’da, tiyatro ve yazarlığa tutkusu sebebiyle öğrenimini yarım bırakıp sinema yönetmeni Jean Vilar’ın yanında asistanlık yaptı. Türkiye’ye döndükten sonra tiyatro ve sinema çalışmalarını profesyonel olarak yürüttü. Yönetmenliğinin yanı sıra yüzlerce senaryo, radyo ve televizyon skeçleri ve piyesleri yazdı, çeviriler yaptı. 1954 de Kobra Film şirketini kurdu v e yapımcılığa başladı. 1955 yılında kendi şirketi adına yönetmenliğe başladı.

BAŞLICA ESERLERİ (Kitap):

Baba Bizi Eversene, Sarı Çizmeli, Islak Dudaklar, Samanyolu, Mahçup Delikanlı vd.

Filmografisi:

Yönetmen:

Ebediyyen Seninim - 1957

Senaryo:

Ebediyen Seninim - 1957

Altın Küpeler - 1966

Bitmeyen Çile - 1966

Samanyolu - 1967

Çıldırtan Dudaklar - 1967

Zengin Ve Serseri - 1967

Kezban - 1968

Ana Kalbi - 1969

Kahraman Delikanlı - 1969

Öldüren Aşk - 1969

Tatlı Günler - 1969

Uykusuz Geceler - 1969

Acı ile Karışık - 1969

Bütün Aşklar Tatlı Başlar - 1970

Duyduk Duymadık Demeyin - 1970

Kezban Roma'da - 1970

Cafer Bey İyi, Fakir ve Kibar - 1971

Seni Sevmek Kaderim - 1971

Yavru ile Katip - 1971

Kezban Paris'te - 1971

Saraylar Meleği - 1971

Tamam mı Canım - 1971

Severek Ayrılalım - 1971

Aşk ve Cinayet Meleği - 1972

Ay Aman Of - 1972

Kader Yolcuları - 1972

Kırk Yalan Memiş - 1972

Satılık Kadın - 1972

Suya Düşen Hayal - 1972

Hayat Bayram Olsa - 1973

Ben Doğarken Ölmüşüm - 1973

Büyük Şamata - 1973

Kolsuz Kahramanın Kolu - 1973

Tatlım - 1973

Yeryüzünde Bir Melek - 1973

Aç Gözünü Mehmet - 1974

Bir Yabancı - 1974

Mahçup Delikanlı - 1974

Tek Başına - 1974

Yüz Liraya Evlenilmez - 1974

Aman Ne Gırgır - 1974

Çirkin Dünya - 1974

Teşekkür Ederim Büyükanne - 1975

Baba Bizi Eversene - 1975

Beş Milyoncuk Borç Verir misin - 1975

Güler misin Ağlar mısın - 1975

Gülşah - 1975

Ateş Böceği - 1975

Curcuna - 1975

Islak Dudaklar - 1975

Salak Bacılar - 1975

Kime Niyet Kime Kısmet - 1976

Beş Dakikada Beşiktaş - 1976

Her Gönülde Bir Aslan Yatar - 1976

Nereye Bakıyor Bu Adamlar - 1976

Bülbül Ailesi - 1976

Gülen Gözler - 1977

Yangın - 1977

Cafer'in Çilesi - 1978

Köşe Kapmaca - 1979

Vah Başımıza Gelenler - 1979

Akıllı Deliler - 1980

Eşek Şakası - 1980

Yedi Bela Hüsnü - 1982

Yapımcı:

Son Baskın - 1954

Izdırap Şarkısı - 1955

Ebediyen Seninim - 1957

Fatma Aliye Topuz kimdir?



Bugün 50 TL'nin arka yüzünden bize gülümseyen, kadın haklarını savunmuş İlk Türk Kadın Romancısı Fatma Aliye Topuz'un hayat hikayesidir...


Yaşamını kadınların toplum içinde var olmasına adamış, çocuk zamanlarından beri öğrenme tutkusuyla yanmış tutuşmuş, erken yaşta anne olmuş, edebiyata gönül vermiş güzel yürekli kadın, Fatma Aliye Topuz.

Yaşadığı dönemin şartları bir kız çocuğu olarak okumasına bile izin vermezken o bunu aşacak kadar cesur ve akıllı bir kız çocuğuydu. Ağabeyinin bilgilerinden yükselen sesten ona ulaşanlarla yetinip, kendine bir gelecek yazacaktı.

Öğrendikleri ona roman yazma şansını ve ününü getirecekti. Fatma Aliye, küllerinden doğan bir Zümrüt-ü Anka gibi yolunu bulacaktı.

Çocukluğu ve eğitimi

Fatma Aliye, 9 Ekim 1862’de İstanbul’da Tarihçi Ahmed Cevdet Paşa ve Adviye Hanım’ın kızı olarak dünyaya geldi. Zamanının koşullarına göre şanslı bir evde doğmuştu.

Ancak Fatma Aliye’ye özel bir eğitim verilmedi. O kendi geleceğini aklı ve çalışkanlığıyla şekillendirecekti.

İlk eğitimini ağabeyi Ali Sedat Bey için eve gelen hocalara kulak misafiri olarak almaya başladı. Öğrendiklerinin üzerine yenilerini eklemeye çalışıyor ve kendini geliştiriyordu.

Babası Fatma Aliye’nin çabasını görmezden gelemedi ve onu destekledi. Fatma Aliye’nin Fransızca merakı gün yüzüne çıkmıştı. Ders alarak bu dili çok iyi seviyede öğrendi.

Zaman Fatma’ya birçok yenilik sunacak, Fatma da bunu çok iyi değerlendirecekti. Hatta kendini geliştirirken etrafına da ufak dokunuşlarda bulunmayı ihmal etmeyecekti. Bu sebeple ablası Emine Semiye’nin ilk Osmanlı kadın feministlerinden olması tesadüf olmayacaktı.

Fatma Aliye 17 yaşında evlendi

Fatma 17 yaşında gencecik bir kızken 1877 – 1878 Osmanlı Rus Harbi’nde Plevne Savunması ile adını tarihe yazdırmış ünlü Gazi Osman Paşa’nın yeğeni Kolağası Faik Bey ile evlendi. Bu evlilikten dört kızı oldu.

Kızlarını da kendisi gibi hırslı ve çalışkan olmayı, kadınların isterse birçok şeyi yapabileceğini öğreterek büyütecekti.

Öyle ki, nesilden nesile aşılayacağı bu düşüncenin sonucunda torunu tiyatro ve sinema oyuncusu olacaktı. Bu kadın Suna Selen’den başkası değildi.


Fatma Aliye’nin kitap sevdası

Fatma Aliye artık evli bir kadındı, ancak aslında hala bir şeyler öğrenmek için yanıp tutuşan bir kız çocuğuydu. Belki de ona yasak olan her şeye daha fazla meraklandığındandı onların peşinden böyle tutkuyla gidişi. Ama yine de kitaplar, işte onların yeri bambaşkaydı.

Evliliğindeki ilk 10 yıl ona kadınlığı ve anneliği getirmişti. Ancak o yine de hepsinin arasında gizli gizli kitap okumaya çalışıyordu. Çünkü eşine göre bu konu yasaklar listesindeydi.

10 yıl uzun bir süre gibi görünse de zaman her şeye ilaç oldu ve kocasının bu yasak konusundaki tutumu günden güne kırılmaya başladı. İşte bu yeni gelişme Fatma Aliye’nin hayatında kitapların yasağını kaldırmakla kalmadı. O, artık kitap tercüme edecekti.

Fatma Aliye’nin kitap tercümeleri

Kocasından çıkan izinle Fatma Aliye ilk kez 1889’da Georges Ohnet’in Volonte romanını ''Meram'' adıyla tercüme etti. Bu roman ‘’Bir Hanım’’ imzasıyla yayınlandı.

Bu tercüme oldukça ilgi çekmişti. Bu Fatma Aliye’nin imzaya adını ekleyememiş olsa da ilk başarısıydı ve bu başarı imzanın gerçek sahibinin kim olduğunu bilen birinin çok ilgisini çekmişti. Bu kişi babasından başkası değildi.

Bundan sonra Fatma Aliye artık babasından ders alma ve onunla fikrilerini paylaşma fırsatına sahip olacaktı.

Ahmed Mithat Efendi’nin manevi kızı, Fatma Aliye

Fatma Aliye, babasından başka bir de Ahmed Mithat Efendi’nin de dikkatini çekmişti. Ünlü yazar ‘’Bir Hanım’’ı Tercüman-ı Hakikat gazetesinde övgü dolu sözlerle anlattı. Ayrıca Fatma Aliye’yi manevi kızı olarak kabul etti

Fatma Aliye’nin ilk roman çalışması

Fatma Aliye ilk tercümesinden sonraki tercümeleri için artık ‘’Mütercime-i Meram’’ adını kullanacaktı.

Sadece tercüme yapmakla yetinmedi. İyiden iyiye kitap çalışmalarına da başladı. Ahmed Mithat Efendi ile yazdıkları ‘’Hayal ve Hakikat’’ romanı Fatma Aliye’nin ilk kitap deneyimi oldu. Roman, kadın ve erkek ayrı ayrı olmak üzere iki kalemden anlatılıyordu. Fatma Aliye kadın tarafının kalemini ustalıkla taşımıştı. Bu roman ‘’Bir Kadın ve Ahmed Mithat Efendi’’ imzasıyla yayınlandı.

Fatma Aliye ve Ahmed Mithat Efendi artık mükemmel bir ikili olmuşlardı. Romanın ardından ikili uzun bir süre mektuplaştı. Bu mektuplar daha sonra Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yayınlandı.

Fatma Aliye’nin ilk romanı

Fatma Aliye nihayet 1892’de ‘’Muhadarat’’ adını verdiği ilk romanını bu kez kendi adıyla yayınladı. Romanının konusu bir kadının ilk aşkını unutamayacağı inancını çürütmek üzerineydi.

Bu romanın başarısı diğerlerini yazmak için bir referans olmuştu. Fatma Aliye, Zafer Hanım’ın 1877 yılında yayınladığı ‘’Aşk-ı Vatan’’ romanına rağmen, Zafer Hanım’ın bundan başka bir kitap yazmayışı ve buna karşın kendisinin de beş romanı olması sebebiyle, ‘’İlk Kadın Romancı’’ ünvanını alacaktı.

Fatma Aliye’nin romanları

Fatma Aliye, Muhadarat’tan sonra 1899’da ‘’Udi’’yi yayınladı. Bu romanını da görevi üzerine gittiği Halep’te bir kadın udinin tanık olduğu yaşamını anlatmak üzerine yazdı. Bedia, mutsuz bir evlilik yapan bir udiydi ve Fatma Aliye yaşadığı döneme göre yalın bir dil kullanmıştı.

Bu romanla Fatma Aliye aynı zamanda felsefeyle de ilgilenmiş ve toplumsal sorunları da ele almıştı. Romanda müziğin felsefesine değindi.


Aldığı yorumlar da oldukça güzeldi. Reşat Nuri Güntekin, edebiyata sevgi ve ilgisini güçlendiren eserler arasında lalasından dinlediği romanlardan sonra ‘’Udi’’ romanını göstermişti.

Verdiği tüm eserlerin odak noktasında kadın vardı. Evlilik, aşk, uyum, birbirini tanıyarak evlenme gibi konular romanlarında sık sık görülüyordu. ‘’Udi’’den sonra ‘’Ref’et’’, ‘’Enin’’ ve ‘’Levayih-i Hayat’’ı yazdı.

Romanlarında yarattığı kadın kahramanlar hayal dünyasında adeta dans ediyordu. Hepsi de kendi parasını kazanan, bir birey olmak isteyen ve erkeğe ihtiyaç duymak zorunda olmayan özgür ruhlu kadınlardı.





İlk kadın hakları savunucularından, Fatma Aliye

Fatma Aliye, hayatı boyunca ‘’kadın’’ sözcüğünü hayatının merkezinde tuttu. Edebi eser vermek elbette başarısı için önemliydi, ama içinde bir sosyal sorumluluk duygusu taşıyordu. Kadınların sorunlarını kendi sorunları bildi ve bu sorunları anlatan eserler de verdi.

Kadınlara Mahsus Gazete’de kadın sorunlarını ele alan makaleler yayınladı. Geleneksel görüşünden ayrılmadan kadın haklarını savunmayı kendine görev edinmişti.

1892’de ‘’Nisvan-ı İslam’’ kitabıyla Avrupalı kadınlara, İslamiyet’te kadının yerini anlatıyordu. Romanlarında modern kadın kahramanlar yaratan Fatma Aliye, bu kitabında fazlasıyla geleneklerine bağlı cümleler kurmuştu.

Kadının varlığı üzerine yazdıkları, fikirleri ve yaşam tarzıyla Fatma Aliye, kadının haklarını savunan ilk kadınlardan biri olarak tarihe geçti. Yaşadığı dönemin şartları düşünüldüğünde Fatma Aliye, cesur yürekli bir kadındı.




Yaşamı boyunca kadın ve erkeğin eşit olduğunu savundu. Ona göre kadın da erkek de aynı eğitimden geçebilmeli, kadın da erkek kadar hayatın içinde söz sahibi olabilmeliydi. Bir erkek birden fazla kadınla evlenemezdi ve boşanma söz konusu olduğunda kadının da söz hakkı kesinlikle vardı.

Fatma Aliye’nin artan şöhreti

Fatma Aliye, döneminde yazdıklarıyla ve düşünceleriyle ünlü bir kadındı. 1893’te Ahmed Mithat Efendi’nin yazdığı ‘’Bir Muharrire-i Osmaniye’nin Neşeti’’ (Bir Osmanlı Kadın Yazarın Doğuşu) ile ünü daha da arttı. Çünkü bu kitap Ahmed Mithat Efendi tarafından Fatma Aliye’yi anlatmak üzere kaleme alınmıştı ve öğrenme tutkusuyla yanıp tutuşan Fatma Aliye’nin kendisini anlattığı mektuplarını da içeriyordu.

Edebi yönü dışında Fatma Aliye, yardım cemiyetleri arasındaki faaliyetleriyle de tanınıyordu. 1897’de Osmanlı Yunan Savaşı’nda yaralanan askerlerin ailelerine yardım amacıyla Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yazılar yazarak Nisvan-ı Osmaniye İmdat Cemiyeti Derneği’ni kurdu. İşte bu dernekle ülkenin ilk resmi kadın derneklerinden birini kurmuş oldu.





Fatma Aliye’nin son romanı

1914’te yazdığı ‘’Ahmet Cevdet Paşa ve Zamanı’’ Fatma Aliye’nin son romanıydı. Amacı bu romanla Meşrutiyet sonrası siyasal yaşamın durumunu anlatmaktı.

Ancak resmi Tarih tezlerine muhalefet olması, Edebiyat dünyasının dışında tutulmasına neden olacaktı.

II. Meşrutiyet zamanına kadar kayda değer bir şöhreti olsa da, zamanla unutulmuştu. Halbuki İlk Türk Kadın Romancı ünvanıyla Avrupa ve Amerika basınında adından söz ettiren Fatma Aliye’nin ‘’Nisvan-ı İslam’’ romanı Fransızca ve Arapçaya, ‘’Udi’’ romanı da Fransızcaya çevrilmiş ve eserleri 1893’te Şikago Dünya Kadın Kütüphanesi Kataloğu’nda sergilenmişti.

Soyadı Kanunu

Fatma Aliye, eserlerinde Fatma Aliye Hanım adını kullanırken 1934’te Soyadı Kanunu ile ‘’Topuz’’ soyadını aldı.

Fatma Aliye öldü

Kadınların hakkını savunmakla geçirdiği ömrünü, Fatma Aliye 13 Temmuz 1936’da kaybetti ve cansız bedeni Feriköy Mezarlığı’nda toprak oldu.


Öldükten sonra Fatma Aliye Topuz

Fatma Aliye her ne kadar ününü II. Meşrutiyet’ten sonra kaybetmiş olsa da, bugün aslında biz onu her yerde görüyoruz. Çünkü kadın hakları için savaşmış, Türk Edebiyatı için önemli eserler vermiş Fatma Aliye Topuz’un sureti 2009’dan beri 50 TL’nin arka yüzünden bize gülümsüyor. Ama bence en çok kadınlara gülümsüyordur.

Çok eşliliğin yanlışlığını, kadının hayatta özel bir yerinin olduğunu, ömrü boyunca, üstelik yaşadığı dönemin şartlarına rağmen savunan bir kadın olarak yaşayan kadınlardan sadece biriydi Fatma Aliye. Hepimizin sesini kaleme almayı bilmiş, tüm kadınların haklarını kendi hakkı gibi savunmuş kadınlardan biri.

Tüm bunlardan sonra bir kadın olarak harcadığınız her 50 TL’nin arka yüzünü çevirip bir bakın, orada sizin gelecek günlerinizi savunmuş o güzel kadını görüp gururlanın.

İyi ki…

Damla Karakuş


Mimar Kemalettin Bey kimdir?


İstanbul Acıbadem’de doğdu (1870). Babası deniz subayı Ali Bey, annesi Sadberk Hanım’dır. Aynı semtte bulunan İbrâhim Ağa Mektebi’nde ilk eğitimine başladı. Babasının görevi dolayısıyla 1880 yılında Girit’e gitti ve 1881’de Suda Tersanesi’ndeki özel okula devam etti. Ertesi yıl ailesiyle birlikte İstanbul’a dönünce Şehzadebaşı’nda yeni açılmış olan Şemsülmaarif’te orta öğrenimini tamamladı. Numûne-i Terakkî’de lise eğitimi gören Kemâleddin, burada matematik hocası Mehmed Nâdir Bey’den etkilenerek mühendis olmaya karar verdi. 1887’de girdiği Hendese-i Mülkiyye Mektebi’ne ikinci sınıftan başladı ve 1891 yılında buradan mezun oldu. Öğrenimi sırasında 21 Mayıs 1888 tarihinde sanayi madalyası alan Kemâleddin Bey, A. Jasmund’un mimari derslerine özel bir önem verdi. Mezuniyetinden sonra bu hocanın yardımcılığına tayin edildi ve dört yıl bu görevini sürdürdü. Bu yıllarda Budapeşte ve Viyana’ya gitti, özel bir mimari büro açarak İstanbul’da birkaç konak ve köşkün inşaatını gerçekleştirdi.

1895 yılında hocası Jasmund’un önerisiyle devlet tarafından mimarlık eğitimi için Almanya’ya gönderildi, iki yıl Berlin’de Charlottenburg Technische Hochschule’de okuyup iki buçuk yıl da devlet mimarlık bürolarında çalışarak meslekî tecrübesini arttırdı. 1889 Nisanında İstanbul’a dönünce Hendese-i Mülkiyye’de göreve başladı ve şehremaneti meclis reisi Halil Bey’in kızı Behiye Hanım’la evlendi. 1901’de Harbiye Nezâreti’nde Ebniye-i Askeriyye mimarlığına tayin edildi. Hendese-i Mülkiyye’deki görevi sırasında Jasmund’un derslerini verdi, Sanâyi-i Nefîse Mektebi’nde ise nazariyyât-ı mi‘mâriyye okuttu. Bu derslerinde millî mimari hakkındaki düşüncelerini öğrencilerine aktararak onların yetişmesini sağladı. 1908 yılında Osmanlı Mimar ve Mühendis Cemiyeti adıyla bir teşekkül kurup mimar ve mühendisleri örgütlemeye çalıştıysa da cemiyet 1912 yılı sonlarında faaliyetini durdurdu ve 1919’da tekrar açıldı.

1909’da II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesi üzerine İttihat ve Terakkî Partisi’nin üyesi olan Halil Hammâde Paşa Evkāf-ı Hümâyun Nezâreti’nin başına geçti, buranın başmimarlığına getirilen Kemâleddin Bey de yeni kurulan İnşaat ve Tamirat Müdürlüğü’ne tayin edildi. Bu dönemde bazı külliyelerin yanı sıra birçok cami ve mescidin onarımını gerçekleştirdi. 22 Mart 1910 tarihinde Rusya tarafından kendisine ikinci rütbeden Saint Ilyatislas nişanı verildi. Aynı yılın sonlarında Evkaf Nâzırlığı’na getirilen Ürgüplü Hayri Efendi zamanında Kemâleddin Bey, İnşaat ve Tamirat Hey’et-i Fenniyyesi kadrolarını genişleterek büyük bir mimarlık ve inşaat bürosu olacak şekilde çalışmasını sağladı. Bu kurum millî mimarlık anlayışını uygulayacak olan birçok mimar, mühendis ve yapı ustasının yetişmesine vesile oldu. Evkaf Nezâreti’nin yaptırmayı planladığı vakıf hanları, cami ve mescidlerle mekteplerin projelerini 1910-1911 yılları arasında hazırlayan Kemâleddin Bey’in bu projelerinin ancak bir kısmı gerçekleştirilebilmiştir. Aynı dönemde Sanâyi-i Nefîse Mektebi’ndeki derslerine son verilmekle birlikte Mühendis Mektebi’nde fenn-i mi‘mârî derslerini vermeye başladı. 1919’da işgal yıllarının Evkaf Nâzırı Vasfi Hoca tarafından buradaki görevine son verilince özel bir büro açarak çalışmalarını yürüttü.

1922’de Kudüs müftüsü başkanlığındaki Filistin Meclis-i Âlî-i Şer‘î-i İslâmiyye’den gelen davetle Kudüs’e giden Kemâleddin Bey burada Mescid-i Aksâ ile Kubbetü’s-sahre’nin tamiratını üstlendi. 1923 yılında kısa bir süre için İstanbul’a geldi ve Çamlıca Kız Lisesi öğretmenlerinden Sabiha Hanım ile ikinci evliliğini yaptı. Aynı yılın Temmuz ayında Evkaf Nezâreti’ndeki görevine tekrar tayin edildiyse de Kudüs’teki çalışmalarını bitiremediği için bu göreve başlayamadı. 1925’te Mescid-i Aksâ’nın tamiratında gösterdiği başarıdan dolayı İngiliz Kraliyet Mimarlar Akademisi’ne (RIBA) şeref üyesi olarak seçildi. 1925 Ağustosunda yurda dönerek ekim ayında Ankara’da Evkaf Müdüriyyet-i Umûmiyyesi İnşaat ve Tamirat müdürlüğüne tayin edildi. 1926’da Maarif Vekâleti’nce kurulan Sanâyi-i Nefîse Encümeni başkanlığına getirildi, bu arada aynı yıl Kudüs’e giderek buradaki tamiratları denetledi.

Ankara’da önemli birçok esere imza atan Kemâleddin Bey, 13 Temmuz 1927 tarihinde Ankara Palas’ın şantiyesinde yer alan evinde geçirdiği beyin kanaması sonucu öldü. Cenazesi 16 Temmuz 1927’de İstanbul’a getirilerek ertesi günü Üsküdar Karacaahmet Mezarlığı’nda Nuhkuyusu yakınlarına gömüldü. Mezarının yapımı uzun yıllar hizmet verdiği Vakıflar tarafından ihmal edilmiş, yol açımı sırasında bir ara mezarının kaybolduğu zannedilmiş, fakat daha sonra Fazıl Ayanoğlu tarafından Beyazıt Camii hazîresine taşındığı anlaşılmıştır. Halen burada yer alan kabri taşsız ve kitâbesiz olarak durmaktadır.

Kemâleddin Bey çok sayıda proje üretmiştir (Tekeli – İlkin, s. 243-258). Bunlardan tamamlanmış olan eserleri şunlardır: Rumelihisarı sırtında eski Berlin sefiri Galip Bey için iki köşk (1895’ten önce), Nişantaşı’nda İsmâil Paşa Konağı ve Halil Paşa Konağı, Çamlıca’da Hicaz Valisi Ahmed Râtib Paşa Konağı, Ortaköy Korusu’nda Sultan Reşad Köşkü, Haydarpaşa’da Muhâcirîn Misafirhanesi, Fatih’te Ahmed Cevad Paşa Türbesi (1901) ve Gazi Osman Paşa Türbesi (1901-1902), Filibe’de Gar Binası (1908), Yeşilköy’de Mecidiye Camii (1909), Fatih-Çarşamba’da Fethiye Medresesi (1909-19), Beyoğlu’nda Kamer Hatun Camii (1911), Selânik’te Gar Binası (1911 sonrası, Balkan Savaşı yüzünden temel seviyesinde kalmıştır), Ali Rızâ Paşa Türbesi, Hüsnü Paşa Türbesi, İstanbul-Alemdar’da Vâki Efendi Medresesi (1911 sonrası), İstanbul Şehzadebaşı Talebe Yurdu, Edirne’de İttihat ve Terakkî Kulübü Binası (Halkevi) ve Sıra Çarşılar, Uşak Meslek Okulu, Bandırma Hükümet Konağı, Aydın Evkaf Müdürlüğü, Eyüp’te Sultan Mehmed Reşad Türbesi (1911-12) ve Reşâdiye Mektebi (1911), İstanbul’da 1, 2, 3, 4 ve 5. Vakıf hanları (1911-26), İstanbul’da Vakıf Gureba Hastahanesi (1911 sonrası), Bostancı’da Kuloğlu Camii (1911-13), Bebek Camii (1913), Bakırköy-Kartaltepe’de Âmine Hatun Camii (1913-24), Şişli’de Âbide-i Hürriyet, Mahmud Şevket Paşa Türbesi (1913), Edirne’de Karaağaç Gar Binası (1913-14), Bostancı’da İbrâhim Paşa Mekteb-i İbtidâîsi (1913), Beyazıt’ta Medresetü’l-kudât (1913), Göztepe Mekteb-i İbtidâîsi (1915-24), Medine’de Dârülulûm (1915), İstanbul Yavuzselim’de Medresetü’l-mütehassısîn (1915-17), Lâleli’de Harikzedegân apartmanları (1919-22), Ankara’da Ankara Palas (1927) ve yedi adet vakıf evi (1927), Ankara Devlet Demiryolları Genel Müdürlüğü (1927-28), Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü (1927-30), Ankara’da I ve II. Vakıf hanları (1926-30), Ankara Yenişehir’de mektep (Ağustos 1925’ten sonra), Ankara’da Mimar Kemâleddin Okulu (Ağustos 1925’ten sonra), Belvü Palas (Ağustos 1925’ten sonra), Amerikan Sefâreti (Ağustos 1925’ten sonra). Mimar Kemâleddin’in gerçekleştirdiği önemli tamiratlar da İstanbul Yenicami, Sultan Ahmed, Ayasofya ve Fâtih külliyeleriyle 1922-1925 yılları arasında Mescid-i Aksâ ve Kubbetü’s-sahre’nin tamiratıdır.


İhsan Aslan kimdir?


Keman sanatçısı İhsan Aslan, 5 Şubat 1952 tarihinde Malatya’da dünyâya geldi. Bir süre İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda öğrenim gördükten sonra, 1976 yılında girdiği İ.T.Ü. Türk Musıkisi Devlet Konservatuvarı’ndan mezun oldu. 1979 yılında Devlet Korosu kadrosuna katıldı.

1979 – 1997 yılları arasında T.R.T. İstanbul Radyosu’nda çalıştı. 1980 – 2001 yılları arasında İ.T.Ü. Konservatuvarı’nda keman öğretti. Çeşitli LP, kaset ve CD kayıtlarına katıldı. Devlet Korosu’nda Sanat Kurulu üyesi ve baş kemancı olan İhsan Aslan, evli ve iki çocuk babasıdır. 13 Temmuz 2021'de aramızdan ayrıldı.

Kaynak: devletkorosu.com


10 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör