• HaberciGazete

Halkbiliminin ve Trabzon'un acı kaybı: Haydar Gedikoğlu vefat etti



Ünlü sanatçı Ruhi Su'nun El Kapıları uzunçalarında "Almanya Acı Vatan" adlı Karadeniz türküsünün derleyicisi, halkbilimi araştırmacısı, eğitimci Haydar Kenan Gedikoğlu'nun bir süreden beri tedavi gördüğü Trabzon Kanuni Eğitim Araştırma Hastanesi'nde dün akşam saatlerinde vefat ettiği bildirildi.



Uzun yıllar Trabzon Lisesi'nde öğretmenlik ve yöneticilik yapmış, Doğu Karadeniz - Masallar Öyküler Söylenceler Destanlar, Akçaabat Folkloru, Trabzon Efsaneleri ve Halk Hikâyeleri, Trabzon Folkloru gibi önemli araştırmaları imza atmış olan Gedikoğlu'nun bugün öğlen saatlerinde doğduğu köyde, Akçaabat'ın Kuruçam köyünde yapılacak cenaze töreninin ardından aile mezarlığında toprağa verilmesi beklenmektedir.







Alâettin BAHÇEKAPILI'nın notları:

"Almanya Acı Vatan" ve Haydar Gedikoğlu...


2015 yılıydı... Kadim arkadaşım Nabi Belekoğlu ile -anlatması uzun sürer- "türkülerimizin efendisi" Ruhi Su için, benim ilkin Nâzım Hikmet'in 50. ölüm yıldönümünde yaptığım Nâzım Sen Gittin Gideli kitabı gibi bir yapıt hazırlığına başlamıştık. Ruhi Su'nun El Kapıları uzunçalarında Sümeyra Çakır ile birlikte söylediği bir Karadeniz türküsü vardı: "Almanya Acı Vatan." Ben bu türküyü TRT'de yeniden yeniden yayımlanan Sılaya Dönüş dizimde "sinyal müziği" olarak da kullanmıştım. Bu türkünün derleyicisi Trabzonlu halkbilimi araştırmacısı ve öğretmen Haydar Gedikoğlu idi, biliyordum. Telefonla ulaştığımda doğduğu köyde, Kuruçam'da yaşıyordu; bir başınaydı, eşi vefat etmiş, kızları uzaktaydı. Her ne kadar her konuşmamızda "çık gel, eşinle birlikte gel, evim geniş, konuğum olursunuz, ev şenlenir" dese de kısmet olmadı. Ama, hazırlamakta olduğumuz Ruhi Su Sen Gittin Gideli kitabı için duygularını, düşüncelerini ve Ruhi Su ile olan ilişkisini anlattı, yazdı bana. Kitapta 5 sayfa olarak yer alan bu mektubu, anısına saygıyla okuyuculara armağan ediyorum:



Sevgili Ruhi Su,

“Merhaba”, diyerek başlıyorum mektubuma.

“Merhaba” dediğini, yanıt verdiğini duyuyor yüreğim.

Trabzon Lisesi yıllarından beri yaptıklarıyla, yazdıklarıyla, eylemleriyle onu uzaktan izleyen bende “takdir duygusu” uyandıran, öğretmeni olma şansı yakalayamadım diye “üzüntü duyduğum” Alâettin Bahçekapılı size mektup yazmamı istediğinden beri sizi düşünüyorum; doğrusu içim ısınıyor bu kış günlerinde… Tek başına yaşadığım evimde kalabalıklaşıyorum; sanki her odada biri var… Düğün dernek içindeyim… Sanki horona durmuşum Akçaabat ekibiyle… “Ha uşak ha” “aşağı kırıyoruz.”

Sevgili Ruhi,

En iyi siz bilirsiniz, yalnızlığın ne olduğunu; öyle ya, “Birinci Dünya Savaşı’nın ortada bıraktığı çocuklardan biri”siniz.

En iyi siz bilirsiniz, çevrenizdekilerin çekip gitmesinin acısını; öyle ya, İngiliz ve Fransızların Adana’yı işgal yıllarında Toroslara doğru yaşadığınız “kaç-kaç yıllarında” dağ başında terk edildiniz, elinizde bir testi su ile… İncir ağaçlarının üstünde uyudunuz gecelerde, meyve yiyerek karnınızı doyurdunuz günler boyu…

En iyi siz bilirsiniz, dilinizi çözmek için günlerce, aylarca omuzlarınız kadar genişliği, boyunuz kadar yüksekliği olan “tabut”ta tutularak “mahkûm edildiğiniz” yalnızlığı yenmenin yollarını… Direnmenin, dik durmanın nasıl başarılabileceğini…

Mektup yazmaya söz verdiğimden beri, dört odalı evimin içindeki sessizlikle, yalnızlıkla daha bir başa çıkar oldum. Oysa eskiden Kemalettin Kamu’nun

“Gözlerimde parıltısı bakır bir tasın

Kulaklarım komşuların ayak sesinde

Varsın yine bir yudum su veren olmasın

Başuçumda biri bana ‘su yok’ desin de”

şiirine kaptırırdım kendimi, bir insan sesi arardım çevremde…

4-5 yıl önceye değin, sevgili eşim vardı bu evin içinde… O şimdi sizin oralarda bir yerde. Kendimi şanssız duyumsuyorum… “Bir fındığın içini – Yar senden ayrı yemem” diye türkü yakan bir yörenin insanıyız… Bilirsiniz, türküler yaşadığımızdır, duygumuz düşüncemizdir… Yaşım 90’a doğru koşturuyor; ama ben, bırak koşturmayı, çok gezip dolaşamıyorum bile… Hareketlerim biraz kısıtlandı yaşlılıktan dolayı. Aklı melekelerimde kayma yok; ama, fiziksel yeteneklerimi kullanmakta sorunlarla karşılaşıyorum.

Uzmanların “Yalnızlık, insanın yakınında iç alemini paylaşabileceği kişi ya da kişileri bulamadığı zaman yaşanan bir durumdur. Bu duygu insanın en derin yaşadığı korkulardan biridir. Bu duygunun içinde kalan kişi kendini zayıf, işe yaramaz, güçsüz, gayesiz ve bitkin hisseder.” dediğini bilmesem, paniğe kapılacağım da, yapmıyorum. Yalnızlığın “iki yanı keskin kılıç” olduğunun ayırdındayım. İşte böylesi bir durumdayken, sizi düşünmek; yaşadıklarınızı, düşüncelerinizi, direncinizi; zindanlarda, tabutluklarda, mahpuslarda geçirdiğiniz yılları göz önüne getirmek güç veriyor bana, damarıma yeniden yürüyor bir sıcak kan, “kalk, miskinleşme, dikel, yürü, koş” diyor bir gizli ses…

Sevgili Ruhi Su,

Ben “türküleri”, “şiirlerden” daha “gerçek”, daha “sahih” bulurum; daha bir kapsayıcı, ortaklaşacı… Türkü, bir toplumun yaratısı, ortak düşüncesi sonuçta. Şiirde böyle bir özellik yok. Şiir, bir kişinin, şairin; nece yayılsa, türkü denli kapsayıcı değil, “ortak üretim” değil… Ancak, bir yazın öğretmeni olarak şairlere de haksızlık etmek istemem; “şiirin hasını ayak seslerinden tanıyan”, “Karadeniz dediğin deniz değil insan” diye tanımlanan bir yörenin bireyi olarak bilirim şiirin de değerini. O nedenle, türkülerimiz denli, iyi şiirlerimizi de o bas-bariton sesinizle toplum katmanlarına ulaştırmanızı gönülden selamlarım.

“Karadeniz dediğin deniz değil insan

Gelir vurur Akçaabat pazarına.

Güneşe bırakılmış balık ağlariyle

Kayıklariyle kumlara çekilmiş

Denize karşı insan!

Kalabalık, güzel, çalışkan,

İner çam direkli gemilerle.

(……)

Akçaabat pazarından vurdun mu dağlara doğru,

Hepimizin evleri belli.

Çocuk düşlerimizde kaptanların kayıkları,

Deniz görünmez artık, yılda bir gördüğümüz.

Akçaabat pazarından vurdun mu dağlara doğru

Fındık denizleri bizim bildiğimiz,

Ablamın iri gözleri güzel çıtır çıtır kırılmış

Neye yarar derim bu yeşil hey bu yeşil dediğimiz.”

Ne güzel anlatmış Ceyhun Atuf Kansu, Yurdumdan kitabının daha ilk sayfalarında benim şu an yaşadığım ilçemi, köyümü. … Burası Kuruçam Köyü… Eski adı Muhula. Denizden 500 metre yükseklikte. Söğütlü deresinin kollarından biri olan Acısu deresi vadisindeki köylerden biri. Çevresinde Acısu, Şinik, Kemaliye, Arpacılı, Sertkaya köyleri yer alıyor. Güney yönü Karadağ eteklerine dayanır. Akçaabat'tan 16-17 km uzaklıkta. Köyde eskiden nüfusuna kayıtlı 850-900 kişi yaşardı, şimdilerde ne fındık geçindiriyor insanı, ne mısır. Okuyan gidiyor, gençler iş peşinde, gurbet çağırıyor onları da… Bugünler, köyün nüfusu 600’ü bulmaz. Benim gibi yaşlılar bağlı doğduğu topraklara. Doğrusu ben de gitmeyi düşünüyorum buralardan…

“Gençler iş peşinde, gurbet çağırıyor onları da” dedim, usuma geldi, sizin ölümsüz sesinizle “yıkılsın el kapıları” dediğiniz, “sığmazken atalarım güne, yarına/düşmüşüm vay düşmüşüm ben el kapılarına” diye haykırdığınız o “El Kapıları” uzunçalarınız. Oraya benim de bir ürünümü koymuşsunuz. Yaşamımın en büyük ödülüydü bu: “Almanya Acı Vatan.”

Yüzlerce, binlerce türküye can veren sevgili Ruhi Su, belki anımsamazsınız, size “Almanya Acı Vatan” türküsünü nasıl verdiğimi… Anımsatayım. Yukarıda yazdığım gibi, 90’ıma merdiven dayadım; ama belleğim yerinde; dün gibi anımsıyorum. Söz aramızda, bu, yaşlılığın bir belirtisi, eskiyi çok ayrıntılı anımsar da dün ne yaptığını bilemez, yaşlılar.

1970’li yılların ortalarıydı: Tam tamına 1977. Siz bir “türkü resitali” için Trabzon’a geldiniz. Tabii sizi seven bizler, salonu tıka basa doldurduk. Dışarda kalanlar oldu. Sahnede bir dev vardı. Sesiyle, sazıyla bir dev. Tanrı’nın gücüne gitmesin ama, tapınma gibi bir haldi sizi dinlerkenki durumumuz. Konuştunuz, yorumlar yaptınız, örneklediniz, çaldınız söylediniz. Biz, türkülerimizi bir daha, bir daha sevdik, tutulduk halkımızın yaratılarına, uçmağa vardık. Siz “türkü resitalinizi” bitirdiğinizde eski deyimle “mest” olmuştuk.

Eşimle birlikte Trabzon’dan Akçaabat’a, bizim Kuruçam Köyü’ne nasıl döndük, anımsamıyorum. Evde, pikaba 45’liklerinden birini koydum, dinledim, dinledim. İlk kez, sabah olsun istemedim. Büyü bozulur diye…

Asıl mutluluğu ertesi gün yaşayacakmışım, nereden bileceğim.

Halkevi’nden arkadaşlarla “türkü resitaliniz” sonrası oturup konuşmuşsunuz bir yerde. Orada soru-yanıt sırasında bir arkadaş şöyle demiş: “Niye Karadeniz türküleri okumuyorsunuz?” Siz de “Ben Karadeniz türkülerini bilmiyorum. Sizin önerdiğiniz türküler varsa, söylemeye çalışırım” demişsiniz. Arkadaşlar, benim türkü derlemelerim olduğunu biliyorlar, benim adımı atmışlar ortaya. Ertesi günü beni evden çağırdılar. Köyle Akçaabat’ın arası 17 km. Uçtum, uçtum. Akçaabat’ta 17 Şubat Kitapevi vardı, orada bekliyordunuz beni… Ben sizi daha önce de görmüştüm. Şimdi bu denli yakınımda görünce heyecanlandım, dilim tutuldu. Oturduk, toplantıyı anlattınız, arkadaşların sözlerini anımsattınız. Benim derlemeler yaptığımı öğrendiğinizi söylediniz. Görmek istediğini belirttiniz. Ben neyle karşılaşacağımı bilmediğimden hazırlıksız gelmişim. Dosya evde. Bir koşu gittim eve, o derleme klasörünü getirdim. “İçinden istediğinizi seçebilirsiniz” dedim. Klasörü size verdim, klasörü o anda inceleyemediniz, “Ben bunu inceledikten sonra Trabzon’daki arkadaşlara bırakırım” dediniz. Bıraktınız da, ben derlediğim türkülerden hangisini ya da hangilerini seçeceğinizi doğrusu merak ediyordum; tabii ben nota bilmiyorum, derlediğim türkülerin yalnız sözleri var dosyada… Bir Akçaabat köftesi yedik, başka şeyler konuştuk, gittiniz. Aradan uzun bir süre geçti. Bana postaneden bir paket geldi; açtım baktım sizin bir uzunçalarınız ve 45’lik plaklarınızdan oluşan bir paket. Çok sevindim. Bir de özel mektup koymuşsunuz pakete; el yazınızla yazılmış. Mektupta teşekkür ediyorsunuz verdiğim türkü için. Şimdi o mektup ses sanatçısı ve yazar kızım Umay’da: “Daha iyi korurum” diyerek aldı.

Gerçekten çok heyecanlandım. Daha sonra El Kapıları adlı uzunçalarınız yayımlandı. Orada Karadeniz ezgileri de vardı. Benim derlediğim türkünün sözlerinden yola çıkarak çok güzel bir beste yapmıştınız: “Almanya Acı Vatan.” Sonradan sevgili dostum, TRT Şef Prodüktörü Alâettin Bahçekapılı “Sılaya Dönüş” adlı bir program dizisinde bu türküyü sizin sesinizden “sinyal” olarak kullandı. Çok sevinçliydim, çok. Daha sonra sizi aradım, İstanbul’da evinize geldim; teşekkür ettim. Aramızda o türkü vesilesiyle bir yakınlık oluştu.

Sizi tanımış olmayı, söyleşmeyi, sizinle konuşmuş olmayı bir ödül gibi taşırım yüreğimde…

Sonraki yıllar, nerede “türkü resitaliniz” varsa, gitmişimdir, dinlemişimdir.

Sizin müzik etkinliklerinize “türkü resitali” adını koymanız ve 1944 yılından 1983’e değin bu nitelemeyi kullanarak sahneye çıkmanız, kimi müzik çevrelerince eleştirilmiştir: Halk müziğimizin bir formu olan “türkü” terimi ile Batı müziğinde “dinleti” anlamına gelen “resital” terimini yan yana getirişinizi benimsemeyenler olmuştur. Kimileri de bu bileşik kavramı, “halk müziğimizin uluslararası düzeye taşımak için bulduğunuz ilginç ve yerinde bir niteleme” olarak selamlar. Kesin olan şudur ki, siz türkülerimizi teorik ve pratik anlamda, geniş kitlelere, hatta Arjantin’den Almanya’ya, ABD’den Bulgaristan’a dek birçok ülkeye tanıtmış, sevdirmiş, halk kültürümüzü yaygınlaştırmış bir aydınsınız. Aydınlarla halk kültürü arasındaki bağı kısaltmış, sıkılaştırmış bir sanatçısınız.

Sevgili Ruhi Su,

Dünyamız ve ülkemiz zor günlerden, yıllardan geçiyor.

Olaylara bakış açımı sorguladığım oluyor, yorumlarımı, niyetlerimi de… Bardağın dolu yanını görmek istiyorum; biliyorum bu beni diri tutacak, algılarımı değiştirecek, yaşama olumlu yönden bakmamı sağlayacak. Böylece, mutluluğun anahtarını yeniden elde edebileceğimi, yaşama sevincini başkalarına göre daha fazla duyumsayabileceğimi biliyorum.

“Akçaabat pazarından vurdun mu dağlara doğru,

Doğduğum evdir o akça,

Önünde mısır ekili bahçe,

Bellidir toprağa boyun eğmediğimiz,

Da! gülen sarı! Gündelik ekmeğimiz.”

Böylesi bir ortamda, bir başımayım. Yine de “umutsuz” değilim. Yukarıda “Doğrusu ben de gitmeyi düşünüyorum buralardan…” diye yazdığıma bakmayınız, biliyorum “İnsan korktuğu için kaçmaz, kaçtığı için korkar.” “Gündelik ekmeğimiz” için “toprağa boyun eğmeyen” bizler, kaçıp gider mi “da?”

Nâzım ne güzel söylemiş: “Umut, umut, umut; umut insanda!”

Işıklar içinde ol!


Mimar Bekir Gerçek, Haydar Gedikoğlu, Alâettin Bahçekapılı

Haydar Gedikoğlu kimdir?

(Akçaabat/Trabzon, 1930 - 8 Mart 2022 )

10 yaşındayken Kuruçam Köyü’nde açılan okula kaydoldu (1940). 1950 başlarında öğretmenliğe başladı. İlk ve ortaöğretim okullarında sınıf öğretmenliği, başöğretmenlik, Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği, müdür yardımcılığı, müdürlük gibi görevler yürüttü. Akçaabat Lisesi müdürü iken 1979 yılının başında kendi isteğiyle emekli oldu. 1950’lerden günümüze kadar Yirminci Yüzyıl, Varlık, Türk Dili, Kıyı gibi dergilerde yazıları yayımlandı. Uzun yıllar AA ve TRT muhabirliği yaptı. Trabzon’da yayımlanan Hakimiyet, Hizmet, Sonhaber, Bayraktar, Yenigün, Karadeniz, Kuzey Haber gazetelerinde köşe yazıları yazdı; kültür ve sanat sayfaları düzenledi. Kuzey Haber gazetesinde ayrıca “düzeltmenlik” ve “genel koordinatörlük” görevlerini yürüttü. Akçaabat Postası adlı gazetenin kuruculuğunu ve ilk “genel yayın yönetmenliği”ni üstendi. 1991’de yayıma giren Akçaabat Yeni Haber gazetesinde belirli aralıklarla yüzlerce yazısı yer aldı. Akçaabat (1996), Trabzon Efsaneleri ve Halk Hikâyeleri (1998), Yüzyılların Eğitim Anıtı (1998), Doğu Karadeniz Masallar Öyküler Söylenceler (2008) ve Akçaabat Folkloru (2012) adlarında 5 kitabı yayımlandı.

8 Mart 2022 tarihinde Trabzon'da vefat etti.


Haber ve görseller: BRT Yayın Grubu Genel Yönetmeni Alâettin Bahçekapılı


69 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör