• HaberciGazete

Hasan Tahsin, Süleyman Fethi Bey, Baha Tevfik, İhsan Yüce, Turhan Oğuzbaş, Naim Talu, İsmail Hakkı A



Bugün 15 Mayıs. Hasan Tahsin, Süleyman Fethi Bey, Baha Tevfik, İhsan Yüce, Turhan Oğuzbaş, Naim Talu, İsmail Hakkı Akansel ve Oya Aydoğan'ın ölüm yıldönümü.

BRT Yayın Grubu olarak bu değerlerimizi saygıyla, sevgiyle anıyoruz.


Hasan Tahsin kimdir?



Asıl adı Osman Nevres olan gazeteci-yazar Hasan Tahsin, Osmanlı Devleti’nin istihbarat örgütü “Teşkilat-ı Mahsusa”nın üyesidir. İzmir’in 15 Mayıs 1919 günü Yunanlılar tarafından kanlı biçimde işgal edilmesi sırasında Yunan Efzun Alayı’na atıldığı bilinen “İlk Kurşun” olayı ile tanınmış ve ünlenmiş; o gün, Kordon’da Yunan askerleri tarafından acımasızca öldürülmüştür. İzmir’de, 1974 yılında Konak Meydanı’nda adına dikilen anıt, “İlk Kurşun” olayını ve işgale karşı, Türk Ulusal Varlığı’nın direnişini simgeler.

Hasan Tahsin’in yaşamının ayrıntıları konusunda bilinenler, ne yazık ki sınırlıdır. 1888’de Selanik’te doğduğu, ailesinin ona Osman Nevres adını verdiği bilinmektedir. “Nevres” sözcüğü Farsça’dan gelmekte olan bir Osmanlıca sözcük olup kimi ön yargılı yaklaşımlarda söylendiği gibi başka bir dille ilgisi yoktur ve “yeni yetişen, yeni biten ve taze olan” anlamına gelmektedir. Kimi kaynaklarda onun, Romanya’da dünyaya geldiği yönünde bilgiler yer almakla birlikte; bu bilgi de doğru değildir. Yaşamının ileriki yıllarında, Romanya ile kesişen bir yazgısı olmasına karşın; gerçekte Selanik’te doğan Osman Nevres’in atalarının, Anadolu’dan göç ederek Selanik’e yerleştiği sanılmaktadır. Bilindiği gibi Osmanlı Devleti, Rumeli topraklarında fetihler yaptıkça, adına “şenlendirme” denilen bir politika izlemiş ve Anadolu’dan kitleler halinde Türk grupları, bu topraklara göç ettirilerek yerleştirmiştir. Osman Nevres’in atalarının da böyle bir göç sürecinde Anadolu’dan geldikleri düşünülmektedir. Uzun yıllar ailesinin ne tür işlerle uğraştıkları, Selanik dışında başka bir Makedonya kentinde yaşayıp yaşamadıkları konusunda pek bir bilgi olmadığı gibi onun nasıl bir aile ortamında yetiştiği konusundaki bilgiler de yok denecek kadar azdır. Böylece, onun kişilik yapısı üzerinde etkili olan çevresel ve ailesel etkenlere ilişkin saptama yapmak pek olanaklı görülmemektedir.

Osman Nevres, öğrenim yaşamına doğduğu kent, Selanik’te başladı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün de eğitim gördüğü Şemsi Efendi Okulu’na gitti. Ardından da Fevziye Mektebi olarak halk dilinde yer etmiş olan Fevz-i Sıbyan Rüşdiyesi’ne gitti. Sonradan Osmanlı Maliye Nazırı olan ve Cumhuriyet döneminde, İzmir Suikastı girişimi ile ilgili yargılamaların ardından idam edilen Cavit Bey, bu sıralarda Fevz-i Sıbyan Rüşdiyesi’nin müdürlüğünü yapıyordu. Cavit Bey, derhal daha çocuk yaştaki Osman Nevres’in atılgan, cesur, mert ve gözü pek kişiliğini anladı. Bu zeki ve atılgan çocukla yakından ilgilenmeye başladı. Ona yönelik övgü duyguları ve sevgisi o denli çoğaldı ki ilerleyen sürede Osman Nevres’in ailesi ticaret yapmak için İstanbul’a yola çıktığında, küçük Nevres bir süre Cavit Bey’in korumasında kaldı.

1908’de İkinci Meşrutiyet Hareketi gerçekleştirildiğinde, önce illegal ardından da yasal olarak kurulan Teşkilat-ı Mahsusa adlı gizli örgüt, pek çok Osmanlı gencinin ilgisini çekmeye başlamıştı. Bu örgüt içinde yer almayı, ülkelerine hizmet etmenin bir yolu olarak görüyor ve değerlendiriyorlardı. Yakup Cemil, Kuşçubaşı Eşref ve Selim kardeşler gibi pek çok bilindik yüz bu örgütte yer almıştı. Osman Nevres’in öğretmeni Cavit Bey de bu örgüte yakın birisiydi. Cavit Bey, bu gizli istihbarat örgütünün başında bulunan Kuşçubaşı Eşref Bey’e bu heyecanlı ve coşkulu genci tanıştırdı. Bu tanışmada Cavit Bey, Eşref Bey’e Selanikli genç Osman Nevres’in ne denli gözü pek, yurtsever, atılgan bir kişiliği olduğunu anlatmıştı. Cavit Bey’in yönlendirmesi, önerisi ve aracı olmasıyla o, Teşkilat-ı Mahsusa’da görev yapmak üzere bu istihbarat örgütünde çalışmaya başladı. O da artık kendisini ülkesinin bir fedaisi olarak görüyor ve bundan gurur duyuyordu. Kişiliğinde zaten var olan ulusal nitelikli coşkulu düşünceler, artık sırf düşünce olmaktan çıkmış, eyleme konulabilecek bir oluşumun çalışma süreçlerine yönlendirilmişti. Teşkilatın başında bulunan Kuşçubaşı Eşref Bey, fırsat buldukça pek hoşlandığı bu genç yurtseverle konuşmalar yapıyor, onun kimi istihbarat ve diğer çalışmalar konusunda eğitimine katkıda bulunuyor; Osman Nevres, ulusal duygu dünyasında, böylesine gür bir pınardan besleniyordu. Süreç içinde O, Kuşçubaşı Eşref Bey’in övgüsünü daha açık biçimde kazanmış oldu.

O, yalnız Teşkilat-ı Mahsusa’nın kendi içinde verdiği eğitimle sınırlı kalmadı: Önce, İstanbul Darülfünun’a devam ederek, 1910 yılının başına kadar, o dönemde Osmanlı Devleti’nin bu en köklü üniversitesinde eğitim gördü. Ancak Kuşçubaşı Eşref ve Cavit Bey, onun bu eğitimle sınırlı kalmasını istemiyorlar, bir Batı ülkesine gitmesini, orada eğitim görmesinin yararlı olacağını düşünüyorlardı. Onları bu düşünceye yönlendiren şey, artık iktidar mücadelesinde fırtınalı dönemleri aşmış ve kendi ayakları üzerine sağlam biçimde basmayı başarmış olan İttihat ve Terakki’nin, kendi ideolojisini savunacak ve “İnkılab-ı Kebir”i, yani Meşrutiyet düzenini sürdürecek gençlerin eğitimine önem vererek, onların bir kısmına yurt dışı eğitim olanağını sunmuş olmasıydı. Kuşçubaşı Eşref ve Cavit Bey, Osman Nevres’in de Batı’da eğitimini sürdürmesinin, yalnız onun kendi kişiliği için değil, gelecekteki Osmanlı ülkesi ve Meşrutiyet düzeni için son derece yararlı olacağını düşünüyorlardı. Böylece, özellikle Kuşçubaşı Eşref’in aracı ve öncü olmasıyla; Osman Nevres de İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından eğitim ve öğretim görmek üzere Fransa’nın başkenti Paris’e gönderildi. O, yalnız Fransa’nın değil bütün Avrupa’nın en önemli üniversitelerinden biri olan Sorbonne’a kaydını yaptırdı ve bu köklü üniversitede hukuk, felsefe ve uluslararası ilişkiler üzerine eğitim almaya başladı.

Öğrenci olarak gittiği Avrupa’da, ülkesini parçalamak için Avrupa ülkelerinin nasıl bir aldatmaca ve iki yüzlülük içinde davrandıklarını da görmüştü. Bosna Hersek olayları yaşanmış; bu kriz yeni atlatılmıştı ki 1911’de İtalyanlar Osmanlı Devleti’nin Afrika’daki toprağı Trablusgarp’a beklenmedik bir saldırıda bulundular. Osman Nevres, bir süre Fransa’dan bu olayla ilgili gelişmeleri izledi. Paris’te iken, Kızılhaç’a bu olayı kınayan ağır bir mektup yazdı. Bununla yetinmedi; Fransa’nın en ünlü gazetelerinden Le Matin gazetesinin ünlü yazarlarından Stephan Lausanne’ı ziyaret ederek, Osmanlı Devleti’nde yayınlanan gazetelerin kupürlerini vererek ona Türk kamuoyunun duyarlılığını anlatmaya çalıştı. Bu onun iç dünyasının dışa vurumuydu.

Trablusgarp Savaşı sonuçlanmadan, Balkan Savaşı başladı. Bu savaş Osmanlı Devleti için ağır yenilgiyle sonuçlandı. Bulgarlar, İstanbul’a girmek üzereyken, Çatalca’da güçlükle durdurulabildi. Balkan ülkeleri, Osmanlı aleyhine gelişmelerinde, sürekli olarak komite hareketlerine başvurmuşlardı.

Osman Nevres’in yaşamında dönüm noktası oluşturan en önemli olaylardan birisi Buxton kardeşlere Romanya’da düzenlediği suikasttır. İngiliz olan Buxton kardeşler, 1912 Balkan Savaşları sırasında son derece etkili bir rol oynamış olan ve merkezi Londra’da bulunan Balkan Komitesi üyesiydiler. Aynı zamanda İngiliz Gizli Servisi üyesi oldukları ve Osmanlı Devleti’ne karşı kimi provokasyonlarda bulundukları da biliniyordu. Balkan Savaşı’nın çıkmasında onların büyük etkisi olduğuna inanılıyordu. Bulgar milliyetçiliğine hizmet ediyorlar ve bütün Balkan halklarının, Bulgar olduklarını ileri sürüyorlardı. Buxton Kardeşler, bu komitede önceleri Bulgarların, ardından da Doğu Anadolu’da Ermeniler’in bağımsızlığı için mücadele ediyorlardı.

Birinci Dünya Savaşı adım adım yaklaşıyordu. Buxton kardeşlerin Romanya’ya geçecekleri ve burada yine Osmanlı aleyhine etkinlikte bulunacağı haberinin alınması üzerine; Osman Nevres, bu iki kardeşin ortadan kaldırılması için “Hasan Tahsin” takma ismiyle Romanya’ya geçti. Artık o, bundan sonra Hasan Tahsin olarak bilinecekti. Bu isim ona teşkilat tarafından; Bomba ve Silah gazetelerini çıkaran, Babıâli Baskını’nda büyük rol oynayan, İttihat ve Terakki’nin fedai takımında yer alan Silahçı Tahsin’den esinlenilerek verilmişti.

Hasan Tahsin 15 Eylül 1914 günü, Romanya’da, Romanya Kralı Carol’un cenaze töreni sırasında, bir tünelde, Charles Roden ve Noel Buxton’a bir suikast düzenledi. Buxton kardeşlerden birisi hafif yaralanırken, öteki bu saldırıdan yara almadan kurtuldu. Kaçmaya çalışan Hasan Tahsin, Romanya Polisi tarafından tutuklandı. Tutukluluğu sırasında Romenler, Hasan Tahsin’le ilgili araştırma yapmış olmalarına karşın, onun gerçek kimliği ile ilgili bir bilgiye ulaşabilmiş değillerdi. Yargılamalardan sonra Hasan Osman Nevres, beş yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bir süre Bükreş Cezaevi’nde tutuklu olarak yattıktan sonra, 1916 yılında, Almanya’nın Balkanlar’a girmesi, ardından Romanya’ya yönelmesi ve ardından da Bükreş’i ele geçirmesi üzerine salındı.

O artık adını değiştirmiş ve Hasan Tahsin adını kullanmaya başlamıştı.

Bundan sonra Hasan Tahsin, İstanbul’a döndü. Bir süre sonra İttihat ve Terakki yönetimi ile ters düştü ve İsviçre’ye gönderildi. 1917 yılında Talat Paşa’nın aracılığıyla yurda tekrar döndü ve İzmir’e yerleşti; burada ticaret ve gazetecilikle uğraşmaya başladı. Arkadaşlarıyla birlikte Hukuk-u Beşer adlı bir gazete çıkardı. Kadın hakları ve özgürlükler üzerine yoğunlaşan yazılar yazdı. Hukuk-u Beşer, İzmir basını içinde yeni bir ses olmuştu. Mütareke Dönemi gelip imzalanan ve kabul edilen koşullar nedeniyle, geleceğin pek iç açıcı olmayacağı yönündeki yorumlar kamuoyunda yer almaya başlamış; özellikle İzmir’in geleceğine ilişkin derin kaygılar gün ışığına çıkmıştı. Hasan Tahsin, Hukuk-u Beşer’de yazdığı yazılarda, ateşli ve yurtsever eğilimini ön plana çıkarıyor; özellikle kentte Ortodoksların artan çılgınca tutumları karşısında, Türklere ulusal bilinç aşılamaya çalışıyordu. Bir ara, İzmir Valisi Nurettin Paşa’nın buyruğu ile gazetesi kapatıldı; fakat ardından “Sulh ve Selamet” gazetesini çıkardı. Bu gazetenin, Mütareke döneminde kurulan Sulh ve Selamet Fırkası’yla bir ilgisi olması olanak içindedir. Mütareke sonrasında ortaya çıkan olaylar ve siyasetler üzerine sert yazılarına burada devam etti.

İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edileceği söylentileri kentte yayılmaya başladığında, Türkler derin bir endişe ve kaygıya, Ortodoks Rumlar da büyük bir sevince kapılmışlardı. Bu karmaşa ortamında, Hasan Tahsin gazetesinde yazdığı coşkulu ve cesur sözlerle dikkat çekmeye devam ediyordu. Başta Mustafa Necati, Vasıf Çınar gibi yurtseverlerin öncülüğünde Maşatlık Mitingi yapılması ve Redd-i İlhak Cemiyeti kurulması çalışmaları sürerken o bu sürecin içinde yer almıştı. Ona göre Maşatlık Mitingi çok daha görkemli olmalı, işgale karşı mutlaka tepki gösterilmeliydi. Yunanlı bir gazeteci olan Mihail Rodas’a o, bir işgal gerçekleşmesi durumunda, buna en sert tepkiyi göstereceğini söylemişti. 15 Mayıs gecesi İzmirli Türkler hemen hemen hiç uyumamış; işgalin başladığı sabah saatlerinde, Konak Meydanı ve Kordonboyu’nda çok sayıda İzmirli toplanmıştı.

15 Mayıs 1919 sabahı Pasaport’tan İzmir rıhtımına çıkan Yunan birliklerinin yürüyüşü Konak Meydanı’na yönelmişti. Türkler üzgün ve endişeli, İzmirli Rumlar coşkulu ve sevinçliydi. İzmir Metrapoliti Hrisostomos, karaya çıkan Yunan askerlerine tuz, ekmek ve şarap ikram eden Rum kızlarının arasında vaftiz ediyordu. İzmir için tam bir Kara Gün’dü. Saat on bir sıralarında Konak Meydanı’na ulaşıp Kemeraltı’na doğru yöneldikleri sırada bir silah sesi işitildi ve Yunan müfrezesinin başındaki bayraktar aldığı mermi darbesiyle cansız yere yuvarlandı. Önce büyük bir telaş ve kaçışma yaşandı; ardından da Yunan askerleri derhal saldırı düzeni alarak Sarı Kışlaya karşı yoğun bir ateş açmaya başladılar ve bununla yetinmeyerek, askeri kıraathanede bulunanları, sokaklardaki insanları mitralyözlerle biçtiler. Bir anda dört-beş yüz kişi birden şehit edilmiş; sonradan bu sayı İzmir’in yakın çevresindekilerle birlikte 2.000’e kadar çıkmıştı. Öldürülenler arasında Hasan Tahsin de vardı ve cesedi Kordonboyu’nda sürüklenerek parçalanmış bir halde bulunmuştu.


Hasan Tahsin, Bolşevik düşünceleri olan bir Teşkilat-ı Mahsusa üyesi ve gazeteciydi. O’nun bu dramatik ölümünden yıllar sonra, 1972 yılında, İzmir Gazeteciler Cemiyeti, Pire’de Hrisostomos’un bir heykelinin yapılması üzerine, Hasan Tahsin’in heykelini yaptırmak istedi. Bu ilk başta çok anlamlı bir davranıştı; çünkü Türklüğün imhası yönünde en sinsi planlarını uygulamaya koyan İzmir Metropoliti Hrisostomos adına Yunanistan’da bir heykel dikilmesi, milli vicdanı rahatsız ediyordu. “Hasan Tahsin ve İlk Kurşun Anıtı” İzmir’de, Konak Meydanı’nda Hükümet Konağı’nın karşısındaki yerinde 15 Mayıs 1974 günü dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından açıldı.

Kemal ARI


Süleyman Fethi Bey kimdir?



Türk Kurtuluş Savaşı denildiğinde akla pek çok isim gelir. Hele hele İzmir denildiğinde, ilk kurşun denildiğinde akla Gazeteci Hasan Tahsin (Osman Nevres) gelir.

Oysa İzmir’in işgalinde dik duruşuyla, bağımsızlık ve Türklük duygusuyla çok daha büyük bir kahraman vardı: Niğdeli Şeyh İzzi Efendi’nin oğlu Albay Süleyman Fethi Bey.

Türk tarihinde Nine Hatun, Gazi Osman Paşa neyse Albay Süleyman Fethi Bey de odur. O zaman buyurun bu büyük vatan evladını tanımaya.

Doğumu ve Ailesi

Süleyman Fethi Bey 1874’te Üsküdar’da dünyaya gelmiştir. Babası Şeyh Mehmed İzzi Efendi 19. y.y.da Niğde’nin yetiştirdiği âlimlerin en önde gelenlerindendir. Şeyh Mehmed İzzi Efendi Çamardı (Bereketlimaden) Kasabası’ndandır.

Mehmed İzzi Efendi ilk eğitimini babası Hacı İsmail Efendi tarafından tutulan özel öğretmenlerden almıştır. Mehmed İzzi Efendi 1863’te Niğde’den İstanbul’a gelmiş, devletin çeşitli kademelerinde görev almış ve Üsküdar’ın Debbağlar (Dabaklar) Mahallesi’ne yerleşmiştir.

Mehmed İzzi Efendi 18 yıllık devlet hizmetinden sonra kendisini tasavvufa vermiş ve Salkımsöğüt semtindeki Aydınoğlu Dergâhı’nın postnişini olmuştur. Şeyh Mehmed İzzi Efendi gerek bilgisi, gerekse güler yüzlülüğüyle bir cazibe merkezi haline gelmiş; İttihat ve Terakki Partisi yöneticileri Enver ve Talat Paşalar da dahil olmak üzere kendisini tanıyanların sevgi ve saygısına mazhar olmuştur.

Süleyman Fethi Bey’in annesi de Feride hanımdır.

Öğrenim Hayatı

Süleyman Fethi Bey ilköğrenimini babasından almış, daha sonra mahalle mektebine devam etmiştir. 1888’de girdiği Fatih Askeri Rüştiyesi’nden 1890’da mezun olmuştur.

Süleyman Fethi Bey 1891’de Kuleli Askeri İdadisi’ne girmiş, 1893’te bu okulu bitirmiş, 1894’te girdiği Pangaltı Harbiye Okulu’nu onuncu olarak 1896’da bitirmiştir.

Askeri Hayatı

Süleyman Fethi Bey 1899’da kurmay subay olarak askerlik görevine başladı. 1902’de Menteşe (Muğla) Sancağı’na atandı. Süleyman Fethi Bey burada dört yıl görev yaptıktan sonra 1906’da Selanik’e atanmıştır. Buradaki görevi devam ederken 1908’de kurmay yarbaylığa terfi etmiştir.

Süleyman Fethi Bey Selanik’teki görevinin ardından 1909’da İstanbul’daki Jandarma Dairesi I. Şube Müdür Yardımcılığı görevine atandı. Süleyman Fethi Bey 1911’de Hicaz Bölgesi’ne gitmiştir.

Burada ayrılıkçı Araplara karşı başarıyla mücadele etmiştir. Süleyman Fethi Bey 1914’te Harbiye Nezareti emrine atanmıştır. Bu görev devam ettiği sırada 1915’te Kurmay Albay olmuştur.


Albay Süleyman Fethi Bey, I. Dünya Savaşı çıktıktan sonra Kafkas (Doğu) Cephesi’ne bağlı merkezi Diyarbakır olan 2. Ordu emrine atandı. Bu görevindeki ordu komutanı Mustafa Kemal Paşa idi.

Bu görev süresince başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere komutanlarının itimadını kazanmayı başarmıştır. Albay Süleyman Fethi Bey bu görevi sırasında ağır bir romatizma ve siyatik geçirmesi üzerine yarı felç durumuna uğrayınca İstanbul’a gönderildi.

İstanbul’da göreve devam eden Albay Süleyman Fethi Bey, hastalığının daha da artması üzerine tedavi için Almanya’nın Wiasbaden kaplıcalarına gönderilmiştir. Burada yaklaşık beş ay tedavi gördükten sonra İstanbul’a dönmüş, ardından da İzmir’deki Dördüncü Kolordu Askere Alma Kurulu Başkanlığı’na atanmıştır.

Süleyman Fethi Bey’in arası dönemin İzmir Valisi Kambur İzzet, 17. Kolordu Komutanı Ali Nadir Paşa ve yerli Rumlarla hiç iyi olmamıştır.

Paris Konferansı’ndan sonra İzmir ve çevresinin Yunanlılara bırakılması üzerine yerli Rumlar taşkınlıklarını iyice artırmış, karşılarında Albay Süleyman Fethi Bey gibi vatansever Türk evlatlarını bulmuşlardır.

Türk Tarihinin Kara Günü: 15 Mayıs

15 Mayıs 1919 sabahı Yunan gemileri İzmir limanına demirlediler. Yunan askerleri asırlardır birlikte yaşadığımız yerli Rum kızları tarafında çiçekler ve Yunan bayraklarıyla karşılandı.

Sahildeki herkes hep bir ağızdan “Zito (yaşasın) Venizelos” diye bağırıyor, papazlar Yunan askerlerini takdis ediyordu.

Albay Süleyman Fethi Bey hasta olmasına ve böyle karışık bir günde gitmemesi konusunda eşi Edibe Hanım’ın ricasına rağmen:

-Ben askerim! İşime böyle bir günde gitmezsem, başka ne zaman gideceğim!

diyerek işine gitmişti.

Biraz sonra iki Yunan askeri gelerek silah zoruyla Albay Süleyman Fethi alarak Kordon’daki Pasaport mevkiine götürdüler. Buradaki diğer Türk askerleriyle birlikte sıraya dizdiler.

Ardından da buradaki Türk askerlerine “Zito Venizolos” diye bağırmalarını emrettiler. Askerlerin söyleneni yapması çevredeki Rumların sevinç çığlıkları ve alaycı kahkahalar atmalarına neden oluyordu. Sonunda sıra Albay Süleyman Fethi Bey’e gelmişti.

Yunan subayının bütün emirlerine rağmen Süleyman Fethi Bey o aşağılık sözü söylemiyordu.

Sinirlenen Yunan subayı Süleyman Fethi Bey’in omuzlarındaki apoletleri sökmeye kalkınca, Albay Süleyman Fethi Bey:

- Onları sen takmadın ki sen sökesin! diye bağırdı.

Yunan subayı emirlerini yerine getirmeyen Albay Süleyman Fethi Bey’in göğsüne tüfeğinin süngüsünü sapladı. Bunun üzerine o imanlı göğüsten kan fışkırmaya başladı.

Bunu gören yerli Rumlar sevinç çığlıklarını daha da artırdılar. Ardından bir kez daha söylenenleri tekrar etmesi istendi. Albay Süleyman Fethi Bey bu isteği de reddetti.

Bunun üzerine o imanlı göğüs ikinci kez süngülendi. Albay Süleyman Bey’in elbisesi mübarek kanıyla kıpkırmızı oldu. Bu manzara yerli Rumları sevinçten çılgına çevirmişti. Ardından bir kez daha, bir kez daha… Ta ki yirmi ikinci süngüye kadar…

O imanlı vatan evladı yirmi ikinci süngüye kadar tek bir çığlık dahi atmadı, kımıldamadı. Ama yirmi ikinci süngünün ardından kan kaybından dolayı dermanı kalmayan Albay Süleyman Fethi Bey imanlı göğsünden fışkıran kanların oluşturduğu kan gölünün üzerine düştü.

Albay Süleyman Fethi Bey, Fransız Başkonsolosu’nun araya girmesiyle eşi Edibe Hanım’a verildi. Ağır yaralıydı ve çok kan kaybetmişti. Hemen hastaneye yatırıldı. 15 Mayıs’ı 16 Mayıs’a bağlayan gece son sözlerini söyledi.

- Makamımı görüyorum.

Ardından da şahadet şerbetini içti.

Ertesi gün Süleyman Fethi Bey için İzmir’in gördüğü en büyük cenaze törenlerinden biri yapıldı. Ardından da Mevlevi Tekkesi yanındaki mezarlığa defnedildi.

Kaynak : Defterk.com Süleyman Fethi Bey Anısına Ne olurdu Süleyman Fethi Bey Gavurun istediğini yapıp da 'Zito Venizelos' diye bağırsaydı İzmir'in işgali sırasında Ölmezdi.. Ölmeseydi ne olurdu Süleyman Fethi Bey Belki doksan yaşında hasta yatağında Kahrederdi bu yaptığına Yüreği acıya acıya giderdi Hesap vereceği kabristanına Memleketini işgale gelen Gavurun dediğini yapmadı diye Tüylerim diken diken olur benim; Hayır dualarım Süleyman Fethi Beylere... Zaten ne yüce bir duygudur acaba Vatan uğruna hayatından vazgeçmek Süleyman Fethi Bey ölmedi Hayatını kaybetmedi Sadece yer değiştirdi Gök Tengri



Baha Tevfik kimdir?



1884'te İzmir’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini burada tamamladı; ardından İstanbul’a giderek Mekteb-i Mülkiyye’yi bitirdi (1907). II. Meşrutiyet’ten sonra kısa bir süre vilâyet maiyet memurluğu ile Meclis-i A‘yân kâtipliğinde çalıştı. Daha sonra ölümüne kadar Rehber-i İttihâd-ı Osmânî Mektebi’nde felsefe hocalığı yaptı. Zamanında müdahale edilemeyen bir apandisit yüzünden genç yaşta öldü (15 Mayıs 1914). Mezarı Karacaahmet’tedir.

Yazı hayatına 1907 yılında İzmir gazetesinde başlayan Bahâ Tevfik, II. Meşrutiyet’in ilânını takip eden günlerde basına getirilen serbestliğin de etkisiyle, 31 Mart Vak‘ası’ndan sonra İstanbul’a gelerek gazeteciliğe başladı. 1910 yılında yakın arkadaşı Ahmed Nebil ile, gençlerin fennî ve felsefî bilgilerini arttırmak ve bu şekilde “içtimaî ve ilmî bir inkılâbın esaslarını hazırlamak” maksadıyla Teceddüd-i İlmî ve Felsefî Kütüphanesi adlı yayınevini kurdu. Yayımladığı gazete, mecmua, telif ve tercüme eserlerle kısa zamanda dikkatleri üzerine çekti. 1913’te Türkiye’deki ilk felsefe dergilerinden biri olan Felsefe Mecmuası’nı çıkardı. Bu dergide daha çok materyalizmi savunan yazılar yazdı. Bu anlayışın dışında kalan veya buna karşı çıkan devrin tanınmış yazar ve fikir adamlarını yazılarıyla tenkit etti.

Bahâ Tevfik bilhassa materyalizm anlayışını yayabilmek amacıyla cemiyette yerleşmiş inançlara, gelenek ve göreneklere karşı âdeta savaş açarak pervasız yazıları ile aleyhtarlarını da arttırmıştır. İlm-i Ahlâk (İstanbul 1330) adlı kitabı yüzünden Ali Kemal’e, filozofluk iddiasında bulunduğu için Rıza Tevfik’e çatmış, Serâb (İstanbul 1325) adlı eserinden dolayı Mehmed Rauf’u hırpalayıp Râif Necdet’in fikir ve duygularına hücum etmekten geri kalmamıştır. Maddeci anlayışı tenkit eden eserler yazdığı için Şehbenderzâde Ahmed Hilmi’ye, Türkçülük konusunda Ziya Gökalp’e, edebiyatın faydasız ve lüzumsuzluğu hususunda Ahmed Hâşim’e sataşmış, böylece bu isimlerin şahsında materyalist görüşün reddettiği bazı fikirleri yargılamak istemiştir. Bahâ Tevfik gayesine ulaşmak için bir yandan da materyalizmin hararetli savunucularından olan Ahmed Nebil ve Memduh Süleyman ile birlikte telif ve tercüme irili ufaklı birçok eser yayımlamıştır.

Bahâ Tevfik’e göre felsefe geleceğin ilmidir. İlmin ve fennin geçerli olmadığı saha faraziye ve nazariye sahasıdır ki buna felsefe denir. Şu halde her zaman dünün felsefesi bugünün ilim ve fenni, yarının ilim ve fenni bugünün felsefesidir (Felsefe Mecmuası, 1326, sy. 1, s. 1). Ayrıca dinî olsun felsefî olsun eski ahlâk anlayışının tamamen iflâs ettiğini, XX. yüzyılda ahlâkın “insanî” olması gerektiğini savunarak şu görüşleri ileri sürmüştür: Ahlâkın esasını ne semalarda ne de semavî kitaplarda aramak doğrudur. Bu esas yine insanlardadır; onların hareketlerinde ve bu hareketin kaynağı olan fikir, hassasiyet, âdet, içgüdü gibi ruhî ve fizyolojik hadiselerin iyi idaresindedir. Yani ahlâk, iyi olduğu kesinleşen hareketlerin gerçekleşmesiyle uğraşır. Bahâ Tevfik’e göre affetme ve âlicenaplık gibi insanî özellikler de boş şeylerdir (Piyano, 1326, sy. 2, s. 10); sanat ve edebiyat zararlıdır (Tenkid, 1326, sy. 1, s. 2); vatan ve millet gibi kelimeler tantanalı sözlerden başka bir şey değildir. Tenkide halkın zihninde tabu haline gelmiş şeyleri devirmekle girmeli ve tenkit mutlaka yıkıcı olmalıdır (Tenkid, 1326, sy. 2, s. 5). Ona göre insanlık en son anarşizme varacak ve orada ferdiyet bütün istiklâlini kazanacaktır.

Bahâ Tevfik bu fikirlerin gerçekleşmesi için immoralizmi (töre tanımazlık) formüle etti ve daha çok bunun savunucusu olarak tanındı. Bu görüşlerinde kendisine rehber olarak aldığı Nietzsche hakkında da bir eser yazdı. Arkadaşları Ahmed Nebil, Subhi Edhem ve Memduh Süleyman’la birlikte yabancı dillerden tercümeler yaptı ve bu tercümelerde kasıtlı olarak tahrifatta bulundu. Tanzimat’tan beri Doğu’ya ve Batı’ya aynı derecede bağlı olan Türk fikir adamları arasında ilk defa Bahâ Tevfik tek yönlü bilgisiyle bütün dikkatini Batı’ya çevirdi. Altı yedi yıla sığan yayın hayatında birçok kitap neşretti. Orta öğretim öğrencilerine, halka, aydınlara ayrı ayrı hitap etti. Aynı zamanda kuvvetli bir polemikçi olan Bahâ Tevfik çağdaşlarına radikal hareketi öğrettiği gibi çeşitli olaylar karşısında kişinin tek başına karar verme meselesinde de örnek oldu. Yaşadığı dönemde “materyalizm” sözünü bayraklaştırmaktan çekinmedi. Felsefenin iki temel meselesi olarak kabul ettiği mantık ve ahlâk üzerinde de önemle durdu.

Bahâ Tevfik yazılarında ve eserlerinde daha çok biyolojiye dayanan bir materyalizmi savunmuştur. Türkiye’de öteden beri muteber olan düşünce anlayışlarına, dine, muhafazakârlığa, boş inançlara ve o dönemin ahlâkına karşı aldığı tavrı, yazdığı yazılar ve yaptığı tercümelerle açıkça ortaya koymuştur. Fert ve ahlâk, üzerinde en çok durduğu iki konudur. Ferdiyetçiliğin temsilcisi olmamakla beraber kadının toplumdaki yeri ve eşitliği, evlilik ve aile kurumu, metafizik düşünce, boş inançlar, din, felsefe ve insan ilişkileri gibi konuları ele alarak incelemiş ve bu konuları çeşitli açılardan tenkide tâbi tutmuştur. Türk fikir hayatında ona gelinceye kadar ateizmi savunan, dine ve dince mukaddes sayılan şeylere karşı sistemli bir şekilde hücum eden çok az kimse vardır.

Bilhassa Ahmed Nebil ile birlikte tercüme ettiği materyalist Alman filozofu Ernest Haeckel’in Vahdet-i Mevcûd ve başka bir Alman materyalisti olan Ludwig Büchner’in Madde ve Kuvvet adlı kitapları, pozitif ilimlerle uğraşan kimseler ve özellikle üniversite öğrencileri arasında yaygın bir şekilde okunup önemli etkiler uyandırmıştır. Bahâ Tevfik’in yaymaya çalıştığı görüşlerle Madde ve Kuvvet adlı kitaba ilk tepki İslâmcı çevrelerden gelmiş, onun tanıtıp yaymaya çalıştığı “biyolojik materyalizm” şiddetle tenkit edilmiş ve savunduğu fikirlere karşı ilmî reddiyeler yazılmıştır. Bu reddiyelerden ilki, Harpûtîzâde Mustafa Efendi’nin Red ve İsbat (İstanbul 1330) adlı kitabıdır. Bu kitap Madde ve Kuvvet’in I. cildine yazılmış bir reddiyedir. Burada materyalizm reddedilirken dayanılan deliller daha çok Büchner’in çelişkileri olmuş, bu çelişkiler bazı İslâm âlimlerinin fikirleriyle desteklenmiştir. Diğer önemli reddiyeler ise İsmâil Ferid’in İbtâl-i Mezheb-i Maddiyyûn (İzmir 1312), Şehbenderzâde Ahmed Hilmi’nin Maddiyyûn Meslek-i Dalâleti (İstanbul 1332) ve İsmail Fenni’nin Maddiyyûn Mezhebinin İzmihlâli’dir (İstanbul 1928).

Bahâ Tevfik’in çıkardığı, çıkmasına yardımcı olduğu ve başyazarlığını yaptığı başlıca süreli yayınlar şunlardır: Hâle (İstanbul 1320), İzmir (İzmir 1323), Edeb Yâhû (İstanbul 1324), Kadın (Selânik 1324), 11 Temmuz 1324 (İzmir 1324), Eşref (İstanbul 1325), Musavver Eşref (İstanbul 1325), Şehbâl (İstanbul 1325), el-Ma‘lûm (İstanbul 1326), Eşek (İstanbul 1326), Felsefe Mecmuası (İstanbul 1326), Karagöz (İstanbul 1326), Kibar (İstanbul 1326), Piyano (17. sayıdan sonra Düşünüyorum, İstanbul 1326), Tenkid (İstanbul 1326), Yine O (İstanbul 1326), Yûhâ (İstanbul 1326), Âlem (İstanbul 1327), Yirminci Asırda Zekâ (İstanbul 1328), Zekâ (İstanbul 1328), Çocuk Duygusu (İstanbul 1329).

Eserleri. Biraz Felsefe (AÜ DTCF, İsmail Saib Sencer Ktp., nr. I/4907); Fransızca İştikak Lugatı (Hasan Vasfi ile, I-II, İstanbul 1323-1325); Ba‘s ü Ba‘de’l-mevt (Tolstoy’dan tercüme, İstanbul 1325); Tedkīkāt: Terâcim-i Ahvâl (İstanbul 1325); Hassâsiyât Bahsi ve Yeni Ahlâk (Ahmed Nebil ile, İstanbul 1910); Karagöz Salnâmesi (İstanbul 1913); Felsefe-i Edebiyyat ve Şair Celîs (İstanbul 1330); Muhtasar Felsefe (İstanbul 1331); Felsefe-i Ferd (İstanbul 1332); Teceddüd-i İlmî ve Edebî (İstanbul, ts.); Feminizm Âlem-i Nisvan (O. Lacquerre’den, İstanbul, ts.); Mantık (Robier’den, İstanbul, ts.); Vahdet-i Mevcûd: Bir Tabîiyyât Âliminin Dini (Ahmed Nebil ile E. Haeckel’den, İstanbul, ts.); Madde ve Kuvvet (Ahmed Nebil ile L. Büchner’den, I-III, İstanbul, ts.); Târîh-i Felsefe (Ahmed Nebil ile A. Fouillée’den, I-II, İstanbul, ts.); Psikoloji - İlm-i Ahvâl-i Rûh (Ahmed Nebil ile, İstanbul, ts.); Niçe, Hayatı ve Felsefesi (Ahmed Nebil ve Memduh Süleyman ile, İstanbul, ts.).


İhsan Yüce kimdir?



Tam adı Mehmet İhsan Yüce olan oyuncu, 23 Ocak 1929'da Elazığ'da Kafkasya Dağıstan göçmeni 7 çocuklu ailenin 3 oğlundan biri olarak dünyaya geldi.


Yüce, ailesinin İzmir'e göç etmesiyle İzmir Atatürk Lisesi ile İzmir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'nde öğrenim gördü. Bir süre özel şirketlerde muhasebecilik yapan usta oyuncu, sanat hayatına 1952'de İzmir'de Halk ve Çocuk Tiyatrosu'nda başladı.

Yüce, kariyeri boyunca 160 filmde rol aldı.

SİNEMAYA İLK ADIM

Bir sezonluk ömrü olan Bizim Tiyatro'yu kuran Yüce, 1966'da arasında Lale Oraloğlu Tiyatrosu'nda çalıştı. Usta oyuncu, 1968'de ise 3 arkadaşıyla birlikte Ankara Drama Tiyatrosu'nu kurdu. Bu tiyatroda "Suç ve Ceza" ile "Sahne Işıkları" isimli oyunları sahneleyen Yüce, ardından Gen-Ar, Arena ve Direklerarası tiyatrolarında çalışmalarını sürdürdü.

Yüce, sinemaya "Altın Yumru" filmiyle ilk adımını attı ve "Güzel Bir Gün İçin", "Senede Bir Gün", "Ah Güzel İstanbul", "Bir Millet Uyanıyor" gibi filmlerle sinema kariyerine devam etti.

Haldun Dormen, Atıf Yılmaz, Süreyya Duru, Ertem Eğilmez ve Tunç Başaran gibi Yeşilçam'ın büyük ustalarıyla çalışan Yüce, tiyatrodan hiç kopmadı. Usta oyuncu, 1976 Antalya Film Festivali'nde "İşte Hayat" filmindeki performansıyla "En Başarılı Yardımcı Erkek Oyuncu" ödülüne layık görüldü.

SENARİSTLİK KARİYERİ

Yüce, 1970 mayısında Zerrin Acuner'le dünya evine girdi ve bu evlilikten Aslı adında bir kız çocuğu dünyaya geldi.

Aynı yıllarda senaryo yazarlığına başlayan usta oyuncu, Aslıer Film şirketini kurarak, senaristliğini, yönetmenliğini ve oyunculuğunu yaptığı "Hayat Cehennemi" adlı filmi yaptı. Yüce, Türk sinemasında aralarında "Kibar Feyzo", "Uyanık Gazeteci", "Çarıklı Milyoner", "Şabaniye", "Sosyete Şaban", "İnatçı" ve "Fazilet" gibi filmlerin de olduğu 60'a yakın filmin senaristliğini üstlendi.

Usta oyuncu, 1981'deki Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde "Derya Gülü" filmindeki rolüyle "En Başarılı Erkek Oyuncu" ödülünü aldı.

Oyunculuğunun yanı sıra şiir, resim ve heykel çalışmaları da bulunan Yüce'nin şiirlerinin çoğu yayımlanmadı. Usta oyuncu, kaleme aldığı senaryolarda Anadolu ile insanlarının hikayelerine yer verdi.

Yüce, 1991'de Salacak'taki evinde senaryo çalışmalarını sürdürürken geçirdiği kalp krizi sonucunda hayatını kaybetti. Oyuncunun cenazesi Karacaahmet Mezarlığı'na defnedildi.


Turhan Oğuzbaş kimdir?



  • 14.03.1933 yılında, Mersin'in Tarsus ilçesinde dünyaya gelmiştir.

  • İlk ve ortaokul eğitimini Mersin'de tamamladı.

  • 01.05.1954 yılında vatani görevini yapmak üzere askere gitti. Askerliğini Çanakkale/Gelibolu'da, yedek subay rütbesiyle yaptı.

  • Askerlik dönüşü iş hayatına atılma, para kazanma zamanı gelmişti Turhan Oğuzbaş için. Bu sebeple bir süre Özger reklam adında ki işletmede çalıştı bir süre.

  • Sonrasında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini başarıyla bitirdi.

  • Radar reklam, İstanbul reklam adında ki işletmeler de çalıştı, prodüktörlük yaptı.

  • 20.03.1979 yılında avukatlık görevine başladı. Turhan Oğuzbaş bir süre avukatlık yaptıktan sonra Kültür Bakanlığı Müşavirliği görevine atandı.

  • Yaşamı boyunca bir çok eseri kaleme aldı. Dergi ve gazete de çalıştı.

  • Yazma aşkı çocukluktan gelen bir duyguydu onun için.

  • 15 Mayıs 1997 yılında İstanbul'da vefat etti.

Eserleri; Sonbahar rüzgarları, İspanyol meyhanesinde seni aradım, Gözlerin İstanbul senin, Beyaz kasımpatılar, Yaşanmamış mektuplar


Naim Talu kimdir?



Mehmet Naim Talu, 22 Temmuz 1919 tarihinde İstanbul‘da doğmuştur. Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun oldu. 1943 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesini bitirdi.

Bir süre Sümerbank’ta çalıştıktan sonra 1946’da Merkez Bankası’na geçti. 1966 yılında Merkez Bankasılük yaptı. 1967 yılında Genel Müdür oldu. 1970 yılında Merkez Bankası’nın yeniden örgütlendirilmesi üzerine Bankanın ve İdare Meclisinin Başkanlığına getirildi.

Naim Talu, 11 Aralık 1971 – 22 Mayıs 1972 arasında görev yapan 2. Nihat Erim Hükümetinde Ticaret Bakanı olarak siyasi hayata girdi. Ondan sonra gelen Ferit Melen Hükûmeti’nde de yerini korudu. 1972 yılında Ticaret Bakanı iken, zamanın Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından Senato Üyeliğine atandı. Melen Hükûmeti çekilince Cumhuriyetçi Güven Partisi ve Adalet Partisi’nin gösterdikleri ortak aday olarak; Hükümeti kurma görevi Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından Cumhuriyet Senatosu Kontenjan Üyesi Naim Talu’ya verildi. AP ve CGP’den oluşan bir koalisyon hükümetini (36. T.C. Hükûmeti’ni) kurdu.


1973 seçimleri bu hükûmet zamanında yapıldı ve seçimden sonra hiçbir partinin tek başına hükûmet kurmağa yeterli çoğunluğu sağlayamaması üzerine Talu kabinesi Şubat 1974’e kadar işbaşında kaldı. . 15 Nisan 1973-26 Ocak1974 tarihleri arasında başbakanlık yaptı.

Bülent Ecevit başkanlığında Cumhuriyet Halk PartisiMillî Selamet Partisi koalisyonunun gerçekleşmesi üzerine Talu, görevi Ecevit’e devretti. 1976 yılında Kontenjan Senatörlüğü sona erdi. aynı yıl Akbank Yönetim Kurulu Başkanlığı’na getirildi.


Naim Talu, Gevher Talu evliydi. Tülin ve Füsun adında 2 kız babasıydı.

Naim Talu, 15 Mayıs 1998 tarihinde İstanbul’da 79 yaşında vefat etti.



İsmail Hakkı Akansel kimdir?

1924 yılında Erzincan'da dünyaya geldi. Erzincan Gazi Paşa İlkokulu ve Erzincan Askerî Ortaokulunu tamamladı. Bursa Işıklar Askerî Lisesi, Kara Harp Okulundan mezun oldu. Polatlı Topçu Okulunda (1943) iki senelik sınıf okulu eğitimi alarak topçu teğmen rütbesiyle Kara Kuv­vetlerimizin değişik birliklerinde görev yapmaya başladı. Kara Harp Akademisinde kurmaylık eğitimini tamamla­yıp (1954-1956 ) Binbaşı rütbesiyle Paris’te bulunan NATO Shape Karargâhında Türk Askerî Müşavirli­ği heyetinde yer aldı. 30 Ağustos 1968’de Tuğ­general, 1972’de Tümgeneral, 1976’da Korge­neral oldu ve 1981 yılında Orgeneralliğe yükseldi. Aynı sene, Harp Akademileri Komutanlığına, 1983’te Malatya 2. Ordu Komutanlığına, 1984 yılında ise Ege Ordu Komutanlığına atandı. Rütbesindeki yasal bekleme süresini tamamlayarak kad­rosuzluk sebebiyle emekli oldu (1985). Sonraki senelerde PETKİM danışma kurulu üyeliği yaptı. Askerlik hizmeti sırasında Türk Silâhlı Kuvvetleri Üstün Hizmet Madalyası alan Akansel, daha çok tarihî değerlerimizi belge ve fotoğraflarla gözler önüne seren eserler verdi. ESERLERİ: Birinci Dünya Savaşında Erzincan ve Dolaylarında Cereyan Eden Türk-Rus Muharebeleri (1976), Türk Ordusu­nun İstiklâl Savaşındaki Kıyafetleri (1981), Güzelbahçe Şehitleri (1982), Kaybolan Şehir Erzincan‘dan Fotoğraf­larla Anılar (1999), Eski Erzincan‘daki Tarihî Kışla ve Askerî Yapılar (1999).


Oya Aydoğan kimdir?



Aydoğan, 10 Şubat 1957 tarihinde Cemal-Güldane Aydoğan çiftinin kızı olarak Erzincan'da dünyaya geldi. Sekiz yaşına kadar ailesi ile birlikte İstanbul Beyoğlu'nda yaşadı. Ortaokulu o dönemde Fransız Kız Ortaokulu olan Sainte-Pulchérie Fransız Lisesinde, lise eğitimini ise Saint Michel Fransız Lisesinde tamamladı. 1975 yılında Alev Gün adıyla bir güzellik yarışmasında birinci oldu, ancak ailesinin baskıları nedeniyle ödülü iade etti. 1976’da Ses dergisinin düzenlediği 8. Sinema Artisti Yarışması'nda birinci oldu. Aynı yıl ilk başrolünü Deli Şahin filminde Cüneyt Arkın ile paylaştı. 1978 yılında Ertem Eğilmez yapımı Neşeli Günler adlı filmin oyuncu kadrosuna dâhil edildi

Oyunculuğun yanı sıra Oya Aydoğan, 1980'li yıllarda bir süre gazinolarda şarkıcılık yaptı. 1986'da Emrah ile birlikte yer aldığı Merhamet filminin yapımcılığını üstlendi. 2011'de sunuculuğunu Emel Müftüoğlu ile üstlendiği "Şekerli Kahve" isimli televizyon programında yer aldı. Lerzan Mutlu ile birlikte Beyaz TV'de yayımlanan "Söylemezsem Olmaz" adlı magazin programında sunuculuk yaptı. 2013 yılında Elazığ'da düzenlenen Uluslararası Çayda Çıra Film Festivali'nde "Onur Ödülü" verildi. Kedi Özledi filmindeki Meloş karakteri ile 2014 Sadri Alışık Ödülleri'nde komedi dalında "En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu" ödülünü kazandı. 2015'te 15. Yıl İnternet Medyası Ödülleri'nde "Yaşam Boyu Meslek Onur Ödülü"ne Ferdi Tayfur ile birlikte layık görüldü.

Seyşellerde özel bir adada ultra her şey dahil tatilClub Med, 70 yıllık deneyim, 70 farklı seçenek 2020-2021 Model Sıfır Gibi Araçlar VavaCars'taVavaCars by Taboola

OYA AYDOĞAN EŞİ KİM?

Usta oyuncu Aydoğan, 1979 yılında Haluk Ulusoy ile evlendi ancak dört ay sonra boşandı. 1988 yılında Latif Demirbağ ile evlendi. Bu evliliğinden Gurur adında bir oğlu oldu. 1989 yılında Demirbağ ile evliliğini sonlandırdı.

OYA AYDOĞAN NEDEN ÖLDÜ?

Sanatçı, 8 Mayıs 2016'da aort damarı yırtılması sebebiyle hastaneye kaldırıldı. 15 Mayıs 2016'da tedavi gördüğü İstanbul'da 59 yaşında hayatını kaybetti. Naaşı 16 Mayıs 2016'da Ulus Mezarlığı'na defnedildi.

DİZİLERİ

1978: Denizin Kanı – Iraz 1993: Hamuş 1997: Fırat 1997: Sırtımdan Vuruldum 1998: Birisi 2000: Evdeki Yabancı 2002: Pembe Patikler 2007-2010:Bez Bebek - Kulina 2007: Kısmetim Otel 2008: Kayıp Prenses 2011: Sudan Sebepler 2012: Düşman Kardeşler - Assolist Leyla 2014: Şimdi Onlar Düşünsün

26 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör