top of page
  • Yazarın fotoğrafıHaberciGazete

Gözüm Üstünüzde: Ataşehir'de çevre ve imar savaşımı tarihi-2

Güncelleme tarihi: 23 Nis 2023


Merhaba...

Bu yazıyı okumaya başlamadan, dün yazdıklarıma gözatmanızı öneririm. Çünkü burada yapacağım sergilemenin gerekçesini oluşturuyor dünkü yazım.


Günümüzde 422 bin 513 nüfusa, 25,84 km2 yüzölçümüne sahip Ataşehir ilçesi, 2008 öncesinde Kadıköy'e, Ümraniye'ye, Üsküdar'a bağlı mahallelerin oluşturduğu bir yerdi. Ataşehir, yalnızca Emlak Bankası tarafından başlatılan bir "uydu kent" projesinin adıydı. Bugünkü Atatürk Mahallesi'nin adı. Toplamda 17 mahallesi var.



1990'daki İmar Planı'yla yapılaşmaya açılan bugünkü Atatürk Mahallesi'nde Ataşehir Uydu Kenti kurulmaya başlamadan önce, Karaman Çiftliği adıyla bahçecilik, hayvancılık yapılan geniş bir arazi bulunuyordu. Hızlı ve o zamana göre modern, planlı, estetik yapılaşma burayı çekim alanına dönüştürürken pek çok sorunu da beraberinde getirdi.


Atatürk Mahallesi'nden... 2023 (Foto: A.Bahçekapılı)

İşte bugün ve daha sonraki günler okuyacaklarınız bu sorunlara karşı yürütülen savaşımın öyküsü bir anlamda tarihidir; çevresel ve imarsal içerikli bir tarih.

Aslında bu savaşım kamuoyunun bilmediği bir çaba değil. Bu savaşımın yürütüldüğü dönemde hem ulusal, hem de yerel basında çokça ve genişçe yer bulmuş. O günün gazetelerinde, dergilerinde, radyo ve televizyonlarında sıkça dile getirilen, yargıya taşınan bir olgu. Son olarak da, televizyon yönetmeni Korkut Akın'ın kaleme aldığı, nehir söyleşiye dayalı Yitik Umutların Gece Bekçisi Alâettin Bahçekapılı kitabında genişçe anlatılmış. Kitabı edinme, okuma olanağı bulamayanlara bir fırsat yaratmak amacıyla yazılıyor bu yazı. Zaten, buradaki sergileme de bu kitaba dayanacak. Ayrıca, bu savaşımda yer aldığını iddia edenler bulunursa, onların belgeli açıklamalarına da yer verecek.

Şimdi bağlayınız kemerlerinizi, tarihin dehlizlerinde bir yolculuğa çıkıyoruz.

Aldı Korkut Akın, bakalım ne dinledi, ne yazdı: (YUGBAB, S:304-313)


“İnsan yaşadığı yere benzer. Bu, Edip Cansever’in “Mendilimde kan sesleri” şiirinin temel iletisi… “İnsan yaşadığı yere benzer / O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer / Suyunda yüzen balığa / Toprağını iten çiçeğe / Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine / Konya’nın beyaz / Antep’in kırmızı düzlüğüne benzer / Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir / Denize benzer ki dalgalıdır bakışları / Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına / Öylesine benzer ki…” Bu temelde sürer gider şiir… Tam da bir gerçekliğe parmak basar: İnsan yaşadığı yerle etkileşim içindedir; hem değişir yaşadığı yere benzer, hem yaşadığı yeri değiştirir kendine benzetir… Öteden beri bilinen bu yargının üzerinde son yıllarda daha bir durulur oldu. Öyle ki aynı coğrafyada yaşamaktan doğan benzeşmelerden yola çıkarak insanların ırksal, ekonomik ve kültürel bakımlardan gruplanabileceğini de savlayanlar var. Biyobölgecilik deniliyor bu yaklaşıma. Bu, burada tartışacağımız bir konu değil, ancak şuncasını söylemeliyim: Ekolojist düşüncenin önde gelen düşünürlerinden Kirkpatrick Sale, biyobölgeciliği tanımlarken “yaşadığımız yerle ve onun toprağıyla, suyuyla, rüzgârıyla olabilecek en yakın ilişki içinde olmayı başarmamız, onun yollarını, kapasitelerini ve sınırlarını öğrenmemiz, onun ritmini kendi modelimiz, onun kurallarını rehberimiz, onun meyvelerini ödülümüz yapmamız gerektiği”ni söyler.

Demem o ki, insan doğduğu ve/veya yaşadığı yere benzer; yaşadığı yer de o insana… Bu, bizi hem haklarımıza, haklarımızın dayanağına götürür, hem de sorumluluklarımızı anımsatır. Madem ki yaşadığımız yere benziyor ve onu kendimize de benzetiyoruz, bu tahterevallide oyunun sürmesi için karşılılık temeline dayanan bir ilişkinin bilincinde olmak ve dengeyi korumak gerekir…

Alâettin Ağabeyin çok sevdiğini bildiğim Âşık İhsani’nin bir şiirindeki iki dize şöyledir: “Sorumluyum ben çağımdan / Düz ovamdan, dik dağımdan…” Yaşamının tanığı olduğum 35-40 yılında, onu, hep böyle gördüm, böyle tanıdım… Yaşadığı yere benzemekte, uyum içinde olmakta hep titiz davranmıştır… Yaşadığı yeri kendine benzetmekte, beynindeki çiçeklerle donatmakta da öyle… Yaşadığı yerin, toprakların, suyun, rüzgârın, canlıların “sahibi, efendisi” değil, “ortağı, paydaşı, hizmetçisi, koruyucusu” olduğunu bilmiş ve özümsemiştir. Ol nedenle hep toplum içinde, kalabalıklarla yan yana, örgütlülük şemsiyesi altında bulunmaktan hoşnutluk duymuş, bunu yaşamının merkezine koymuştur. Söz aramızda, bu bilinç düzeyini yalnızca “üstüne aldığı işi tek başına bir ordu gibi çalışarak” sonuçlandırmada koruyamamaktadır. Birlikte yapılamayanı bir başına yapmaya girişir ve bundan asla yüksünmez…

Sözü nereye getireceğim: Alâettin Ağabeyin toplumsal, mesleki, yerel-genel her sivil toplum kuruluşu içinde yer almasına… Bir ara, sorum üzerine saymıştık: 16 cemiyet, dernek, kooperatif, platformda üye… Bunların bazılarında yalnızca üye olarak değil, yönetsel görevler aldığını da biliyoruz. Bir özelliği daha var: Yönetiminde yer aldığı sivil toplum kuruluşunu mutlaka önemli projeler içine sokar, kuruluşun özgörevi (misyonu) neyse onu gerçekleştirmek için özveriyle çalışır, tam da yakışan nitelemeyle “zirveye” taşır.

Onu, Karadeniz Çevre ve Kültür Derneği Genel Başkanlığı’ndan sonra Karadeniz Vakfı Yönetim Kurulu ve Çevre Kolu Başkanlığı’nda gördükten sonra -diyeceğim de yanlış olacakaynı sıralarda bir de Ataşehir Sakinleri Dayanışma Derneği’nin başında görüyoruz. Ve tam anlamıyla devlerle savaşta…

Bakın, niçin ve nasıl?

- Ağabey, daha önce anlattığın için biliyoruz ki, 1997’de o zaman Kadıköy Belediyesi’ne bağlı bir mahalle olan Ataşehir’e taşındın… Ailecek. Burası o zaman Emlak Bankası’nın patronojı altında yapılmış/yapılmakta olan bir uydukent; altyapısıyla, geniş, ferah yerleşim düzeniyle, modern binalarıyla kent kaosundan uzak başlıbaşına çölde bir vaha… gibi görünüyor. Peki, neden bir derneğe ihtiyaç duyuluyor burada ve senin dernekle tanışman nasıl oluyor?

- Özetlediğin gibi 1990’lı yıllarda sıfırdan kurulan Ataşehir, kent içinde “çölde bir vaha.” Belki de bir fanus. Kentin kıyıcığında farklı, yeni bir yerleşme.

1990’dan 2009’a kadar Ataşehir adını taşıyan bölge bugünkü Atatürk Mahallesi. Belli bir plan doğrultusunda yapılmış/yapılmakta. 1990’da Emlak Bankası’nın öncülüğüyle TOKİ tarafından yürürlüğe konulan plan çerçevesinde yürütülüyor yapılaşma, sosyal donatılar ve mekân düzenlemeleri… Bütün maliyetler de konut ya da işyeri satış bedellerine yansıtılıyor doğal olarak. Yani bizler burada ev alırken, otoparkların, parkların, yolların, sosyal tesislerin de bedelini ödedik.

Örnek olarak bir olguyu paylaşmak isterim: Ben burada bir daire almaya kalktığımda, tam karşımda, pencereden görüş mesafemde, Ataşehir projesinin dışında, 300 metre ötede inşaat yapan bir dostum “gel aynı fiyata sana 3 daire vereyim” dedi. Yani, Ataşehir prestijli ve pahalı bir yerleşimdi. Bize buranın “uydukent” olduğu söylendi alışlar sırasında. Meclis’e sunulan “uydukent” yasası zamanında gündeme alınıp tartışılmayınca “kadük” olmuş…

3-4 Haziran 1996 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Konferansı’nın (Habitat II) “kent içinde en iyi yerleşme ödülü” verdiği bir yer o zamanki Ataşehir…

Bu kısa özetlemeden sonra gelelim, böylesi bir yerde derneğe neden ihtiyaç duyulur ve benim dernekle ilişkime… Ataşehir Uydukent Projesi’nin Türkiye Emlak Bankası’nın 1990’da yürürlüğe koyduğu İmar Planı’na uygun olarak yapılmakta olduğunu söyledim az önce.

- Sevgili Ağabey, Emlak Bankası’ndan söz etmişken, aklıma geldi: Senin radyoların radyo olduğu dönemde TRT II’de yayımlanan Evler Evler dizi izlencesinde o zamanın Emlak Bankası Genel Müdürü Şükrü Karahasanoğlu ile söyleşini dinlemiştim…

- Beğendin mi?

- Beğenilmez mi? Yalnız onu değil, bilim insanları Müjgan Şerefhanoğlu, Osman Altuğ, Oya Boyla, Önder Turan, Alpin Kemal Dağsöz, Özcan Köknel, Kemal Çakmaklı, Engin Eker, Kurban Özuğurlu, Zühal Bektaş, Metin Sözen, Cengiz Eruzun, Turgut Cansever, Rıfat Yarar, Bülent Güngör, Necdet Sakaoğlu, Oktay Ekinci, Cengiz Bektaş gibi gibi aydınlarla çok güzel söyleşilerini de dinledim… Dinleyemediklerim de olmuştur mutlaka… Bir yıl her hafta yayımlandı Evler Evler dizisi… 1992’de…

- Bunca dikkatle dinlenildiğimi bilseydim keşke… “Korkut da dinliyor” duygusu kamçılardı beni doğrusu… Dilinin altındaki ne?

- Sormak istediğim şu: Emlak Bankası Genel Müdürü Şükrü Karahasanoğlu ile söyleşiden sonra, kahve içerken, “tarihsel mirasın ve mimarinin korunması” konusunu açtığını ve “Emlak Bankası’nın yapabileceği iki öneride” bulunduğunu biliyorum… Anlatsan diyorum.

- Evet, Sayın Karahasanoğlu’na sohbet sırasında iki öneri yaptım: Biri Mardin’de bir sokağın banka tarafından yerel mimariyi koruyacak biçimde restore edilmesiydi… Mardin evlerini çok severim, bilirsin. Sayın Karahasanoğlu çok beğendi, Dr. İsmet Okyay’dan bilimsel destek alınabileceğini de söyledim; çünkü kendisiyle bir süre önce Mardin evleri konusunda söyleşi yapmıştım…

Öteki önerim de bütün Anadolu evlerini anlatacak bir kitap projesiydi… Onu da çok ilginç buldu; beni ilgili arkadaşlarına yönlendirdi… Evler Evler dizisi nedeniyle elime ulaşan bilgileri ve malzemeleri de içeren bir proje hazırlayıp sundum: Doç. Dr. Cengiz Eruzun’un kapsamlı “Karadeniz Evleri” yazısını da örnek olarak ekledim… Prof. Dr. Metin Sözen’e öteki bölümlerin yazdırılabileceğini de…

- Peki projeler gerçekleştirildi mi?

- Evet, ikisi de “hayata geçti”. Emlak Bankası Mardin’de bir sokağı restore etti… Sözen ve Eruzun’a Anadolu’da Ev ve İnsan adıyla bir kitap yazdırıldı. 1996’da Türkçe ve İngilizce olarak yayımlandı bu yapıt.

- Sen?

- İki ilginç projenin “fikir babası” olmanın keyfini yaşadım… Bana yeter. Ayrıca, evlere ilgim, bana; Mimarlar Odası’nın “Dostluk” ödülünü, internette ilk olan ve pek çok başka siteye kaynaklık eden www.evkultur.com sitesini, ardından Ataşehir Ev Kültür dergisini kazandırmıştır, bu da “bonusu”dur bu konunun.

Asıl konumuza dönelim…

Şükrü Karahasanoğlu döneminde (1991-93) “konut projelerine hız veren” Emlak Bankası’nın, 2001 yılına geldiğimizde, türlü yasadışılıklar, suiistimaller yüzünden batırıldığını görüyoruz: ‘’Halkın inşaat teşebbüslerini desteklemek, gerekli kredileri sağlamak ve yetim haklarını korumak’’ amacıyla Atatürk’ün talimatları doğrultusunda 3 Haziran 1926 tarihinde 20 milyon lira sermaye ile kurulan Emlak ve Eytam Bankası, bazı aşamalardan ve birleşmelerden geçti ve Türkiye Emlak Bankası adını aldı. Kısa sürede aktif büyüklüğü ile Türkiye’nin 9’uncu büyük bankası oldu. Uzun yıllar Türkiye’nin gerek konut gerekse ticari bankacılık sektöründe etkinlik gösterdi. Ataköy, Mimaroba, Sinanoba, Bahçeşehir, Elvankent, Ataşehir, Mavişehir, Mutlukent gibi konut projelerinin yanı sıra Merkez Bankası Binası’nı, Milli Savunma Bakanlığı konutlarını ve TBMM lojmanlarını da gerçekleştirdi. Ancak, 1988 yılından bu yana bankacılıktan ve inşaat işlerindeki başarısından daha çok yolsuzluk ve genel müdürleriyle gündeme gelen bankanın 9 müdürü mahkemelik oldu. Yargılamalar sonucunda mahkûmiyetler ve yurt dışına kaçışlar da söz konusu… Öte yandan siyasilerin de gözdesi olan Emlak Bankası, 2000 yılı itibarıyla özkaynaklarını tamamen yitirmişti ve bir enkaza dönüşmüştü. Bu nedenle BDDK tarafından 2001’de Emlakbank’ın bankacılık faaliyetlerine son verildi. 2’si yurtdışında 405 şubesinin tamamı, Ziraat Bankası’na devredildi.

Böylesi bir süreçten geçen bankanın yapmakta olduğu Ataşehir projesinde, aksamalar olacağını, el değiştirmelerle ortada kalan bazı varlıkların üzerinde kara bulutların dolaşacağını düşünmek olasıdır.

- Hele geçmişinde Nostradamusluk varsa kişinin!



- Düz mantıkla bile düşünüldüğünde böylesi kuşkular içinde olunması doğaldır. Sen yine de Nostradamusluk say. Hiçbir yorum katmadan tek bir olguyu paylaşayım seninle. Belki Ataşehirliler bile unutmuştur bunu: Ataşehir Planı’nda D-100 Yolu’nun kuzeyindeki geniş arsaya 2000 yılının başında merkezi hükümetin emriyle Üsküdar-Harem’deki Otogar’ın taşınması planlanıyor. Arazi Emlak Bankası’nın. Büyükşehir ve meslek kuruluşlarıyla üniversiteler karşı çıkıyor… Batırılan bankanın kalan sermayesi ve elindeki gayrimenkullerle güçlendirilen yarısından biraz fazlası “halka arzedilen” Emlakkonut Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı A.Ş. ısrarcı. Sonunda Otogar projesini biraz ileriye öteliyor hükümet. Sakıncalar ortadan kalktı sanıyoruz; Ataşehir Projesi’ni kapsayan alan ve çevredeki 17 mahalle 2009’da “Ataşehir Belediyesi” olarak ilan ediliyor. Söz konusu alan da plan değişikliğiyle Uluslararası Finans Merkezi yapılmak üzere projelendiriliyor. O dönem adı Ataşehir Finans Merkezi.

İstanbul Finans Merkezi... 2023 (Foto:A.Bahçekapılı) Ayrıntılarını sonra anlatırım: Bir sabah kalktığımızda bir de bakıyoruz ki, o alan Ataşehir ilçesinin sınırlarından çıkarılmış, Ümraniye’ye bağlanmış… Tam da yerel seçimin kısa süre öncesinde… Ben bu sınır değişikliğini iktidar partisinin ilçe başkanından öğrendiğimde, seçimin sonucunun ne olacağını anlamıştım. İktidar, muhalefette kalacağı bir ilçenin yaşam damarlarını kesmeye başlamıştı, bana göre… Zaman beni haklı çıkardı… Yani, demem o ki, 2000’li yıllarda Ataşehir o denli iştah kabartan, rantsal bir yerdi… Anlatabildim mi?

Şimdi dönelim benim olayların içine nasıl girdiğime:

O yıllarda Ataşehir’de iki-üç dergi çıkıyordu: Dayanışma adıyla yayımlanan derginin sahibi beni Kadıköy’deki büromda ziyaret ederek dergiyi bana devretmeyi önerdi. Fizibilitesini yaptım, ayağa kaldırılabilecek gibi değildi. Bir süre sonra öteki derginin sahibi Zeki Kar iletişim kurdu benimle… Nasıl denir, “memleketlim, yerdeşim”di. Çevre Kurtuluş Savaşı, Hemen Şimdi! kitabım konusunda söyleştik… Yayımladı. Sonra dergisinin “danışmanlığını yapmamı” önerdi, karşılığında “grafikerlik hizmetlerimi yapabileceğini” söyledi. O sıralarda BRT Reklam’ın yıllardan beri grafikerliğini yapan ve kocası



Hürriyet, 30.06.2000


Selahattin ile Kazasker’deki evimde kalan İlknur, kocasından ayrıldı, anne-babasının yanına döndü. Bir süre sonra da Çerkezköy’e taşındılar. Ben grafikersiz kaldım. Bu nedenle “danışmanlık karşılığında grafiker hizmeti” önerisini kabul ettim. Zaten 1999 Depremi’nden sonra girilen ekonomik durgunluk ve 2001 ekonomik krizi nedeniyle reklam işleri de eski yoğunluğunda değildi. Çevre konusundaki çalışmalarım ön plandaydı. Zeki, 1995’ten beri Ataşehir’de faaliyet gösteren Ataşehir Sakinleri Dayanışma Derneği’nin “kapanış dilekçesinin Emniyet Dernekler Masası’na verildiğini” iletti bana… Düşündüm; Ataşehir’in çözümü gereken sorunları var mı? Var. Bu sorunlar artma eğilimi gösteriyor mu? Gösteriyor. Sorunların çözümünde kurum, kuruluş ve yönetimler üzerinde toplumsal bir baskı unsuruna, yani bir örgüte, bir derneğe gereksinmemiz var mı? Var.

Mimoza bloklarının altında derneğe geçici olarak verilen büroya gittik. Üye oldum. Sonra oturup ne yapılabileceğini konuştuk. Birkaç eski üyeye de danıştık. Kapanış dilekçesini geri aldık dernekler masasından. Baktım derneğin kâğıt üzerinde 800’e yakın üyesi görülüyor… Telefon zinciri kurduk, 40-50’si Genel Kurul çağrımıza olumlu yanıt verdi. Bir de baktım ki yönetim kurulundayım. Bir daha baktım; başkanım.

- Âlemsin… Fıkradaki gibi: Kadının biri denize düşmüş, çırpınıyor, kimse yardıma koşmuyor. Derken bir Karadenizli delikanlı suya atlıyor, kadını boğulmaktan kurtarıyor… Alkışlar arasında kıyıya çıkarken soruyor: “Kim itti beni suya?”

- Aynen öyle oldu. Suya itildim. Gerçekten de kurtarılacak çok şey vardı: Ataşehir’e her yönden bağlantı yolları yapılıyordu, kamu taşımacılığının yokluğu ulaşım sorununu yaratıyordu, otoparklar daha o zamandan yetersizdi, görüntü kirliliği oluşuyordu, parklar-bahçeler yeterince bakımlı değildi, o zaman Kadıköy’e bağlıydı; yerel yönetimin biraz üvey evladıydı, atıklar sorun yaratıyordu, dilenci ve çöp toplayıcılar sorunu vardı veeee imar planlarına aykırı yapılaşmalar başlamıştı.

(Sürecek)


Alâettin BAHÇEKAPILI

Gazeteci-Yazar




228 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page