top of page
  • Yazarın fotoğrafıHaberciGazete

İsmet İnönü, İsmail Şükrü Çelikalay, Şerafettin Elçi, Adnan Şenses, Turhan Tan



Bugün 25 Aralık. Osmanlı döneminde albay, Kurtuluş Savaşı'nda Mustafa Kemal Atatürk'ün silah arkadaşı, Cumhuriyet döneminde orgeneral ve eski Genelkurmay Başkanı olan, cumhuriyetin ilanından sonra Türkiye'nin ilk başbakanı, ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Madalyası sahibi asker ve siyasetçi İsmet İnönü'nün aramızdan ayrılışının 50. yıldönümü.

25 Aralık aynı zamanda Şerafettin Elçi, İsmail Şükrü Çelikalay ve Turhan Tan'ın da ölüm yıldönümü.

BRT Yayın Grubu olarak değerlerimizi saygıyla, sevgiyle anıyoruz.

İsmet İnönü kimdir?



Mustafa İsmet, Malatya'ya yerleşmiş eski bir Türk ailesi olan Kürümoğullarındandır. Büyük babasının adı Abdülfettah'dır. Mahkeme üyeliklerinde bulunmuş ve Harbiye Nezareti Muhakeme Dairesi Mümeyyizliğinden emekli Hacı Reşit beyin oğludur.

24 Eylül 1884’te İzmir'de doğmuştur. Evli ve üç çocuk babasıdır. Babasının görevi nedeniyle Sivas'ta ilkokula başlamış, 1892’de Askeri Rüştiye'ye girmiş, 1895’te okulu bitirmiş, Sivas Mülkiye İdadisinde (lise) öğrenimine devam etmiştir. 31 Temmuz 1897’de babasının İstanbul'a tayini nedeniyle 6. sınıfta ayrılmış, Halıcıoğlu'ndaki Harp okulunun lise kısmını kaydolmuştur. 1900’de liseyi bitirmiş, 14 Şubat 1901’de Topçu Harbiye sınıfına girmiş, 1 Eylül 1903’te okulu birincilikle bitirmiş ve Topçu Mülazımı Sanisi (Teğmen) olmuştur. Okuldaki başarısı nedeniyle Erkânı Harbiye (Kurmay) sınıfına ayrılmış ve burayı da birincilikle bitirerek altın Maarif madalyası almıştır. 1903’te Pangaltı'da bulunan Harp Akademisine girmiş ve 26 Eylül 1906’da sınıfının birincisi olarak Kurmay Yüzbaşı rütbesi ile mezun olmuştur.

2 Ekim 1906’da Kurmay Yüzbaşı olarak Edirne'de Ordu Merkezinde ilk görevine başlamış ve Sahra Topçu 8. Alay 3. Bölük Kumandanı olarak görevine devam etmiş, 7 Kasım 1908’de Kolağası rütbesine yükselmiş ve Edirne 2. Tümenin Kurmaylık görevine getirilmiştir.

26 Şubat 1910’da İmam Yahya'ya karşı Hükümet tarafından harekete geçirilen Yemen Mürettep Kuvvetlerinin Kurmaylığına atanmış ve Hudeyde'ye gelmiştir. İmam Yahya ile yapılan görüşmelere katılmış ve gösterdiği başarılar nedeniyle 26 Nisan 1912’de Binbaşılığa yükseltilmiştir. 25 Şubat 1913 tarihine kadar Yemen'de Genel Kuvvetlerin Kurmay Başkanlığı görevinde bulunmuştur.

Balkan harbinin çıkması üzerine İstanbul'a çağrılmış, 11 Nisan 1913’te Büyük Karargâhı Umumi I. Şubesinde, 8 - 29 Eylül 1913’te Bulgar delegeleri ile İstanbul'da Barış görüşmeleri ile görevlendirilmiştir. 15 Aralık 1913’te Genel Kurmay 3. Şubesinde görevlendirilmiş, 2 Ağustos 1914’te ilan edilen genel seferberlik ile I. Ordunun Kurmaylığına atanmış, Osmanlı İmparatorluğu’nun 11 Kasım 1914’te savaşa katılmasından sonra 29 Kasım 1914’te Kaymakamlığa (Yarbaylığa) yükseltilmiştir. 1914’te Başkomutanlık Genel Karargâhı I. Şube Müdürlüğüne atanmış, 16 Ağustos 1915’te Gümüş Harp Liyakat Madalyası kazanmış, Umumi Karargâhta bir yıl bulunduktan sonra cephede görev istemiş, 2 Ekim 1915’te II. Ordunun Kurmay Başkanı olmuş ve 14 Aralık 1915’te Miralaylığa (Albaylığa) yükselmiştir. 30 Aralık 1916’da II. Orduya bağlı 4. Kolordu Kumandanlığına atanmıştır.

12 Aralık 1916’da Kafkas cephesindeki yararlıkları nedeniyle altın harp madalyası almış, 1 Mayıs 1917’de Filistin cephesindeki 20. ve 19 Haziran 1917’de 3. Kolordu Komutanlıklarına atanmış, 20 Eylül 1917’de 7. Orduya bağlı 3. Kolordu Kumandanı iken Atatürk'ün Başkomutanlığa verdiği önemli raporun hazırlanmasında rol oynamıştır. 1918 sonbaharında Şeria vadisinde Kolordusu ile başarılar kazanmıştır.

Mondros Mütarekesi görüşmeleri sırasında 24 Ekim 1918’de Harbiye Nezareti Müsteşarlığına getirilmiş, 22 Kasıma kadar bu görevde kaldıktan sonra, 29 Ocak 1919’da kurulan Mütareke Komisyonuna Askeri uzman olmuş ve Harbiye Nezaretinde bu amaçla kurulan Komisyona da Başkanlık yapmıştır. 4 Ağustos 1919’da Kolordu Komutanlığı yetkileri ile Askeri Şura üyeliğine ve Muamelatı Umumiye Müdürlüğüne atanmış ve 8 gün sonra bu görevinden alınmıştır.



8 Ocak 1920’de ilk defa Anadolu'ya geçmiştir. Davet üzerine İstanbul'a dönmüş, 16 Mart 1920’de İstanbul'un İşgali üzerine tekrar Anadolu'ya geçmiştir.

25 Nisan 1920’de seçilen geçici yürütme kurulunda Atatürk tarafından kendisine bir görev verilmiş ve 3 Mayıs 1920’de kurulan ilk İcra Vekilleri Heyetinde Genel Kurmay Başkanı olmuştur. İnönü, Edirne'yi seçerek Büyük Millet Meclisine Edirne Millet Vekili olarak girmiştir.

8 Kasım’da Garp Cephesi Komutanlığına (Genel Kurmay Başkanlığı görevi üzerinde kalmak üzere) atanmış, Çerkez Etem kuvvetlerini tasfiye etmiş, 10 Ocak 1921’de I. İnönü zaferini kazanmış ve Tuğgeneralliğe yükseltilmiş, 31 Mart 1 Nisan 1921’de II. İnönü kazanmıştır. 1921’de Fevzi Çakmak'ın Genel Kurmay Başkanlığına getirilmesi ile sadece cephe komutanlığı ile görevlendirilmiştir.

10 Kasım 1921’de Garp Cephesi Kuvvetleri, iki Ordudan meydana gelmiş ve Ordular grubu halinde İsmet Paşanın Komutanlığına verilmiştir. 9 Eylül’de kazanılan zafer üzerine rütbesi Ferikliğe (Korgeneralliğe) Yükseltilmiştir.



03-11 Ekim tarihleri arasında Mudanya'da Mütareke görüşmelerini sürdürmüş ve anlaşmayı imzalamıştır. 26 Ekim 1922’de Edirne Millet Vekili sıfatıyla Dışişleri Bakanı olmuş ve Lozan Konferansına heyet Başkanı olarak katılmıştır. I. Lozan Konferansı 4 Şubat 1923’te kesilmiş, II. Lozan Konferansı 23 Nisan 1923’te başlamış ve 24 Temmuz 1923’te Barış Anlaşması imzalanmıştır.14 Ağustos 1923 tarihinden 5 Mart 1924 tarihine kadar ikinci defa Malatya Milletvekili olarak Hariciye Vekili olmuş ve 30 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyetinin ilk Başbakanı olmuştur. 20 Kasım 1924’te Başbakanlıktan çekilmiş ve 5 Mart 1925’te ikinci defa Başbakan olmuş ve 25 Ekim 1937’de istifa ederek ayrılmıştır. 1937 yılında kendi isteği ile emekliye ayrılmıştır.

10 Kasım 1938 tarihinde Atatürk'ün vefatı üzerine 11 Kasım 1938’de Cumhurbaşkanı seçildi. 14 Mayıs 1950 yılında yapılan seçimlerde Demokrat Partinin çoğunlukla iktidara geçmesi üzerine Cumhurbaşkanlığından çekildi ve o günden sonra muhalefet liderliği görevine başladı (İnönü 3 Nisan 1939, 8 Mart 1943 ve 21 Temmuz 1946 seçimlerinde üç defa daha Cumhurbaşkanı seçilmiştir).

2 Mayıs 1954 ve 27 Ekim 1957 seçimlerinde Malatya'dan Milletvekili Seçilmiştir.

"Demokrat Parti, 1950 yılında yapılan seçimlerde ezici bir çoğunluk elde ederek iktidara gelmiştir. 1950li yılların sonunda Demokrat Parti ile CHP arasındaki ilişkiler gerginleşmiş, hükümet basına ve muhalefete karşı sert tedbirler alarak onları kontrol altında tutmaya çalışmıştır. İsmet İnönü, Demokrat Partinin sert tutumunu halka anlatmak için Ege Bölgesini kapsayan bir geziye çıkmıştır.

29 Nisan 1959 tarihinde Ankara’dan hareket eden İsmet İnönü, 30 Nisan 1959 tarihinde Uşak’a gelmiştir. Tren İstasyonundan şehir merkezine doğru hareket eden İsmet İnönü’nün içinde bulunduğu araca, Demokrat Partililer tarafından bardak fırlatılmıştır. Milli Mücadele sırasında Türk orduları tarafından karargâh olarak kullanılan evi ziyaret etmesi engellenmeye çalışılmış, Uşak Valisi tarafından İsmet İnönü için vur emri verildiği iddia edilmiştir. 1 Mayıs 1959 günü, Uşak’tan ayrılmak için tren istasyonuna gelen İsmet İnönü’ye taş atılmıştır. Atılan taşlardan biri başına isabet etmiş ve küçük bir yara meydana gelmiştir."




İnönü'nün başına taş atılması yurtta geniş yankı bulmuştur. Sonraları Trabzon'un Maçka ilçesinde uzun süre Belediye Başkanlığı yapan Neşat Karahasanoğlu, olay üzerine şöyle bir dörtlük yazmıştır:



Neşat Karahasanoğlu İsmet İnönü ile..


"Ak ak olmuş saçıyla dünya hayran o başa, Nasıl hedef tutulur o baş yurttan bir taşa? Lânet olsun o taşı fırlatan vatandaşa! Lânet olsun o taşa, lanet o anlayışa!"


20 Kasım 1961’de İnönü başkanlığında ilk Koalisyon Kabinesi kurulmuş ve bu kabinenin ömrü kısa olmuştur. 25 Haziran 1962’de ikinci bir Koalisyon Hükümeti kurmuştur. 25 Aralık 1963’te bağımsızlardan oluşan üçüncü Koalisyon Hükümeti kurulmuş ve bu koalisyon Şubat 1965’e kadar devam etmiştir. Ekim 1965 seçimlerinde Adalet Partisinin çoğunlukla iktidara gelmesi üzerine ana muhalefet liderliğine devam etmiştir.



1931’de Atina’ya ve Budapeşte’ye, 1932’de Moskova ve Roma’ya, 1933’te Sofya’ya, 1937’de Belgrad’a Paris’e ve Londra’ya, 1963’te Kennedy’nin cenaze töreni için ve 1964 Haziran ayında Kıbrıs Sorunu için Amerika’ya gitmiştir.

25 Aralık 1973’te vefat etmiştir.

Kırmızı - yeşil İstiklal Madalyası vardır.


Adnan Şenses kimdir?



Adnan Şenses, Bursa'nın Mudanya ilçesinin Trilye Köyü'nde doğdu. Babasının adı Muhsin, annesinin adı Emine'dir. 5 kardeşin en küçüğüdür. Subay olan babasının görevi nedeni ile ailece Ankara'ya taşındılar. İlkokula Ankara İsmet İnönü İlkokulu'nda başlayan Adnan Şenses, tahsilinin devamını İstanbul'a taşındıkları Karagümrük İlk ve Ortaokulu'nda tamamladı.

Ailesinin isteği üzerine marangozlukla ilgilenmeye başladı. Şenses, 1956 yılında çevresinin sesine verdiği ilgi doğrultusunda müzik hayatına atılmak için ailesinin yanından kaçıp Beyoğlu'na geldi. Burada dönemin ünlü organizatörlerinden Tikofiş lakaplı Hasan Oktay ile tanıştı. Sesi beğenilmediği için Tikofiş'in bürosunda çay ve temizlik işlerine baktı. Gemlik'te Atlas Sineması'nda düzenlenen bir konsere, dönemin ünlü sanatçılarından Sabite Tur geç kalınca seyirciyi oyalamak için sahneye çıktı ve çok beğenildi. Artık profesyonel olarak sahne almaya başladı.İlk musiki derslerini Suzan Yakar Rutkay'dan aldı.

İlk önce Ankara Radyosu'nda çalışan Şenses, 16 yıl burada hizmet etti. Ardından, ünlü gazinolarda çalıştı, 47 filmde başrol oyuncusu olarak görev aldı. Maksim Gazinosu'nda Zeki Müren ve Bülent Ersoy'dan sonra assolistlik yapan ilk sanatçılardandır. Sayısız plak ve birçok albüm yayımladı. Aynı zamanda çoğu albümünü de Almanya'da yayımladı. Tövbeler Tövbesi, Sabır Duası, Çok Üzgünsün Arkadaş, Doldur Meyhaneci, Neden Saçların Beyazlamış Arkadaş ve Kadehi Şişeyi Kırarım gibi Türk müziğinin birçok eserini ilk seslendirenlerden biri oldu.

2 defa Kral TV Müzik Ödülü, 4 defa Altın Kelebek ödülü aldı[6] Çoğunlukla yorumculuk yapan Şenses kariyeri boyunca birkaç şarkı yazdı. 2013 yılında Sezen Aksu'nun hediye ettiği "Bekleyemedin mi?" ve "Kaybolan Yıllar" isimli şarkılarının da bulunduğu "Adnan Şenses Bir Efsanedir" albümünü yayınladı.

Mide kanseri nedeniyle tedavi altında bulunan Adnan Şenses, 25 Aralık 2013 tarihinde, tedavi gördüğü hastanede solunum yetmezliği sebebiyle hayatını kaybetti. Cenazesi Teşvikiye Camii de kılınan cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığında toprağa verildi.

Diskografi

Yıl Albüm adı Yapımcı Satışlar

1980 Adnan Şenses - İnci Şanlı Uzelli -

1981 25. Sanat Yılı -

1981 Süper Türküola -

1982 Almanya Hatıralarım Minareci -

1983 Gönlüm Ve Ben Yaşar Kekeva -

1983 Yansın Bu Dünya Türküola -

1984 Adnan Şenses - Kamuran Akkor -

1984 Gönlümde İsyan -

1987 İsyan Ederim Uzelli -

1991 İlk Defa Ağladım 1.500.000+

1992 Senede Bir Gün Aras -

1993 Gözümün Bebeği Fono 1.000.000+

1994 Dokunmayın Bana 850.000+

1994 Şüphe Minareci -

1994 Dönme Sevgilim Yaşar Kekeva -

1995 Senin Olmaya Geldim Türküola -

1995 Yağmur Gözlüm Devran -

1996 Nasihat Marş -

1997 Sensizliği Taşıyamam Prestij -

2000 Elveda -

2004 Sen İstemesen de Doğan Müzik Yapım -

2006 Adnan Şenses Klasikleri Seyhan Müzik -

2013 Adnan Şenses Bir Efsanedir -

Şerafettin Elçi kimdir ?



Şerafettin Elçi (14 Mart 1938; Cizre, Şırnak - 25 Aralık 2012, Ankara), Kürt hukukçu ve siyasetçi. Katılımcı Demokrasi Partisi kurucu genel başkanı. Hukuk fakültesi mezunu olan ve 49'lar Davasından yargılanmış olan Elçi, sekiz ay boyunca Diyarbakır Cezaevi'nde yattı. 1977'de Mardin milletvekili seçilerek meclise girdi ve 1978-79 yılları arasında Ecevit hükümetinde Bayındırlık Bakanı olarak görev yaptı. 12 Eylül Darbesi sonrası otuz ay hapis yattı. 12 Haziran 2011 seçimlerinde BDP'nin desteklediği bağımsız adaylardan biri olarak meclise girdi. Eski futbolcu ve teknik direktör Mustafa Denizli'nin kayınpederidir. Kanser tedavisi gören Elçi, 25 Aralık 2012 tarihinde Ankara'da vefat etti.


İsmail Şükrü Çelikalay kimdir?



İsmail Şükrü (Çelikalay) Efendi 1876 yılında Afyonkarahisar (Karahisar-ı Sahip)’da doğdu. Ulemadan Mehmet İzzet Efendi’nin oğludur. İlköğrenimini Sıbyan Mektebi’nde orta öğrenimini de Rüştiye’de tamamladı. O sıralarda Afyonkarahisar’da bulunan Teğmen Hasan Şükrü Efendi’den özel olarak cebir ve kozmografya dersleri aldı. Daha sonra medrese eğitimi görerek Müftü Ali Feyzi Efendi’nin derslerine devam etti. 1902’de Müftü Ali Feyzi Efendi’den müderrislik icazeti aldı. İyi bir eğitim gören İsmail Şükrü Efendi on sekiz dalda müderrislik icazetine sahip oldu. Yine Ziraat Fen Memuru Tahsin Bey’den özel olarak ziraat ile ilgili dersler aldı. Bu süreçte konu ile ilgili araştırmalar yapıp modern ziraat hakkındaki bilgisini geliştirdi. Araştırmaları neticesinde öğrendiği teknikleri kendi çiftliğinde denedi. Orak, çapa, silindir ve tohum atma gibi zirai iş makinelerinin geliştirilmeleriyle ilgili çalışmalar yaptı. 1908’de İttihat ve Terakki Fırkası’nda politikaya girerek fırkada aktif görevler aldı. 13 Mart 1909’da Afyon Öğretmen Okulu’na öğretmen olarak atandı. 13 Ekim 1911’de okulun müdürlüğüne getirildi. 1 Mart 1912’de medreselerin ıslahı için kurulan komisyonda görevlendirildi. 20 Ekim 1915’te Darülhilafe Medresesi’nde öğretmen oldu. Afyonkarahisar’ın Nisan 1918’de müstakil vilayet olması ile İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne getirildi. 15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgali üzerine milli mücadeleye katılarak Kuvayi Milliye Teşkilatı’nın kurulmasına öncülük etti. Bir yandan gönüllüleri cepheye gönderirken diğer taraftan İngiliz kontrolündeki depolardan gizlice silah ve cephane tedarik ederek milli kuvvetleri silahlandırmaya çalıştı. Cami kürsülerinde yaptığı vaazlar ile ulusal harekâtın amaç ve hedefleri konusunda halkı aydınlattı. Yine Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kuruluşuna öncülük edip çalışmalarında görev aldı. Bu cemiyetin yayın organı olan İkaz Gazetesi’nde duygulu yazılar yazarak, halkın örgütlenme bilincinin gelişmesine önemli katkılar sağladı. Entelektüel bir din görevlisi olarak Afyonkarahisar’da işgale karşı halk direnişinin öncülüğünü yaptı ve milli teşkilatlanmanın başı oldu. Birinci TBMM’de Afyonkarahisar Mebusu seçildi. 23 Nisan 1920’de Meclis’in açılışında hazır bulundu. Toplanan Meclis’in meşru olmadığı yolundaki propagandalara karşı Hacıbayram ve Zincirli Camilerinde vaazlar vererek halkı aydınlatma çabalarını sürdürdü. Meclis’in birinci toplantı yılında Defter-i Hâkanî (Tapu – Kadastro), Adalet ve İrşad Komisyonlarında görev yaptı. Bu sırada Ankara yöresinden topladığı gönüllülerle birlikler oluşturup, Kütahya – Eskişehir – Afyon Cephesi’nde görev aldı. Meclis çalışmaları başladığında, düşmana karşı düzenli bir cephe oluşturma konusunda yoğun tartışmalar yapılırken, Erkânı Harbiye-i Umumiye Reisi Fevzi Paşa, Yunanlıların Anadolu içlerine kadar ilerlediklerinden söz ederek, cephe kurmanın en az beş ay gibi bir zaman alacağını ileri sürdü. Buna karşılık İsmail Şükrü Efendi, kendisine yeterli silâh verilmesi hâlinde düşmanı durduracağını vurguladı. Mustafa Kemal Paşa da onun silâh teklifini olumlu karşıladı. Ankara silah deposunda ne kadar silah ve cephane varsa kendisine verilmesini emretti. Ancak depoya bakıldığında sadece 14 adet tek ateşli bekçi silahından başka silahın olmadığı görüldü. Bunun üzerine Şükrü Efendi cüppesinin altına asker elbisesini giyerek Hacı Bayram Camii’ne koştu ve cuma namazından sonra kürsüye çıkarak bir konuşma yaptı. Konuşmasında “Ey cemaati Müslimin! Evde duvarda asılı duran silahlar orada boşuna asılı kalırsa, ev sahibine lanet edecektir. Memleket ve din tehlikede kalırsa, yedisinden yetmişine kadar herkes cihatla mükellef olur. İşte ben asker kıyafetine girdim, cepheye gidiyorum. Memleket ve din kurtuluncaya kadar cephelerde düşmanla çarpışacağım. Memleketini ve dinini seven benimle gelsin” dedi. Cemaatle birlikte duygusal anlar yaşayarak ağladı. O gün akşama kadar 700 parça silâh, 600 gönüllü ve 120 at toplandı. Bu grubun başına geçen İsmail Şükrü Efendi, cepheye giderek Uşak Cephesi’nde bir savunma hattı oluşturdu ve dokuz ay boyunca Dumlupınar’da düşmanın ilerlemesine engel oldu. Türk ordusunun hazırlanmasına imkân sağladı. Cephede alayının başında cephe gerisinde de camilerde vaaz ederek Afyon halkının Milli Mücadele lehinde bilinçlenmesine katkı sağladı. Topladığı gönüllülerden oluşan birliğe gösterdiği fevkalade yararlılıklar sebebiyle “Çelikalay” adı verildi. Bu birlik, düzenli ordu oluşturulunca ona katılmakta hiç tereddüt etmedi. Soyadı Kanunu’ndan sonra da bu sıfat İsmail Şükrü Efendi’ye soyadı olarak verildi. Düzenli ordu kurulduktan sonra birliğinin başından ayrılarak Meclis’e döndü. Meclis’in üçüncü toplantı yılında Şeriye-i Evkaf Komisyonu’nun sözcülüğünü yaptı. Hilafet taraftarlarının en önemli simaları arasında yer aldı. Saltanat kaldırıldıktan sonra yaptığı açıklamada İslamiyet’te “saltanat” bulunmadığı için bu makamı kaldırdıklarını söylese de Mustafa Kemal Paşa’nın, TBMM’nin dağılarak yeni seçimlere gidilmesi konusunda kamuoyu yoklamasında bulunmak üzere Batı Anadolu gezisine çıktığı günün ertesi, 15 Ocak 1923’te “Hilâfet-i İslâmiye ve Büyük Millet Meclisi” adlı bir risale yayınlatarak Meclis’te dağıtılmasını sağladı. Söz konusu risale mecliste büyük tartışmalara neden oldu. Yirmi sekiz sayfalık hacim olarak küçük fakat içeriği açısından fırtınalar koparacak olan bu risalenin Mustafa Kemal Paşa’nın Batı Anadolu gezisinin ertesi gününe rastlaması dikkat çekiciydi. Her ne kadar kitapçığın üzerinde yazarının ismi gözükmüyorsa da “mukaddimesi”nin sonunda “TBMM Azasından Karahisar-ı Sahip Mebusu Hoca Şükrü” imzası yer almaktaydı. Eser Ali Şükrü Matbaası’nda basılmıştı. Eserin “mukaddimesinde”, 1 Kasım kararının Türkiye’de ve İslam âleminde büyük etkiler yarattığı ve Müslüman kamuoyunda tereddütler meydana getirdiğini belirten İsmail Şükrü Efendi, bu duruma birtakım yayınların ve bazı kişilerin açıklamalarının sebep olduğunu yazmaktaydı. Eserin bir özeti niteliğinde ki “mukaddimede”; “Halife meclisin, meclis halifenindir” diyen İsmail Şükrü Efendi, bu konuda yalnız olmadığını ve bazı “ulemayı kiram arkadaşlarıyla birlikte” düşündüklerini yayınladıklarını yazmaktaydı. Adını anmadığı yazar arkadaşlarının gerçekten varlığından mı, yoksa kitapçıkta yer alan görüşlerin sorumluluğunu tek başına taşımaktan çekindiğinden mi bu risale imzasız olarak yayınlanmıştı bilinmese de her şey bir yana, söz konusu eser sonuçta İsmail Şükrü Efendi’ye mal edildi. İsmail Şükrü Efendi’nin risalesine karşı gerekli önlemler alındı. Mustafa Kemal Paşa 16 – 17 Ocak 1923’te İstanbul gazetecileri ile yaptığı “İzmit Kasrı Mülakatı”nda, İsmail Şükrü Efendi ve arkadaşlarının savundukları “Halife meclisin, meclis halifenindir” sözlerine “Dünya yüzünde müstakil ve yeni bir Türkiye devleti vardır ve devleti kuran milletin bir Türkiye Büyük Millet Meclisi vardır. Milletin, memleketin yegâne hakiki mümessili bu meclistir. Türkiye Devleti’nin reisi de vardır. Bu şekil şer’idir. İlmidir. Bilhassa istiklâl-i devleti en iyi muhafaza edebilecek bir şekildir. Ve bilhassa hâkimiyet-i milliyeyi tecessüm ettirebilecek bir şekildir. Türkiye Devleti başka bir makam tanımaz ve hadd-ı zatında başka bir makam yoktur. Yani makam-ı hilâfetin vaziyet ve mahiyet-i resmiyesi yoktur” şeklinde cevap verdi. İsmail Şükrü Efendi’nin “Hilâfet-i İslâmiye ve Büyük Millet Meclisi” risalesine karşı alınan önlemlerden biri de, bu risaleye karşı yazılmış olan “Hilâfet ve Hâkimiyet-i Milliye” adlı risaledir. Bu risale İslam dini esaslarını açıklayıcı nitelikte olup, hilafet makamının hukuksal statüsünü ortaya koymaktaydı. Adı geçen risale, otuz makaleyi kapsayan beş kısımdan ve iki yüz otuz dokuz sayfadan oluşmaktaydı. Bu makalelerden bazıları Ziya Gökalp, Falih Rıfkı, Celal Nuri, Ahmet Emin, Hoca Rasih Efendi, Ağaoğlu Ahmet ve Yunus Nadi Bey’e aitti. Fakat bu risale de İsmail Şükrü Efendi’ye doğrudan doğruya karşılık veren tek yazı, F.C. imzalı ve “Hoca Şükrü Efendi’ye Cevap” başlıklı yirmi dördüncü makale idi. İsmail Şükrü Efendi’nin risalesinin sekizinci ve yirmi altıncı sayfalarından alıntılar yapan yazar, bu alıntılardan hareketle Şükrü Efendi’nin TBMM’nce o vakte kadar alınan kararları gayri meşru saydığını ileri sürmekteydi. Ziya Gökalp’te kitaptaki makalesinde, halifelik üzerine, Hariciye, İsmailiye, İmamiye, Batıniye fırkalarının her birinin ayrı ayrı fikirleri olduğunu, aralarında bütünüyle bir birlik olmadığını ileri sürüyordu. Bu durumda halifelik, Müslümanlar için birleştirici bir etken olmaktan çıktığını belirtiyordu. Gökalp, yine halifeliğin gerçekten İslam dininde yeri olsaydı “tırnak kesmek”, “sakal bırakmak” gibi sorunlar üzerine eğilen Hz. Muhammed’in bu konuda mutlaka bir şeyler söylemiş olacağını yazıyordu. “Hilafet ve Milli Hâkimiyet” adlı kitabın birinci bölümünde üç yazısına yer verilen Ziya Gökalp, aynı yıl, yani 1923’te yayınladığı “Doğru Yol” adlı yazısında da; Halk Fırkası prensiplerinin tahlil ve tasnifi ile siyasal prensiplerinin açıklamasını yaparken, hilafet makamı ile ilgili olan dini prensibini de şöyle açıklıyordu: “İstinadgâhı TBMM olan makam-ı hilâfet, beyn-el İslâm bir makam-ı muallâdır. Hilâfet makamı bütün ümmeti temerküz ettirerek, İslâm âlemindeki umumi tesanüdü husûle getirmiştir. Bundan dolayıdır ki bütün İslâm âlemi halife meselesinde alakalıdır. Yeryüzünde bir hilâfet makamı bulunmazsa, İslâm âlemi kendisini imamesiz kalmış bir tespih gibi dağılmış, perişan görür. “Bu ifadelerden anlaşılıyor ki, mutlaka İslâm ümmetinin başında, halife namı verilen şahsi bir timsalin bulunması lazımdır. Fakat bu yüksek makamı hangi Müslüman millet kendi içinden bir şahsiyet seçerek vücuda getirebilir. “Dinen halifenin gayrimüslim hiçbir devlete tabi olmaması ön koşul olduğundan, halifeyi kendi içinden doğuracak milletin mutlaka kuvvetli bir orduya, tam bir istiklâle malik olan mücahit bir İslâm milleti olması lazımdır. Birçok asırlardan beri bu şartları haiz olan millet yalnız yeni Türkiye’dir. Buna binaen, TBMM bizzat, Halife Hazretlerini intihap ederek, kendisini bu muazzez ve muhterem makama istinatgâh yapmıştır.” İsmail Şükrü Efendi’nin görüşlerini cevaplandırmak için hazırlanan bir başka risale de “Hâkimiyet-i Milliye ve Hilâfet-i İslâmiye”dir. Bu risalenin yazarları üç mebus hoca idi. Bunlar Antalya, Muş ve Siirt mebusları Rasih, İlyas Sami ve Halil Hulki Efendilerdi. Bu üç hoca efendi, çeşitli halifelik kurumlarına karşı ulusal egemenlik kavramını savunmakta ve “içtihat” kapısının açık olduğunu söyleyerek, 1 Kasım kararının İslam dinine uygun olduğunu ileri sürmekteydiler. “İslamiyette ruhani ve cismani farkı yoktur. Böyle bir farka delâlet edecek şekilde bulunmak kâfiri taklittir” görüşünü savunan hoca efendiler, İsmail Şükrü Efendi’nin “Hiç şüphe yok ki bu vaziyet muvakkattir. Ve inşallah çok geçmeksizin hâl-i asli ve tabii avdet edecektir. İslâm efkâr-ı umumiyesi yakinen bilmelidir ki BMM’yle meclisin intihap ve biat ettiği Halife-i Müslimin arasında hiçbir ayrılık yoktur. Halife meclisin, meclis halifenindir” görüşüne karşılık “Hayır efendim! Vaziyet muvakkat değildir. Hâl-i tabii ve asli budur” demekteydiler. İsmail Şükrü Efendi’nin kaleme aldığı “Hilafet-i İslamiye ve Büyük Millet Meclisi” adlı risaledeki bazı yazıların Ceza Kanunu’na göre suç teşkil etmesi dolayısıyla hakkında kovuşturma yapılmak üzere dokunulmazlığının kaldırılması, Adliye Vekâleti’nin 18 Ocak 1923 tarihli yazısıyla istendi ise de, 5. Şubece yapılan soruşturma sonucu buna gerek görülmedi. İsmail Şükrü Efendi dönem içinde 14’ü gizli oturumlarda olmak üzere 65 konuşma yaptı. 6 soru, 3 gensoru önergesi verdi. İktisat Vekili Sırrı Bellioğlu (İzmit) hakkındaki gensoru önergesi, vekile güvensizlik ile sonuçlandı. Harp Kazançları Vergisi’nin Tahsiline Dair Kanuna Bazı Hükümler Eklenmesi hakkındaki Ömer Lütfi Yasin (Amasya) ile birlikte yaptığı teklif, Hükümetin de katılmasıyla 23 Ağustos 1922’de 251 sayılı Kanun olarak kabul edildi. Bu dönemde milletvekilliği sona erince memleketine dönerek vaizlik hizmetine devam etti. Çay – Afyon arasındaki Kadıköy’de ki çiftliğinde ziraat ile meşgul oldu. Ve bir Hac dönüşü 25 Aralık 1950’de Afyon’da vefat etti. Evli olup iki çocuk babası idi. İstiklal Savaşı’nda hem cephede hem cephe gerisinde gösterdiği üstün hizmetlerinden dolayı Kırmızı Yeşil Şeritli İstiklal Madalyası ile ödüllendirildi.


Turhan Tan kimdir?



Şair ve yazar, eğitimci, milletvekili (D. 1885, Diyarbekir - Ö. 25 Aralık 1939, İstanbul). Asıl adı Mehmet Samih Fethi’dir. Babasının görevi nedeni ile bulundukları Diyarbekir’de dünyaya geldi. Aslen Sivaslı olup, Alaaddin Paşalar ailesine mensuptur. I. Abdülhamid'in kızı Hibetullah Sultan'la evlenen Alaaddün Paşa'nın torunlarından Sivas eşrafı Ahmet Fethi Bey'in oğludur.

Liseyi Gümülcine'de ve İstanbul Vefa İdadisi'nde okumuş, babasından ve özel hocalardan Arapça ve Farsça öğrenmiştir. Babası ölünce döndüğü Sivas'tan hukuk okumak üzere 1902'de İstanbul'a gitti. Küçük çalışmalar yaptığı bu yıllarda döneminin genç kuşak şair ve yazarlarıyla arkadaşlık yapmış fakat İstibdat idaresinin katı tutumu nedeni ile yazı yazanların başına çeşitli sorunlar açıldığından 1905'te tekrar Sivas'a dönerek orada öğretmen olarak görev yapmaya başlamıştır.

Bir süre Sivas Lisesinde tarih ve edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra İkinci Meşrutiyet’in (1908) ilanında yeniden İstanbul’a giderek, önce belediyede çalıştı. Açılan bir sınavda başarı göstererek Üsküdar Lisesinde edebiyat öğretmenliği yaptı. Daha sonra İçişleri Bakanlığı teşkilatına geçerek çeşitli yerlerde kaymakamlık ve mutasarrıflık görevlerinde bulundu. Bir dönem milletvekili oldu.

Cumhuriyet gazetesinde fıkra yazarlığı yaptı, romanlarını tefrika etti. Tarihî konuları işleyen romanlarıyla tanındı. Turhan Tan, gençlik döneminde Servet-i Fünûn dergisi ve çeşitli gazetelerde Bedrettin Yılmaz, Halil Rüştü gibi takma adlarla şiirler ve değişik konularda yazılar yayımlamıştı. Hayat Ansiklopedisi’nde M. S. imzasıyla yazdığı birçok yazısı vardır. Şiirleri kitap olarak yayımlanmadı. Şiirlerinde Edebiyât-ı Cedîde dönemi şairlerinin etkisi görülür. Derleme, düşünce, gezi kitapları dışında otuz dört romanı vardır. Bu romanların bazısı tefrika hâlinde gazete sayfalarında kalmıştır.

ESERLERİ:

Başlıca Romanları: Ali Maceralar (1912), Cehennemden Selam (1928, 2010), Sevinç Han (1931), Gönülden Gönüle (1931, 2010), Kadın Avcısı (1932, 2010), Üç Ay Yatakta (1934), Akından Akına (1935, 2010), Cem Sultan (1935, 2010), Timurlenk (1935, 2010), Viyana Dönüşü (1936), Osmanlı Rasputini Cinci Hoca (1938), Hürrem Sultan (2010), Safiye Sultan (1939, 2010), Devrilen Kazan (1939, 2010), Cengiz Han (1962, 2010), Krallar Avlayan Türk (1939, 2010), Hint Denizlerinde Türkler (1939, 2010),

Derleme: Tarihte Türkler İçin Söylenen Büyük Sözler (1936), Atatürk (1939), Tarihî Fıkralar (1962), Tarihî Fıkralar (1962),

Düşünce: Tarihî Musahabe (1937, 2010).

Gezi: Avrupa Notları (2010).


30 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page