• HaberciGazete

Mahzuni Şerif, Nurullah Ataç, Ziya Paşa, Gündüz Kılıç, Handan Adalı, Melahat Pars, M. Yücel Özbilgin



Bugün 17 Mayıs. Mahzuni Şerif, Nurullah Ataç, Ziya Paşa, Gündüz Kılıç, Handan Adalı, Melahat Pars, M. Yücel Özbilgin, Refik Ekipman, Müzahir Sille'nin ölüm yıldönümü.

BRT Yayın Grubu olarak bu değerlerimizi saygıyla, sevgiyle anıyoruz.


Mahzuni Şerif kimdir?



Asıl adı Şerif Cırık olan Mahzuni Şerif, 17 Kasım 1939'da Kahramanmaraş'ın Afşin ilçesinin Berçenek köyünde doğdu. Berçenek’te ilkokul olmadığı için Elbistan’ın Alembey Köyü’nde, Lütfü Efendi Medresesinde Kur’an eğitimi aldı. Ancak, 1956 yılında kendi köyüne ilkokul gelmesiyle birlikte birlikte buradan mezun oldu. Bağlamaya amcası Aşık Fezai (Behlül Baba) sayesinde merak saldı. 1955 yılında, sonradan Ankara'ya nakledilen Mersin Astsubay Okulu'na kaydoldu. 1959'da okulu bitirerek ordonat tekniker sınıfına ayrılarak Ankara Ordonat Tekniker Okulu'nda eğitim almaya başladı. Burada okurken yapılan bir arama sonucu çantasında Alevi-Bektaşi ozanlarının şiirleri ve Marksizm ile ilgili kitaplar çıkmasıyla okuldan kaçtı ve bir daha geri dönmedi. 1961'da Kuleli Askerî Lisesi'nde gitti fakat maddi zorluklardan ötürü eğitimini yarıda bıraktı.

Mahzuni Şerif özellikle 60'lı yıllarda yükselişe geçti. Ankara'da, Fikret Otyam, Feyzullah Çınar, Nesimi Çimen, Aşık Daimi, Kul Ahmet gibi ozanla bir araya gelmeye başladı. Otyam'la ilişkileri baba oğul gibiydi. Bu dönemden sonra Mahzuni Şerif hakkında soruşturmalar başlatıldı. Kısa aralıklarla birkaç kez hapiste yattı. Mahzuni Şerif, en sert eserlerini 70'li yıllarda yazdı. Aşıklığını şarkı yazarlığına da dönüştürmüş, dönemin en sevilen ozanı olmuştu. 68'in devrimci önderlerinden Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idam edildiği dönemde başbakan olan Nihat Erim için yazıldığı iddia edilen "Erim erim eriyesin" türküsünü plağa okuması yüzünden hapse atıldı. Türkü sözleri şöyleydi: Köşkün sarayın yıkılsın / Erim erim eriyesin / Umudun suya dökülsün / erim erim eriyesin / Sürüm sürüm sürünesin. 2001 yılının Kasım ayında kendisine, "Elhamdülillah Kızılbaş'ım ve laikim. Ben değil, yedi sülalem Kızılbaş'tır. Bir suç varsa o da dedemdedir." dediği için, DGM tarafından aleyhinde dava açıldı. Duruşma 27 Aralık 2001 tarihinde DGM'de yapıldı.

Evli, sekiz çocuk, dört torun sahibi olan Mahzuni Şerif 17 Mayıs 2002 tarihinde Almanya Köln'de vefat etti. Vefat ettiğinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi'ndeki davası henüz sonuçlanmamıştı. Vasiyeti üzerine Nevşehir'in Hacı Bektaş ilçesine gömüldü. Aşık Mahzuni’nin 453 plağı, 58 kasedi ve yayımlanmış 8 kitabı bulunuyor. Ayrıca TRT tarafından hakkında çekilmiş 2 belgeseli var. Aşık Mahzuni Şerif, 1989-1991 yılları arasında Halk Ozanları Federasyonu tarafından dünyanın en büyük 3 ozanı arasında gösterildi. Aşık Mahzuni'nin türküleri pek çok sanatçı tarafından seslendirilmiştir.


Nurullah Ataç kimdir?



(1898-1957) Cumhuriyet dönemi eleştirmeni ve deneme yazarı.

23 Ağustos 1898’de İstanbul Beylerbeyi’nde doğdu. Hammer’in Osmanlı tarihine dair meşhur eserinin önemli bir kısmını Devlet-i Osmâniyye Tarihi adıyla Türkçe’ye çeviren Maliye nâzırlarından Mehmed Atâ Bey’in oğludur. İlkokuldan sonra bir süre Galatasaray Mekteb-i Sultânîsi’nde okudu. Dördüncü sınıfta iken buradan ayrılarak tahsil için Cenevre’ye gitti. Ancak babasının ölümü üzerine (1919) geri dönmek zorunda kaldı ve bir süre Dârülfünun’da edebiyat derslerini takip etti (1919-1921). Fransızca’sını kendi kendine geliştirdi. Nişantaşı, Vefa, İstanbul ve Üsküdar liseleriyle Adana Lisesi’nde Fransızca dersleri verdi. Bir süre Ticaret Vekâleti’nde mütercim olarak çalıştı. Daha sonra Maarif Vekâleti Talim ve Terbiye Dairesi’nde mütercimlik, İlk Tedrisat Dairesi’nde şube müdürlüğü yaptıktan sonra tekrar öğretmenliğe dönerek Ankara Orta Muallim Mektebi’nde Türkçe, sanat tarihi ve Fransızca, İstanbul Pertevniyal Lisesi’nde, İstanbul Üniversitesi Yabancı Diller Okulu’nda, Gazi Eğitim Enstitüsü’nde ve Ankara Atatürk Lisesi’nde Fransızca hocası olarak çalıştı (1941-1945). 1945’ten itibaren Basın Yayın Umum Müdürlüğü’nde yayın şefliği görevinin ardından cumhurbaşkanlığı mütercimliğine tayin edildi (1951-1952). Resmî görevlerinin yanı sıra Türk Dil Kurumu’nda yönetim kurulu üyeliği ve yayın kolu başkanlığında bulundu (1951-1957). 17 Mayıs 1957’de Ankara’da öldü. Yazı hayatına Yahya Kemal’in idaresi altında çıkan Dergâh mecmuasında Ahmed Hâşim’in Göl Saatleri üzerine bir eleştiri yazısı ve şiirlerle başlayan Ataç, kısa bir süre içinde şiirde başarılı olamayacağını anlayıp sadece tiyatro ve edebiyat eleştirileriyle deneme yazılarına yönelmiştir. Divan ve halk edebiyatı ile XVIII ve XIX. yüzyıl Fransız edebiyatına olan hâkimiyeti onun, yazı hayatında devrin diğer eleştirmenlerinden ayıran belli başlı özelliği olarak dikkati çeker. Ancak eleştirilerindeki sübjektif tutumu kendisini eleştiriden çok deneme yazarlığına yaklaştırmıştır. 1940-1955 yıllarında Akşam, Ulus, Cumhuriyet, Milliyet, Son Posta, Haber, Akşam Postası, Son Havadis gazeteleriyle Hayat, Fikir Hareketleri, Yedigün, Yeni Adam, Yeni Mecmua, Yarım Ay, Pazar Postası, Seçilmiş Hikâyeler, Ülkü, Varlık ve Türk Dili dergilerinde deneme ve eleştiri yazıları yazmış, Fransızca’dan tercümeler yapmış, devrin sanat ve edebiyat ortamına kendi düşünceleri doğrultusunda yön vermeye çalışmış, belirli çevrelerce bir otorite kabul edilmiştir. Bu çevrelerce görüşlerine daima itibar edilmiş, özellikle genç şair ve yazarlar üzerine yaptığı değerlendirmeler merak ve ilgiyle izlenmiştir. Balzac, Stendhal ve Laclos gibi Batı’nın klasik yazarlarından yaptığı çeviriler sevilerek okunmuştur.


Ataç, eski şiir anlayışına karşı çıkışları, Türk şiirine serbest tarzı getirmesi ve edebî sanatları reddetmesi dolayısıyla Garip akımını sonuna kadar desteklemiş, daha sonraki yıllarda Garip şiirine tepki olarak ortaya çıkan İkinci Yeni şairlerini de övmekten geri kalmamıştır. Denemelerinde başta sanat ve edebiyat olmak üzere dönemin kültür hayatına yön vermeye çalışmış, divan şiirini överken bir taraftan da bu şiirin artık ömrünü doldurduğunu söylemiş, bir kısım yazılarında zaman zaman Fuzûlî, Bâkî, Nâilî, Nedîm ve Şeyh Galib gibi divan şairlerinden beyitler zikretmekten geri durmamıştır. Türk dilinde öteden beri kullanılmakta olan Arapça-Farsça asıllı kelimelere bir tarihten sonraki yazılarında amansız bir savaş açmış, dilde aşırı derecede sadeleştirmenin ateşli bir savunucusu olmuştur. Hayatı boyunca Türkçe’nin yapısına aykırı “devrik tümce” anlayışına uygun, çoğunu kendisinin uydurduğu kelimelerle yazılar yazmıştır. Bu davranışı onu, Batı dillerinin esası olan Latince’nin okullarda mecburi ders olarak okutulmasını istemeye kadar götürmüştür. Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının en ilginç şahsiyetlerinden biri olan Nurullah Ataç, sevmediği kimselerle açıkça alay ederken sevdiklerine karşı da zaman zaman öfkeli davranmaktan kaçınmaz. Zekâsı, sanat değeri taşıyan eserleri ve yetenekleri kolayca tanıması, değerli ile değersizi ayırt edebilecek edebî ve estetik zevke sahip olması, hiçbir zaman sözünü sakınmaması onun dikkati çeken özellikleri arasındadır. Devamlı şekilde edebiyat dünyasının içinde bulunmuş, fevrî çıkışları, çelişkileri ve kalem kavgalarıyla hâfızalarda yer etmiş, kimi zaman övülüp samimi bulunmuş, kimi zaman objektiflikten uzak davranmakla suçlanmış, buna karşılık yazıları daima ses getirmiştir. 1958 yılında kızı Meral Tolluoğlu tarafından yılın en iyi eleştiri-deneme yazılarına verilmek üzere oluşturulan Ataç armağanı 1959’da Memet Fuat’a, 1960’ta da Sabahattin Eyüboğlu’na verildikten sonra kaldırılmıştır. Eserleri: Fransızca-Türkçe Resimli Büyük Dil Kılavuzu (I-III, İstanbul 1935, İsmail Hami Danişmend, Reşat Nuri ve Ali Süha ile birlikte), Günlerin Getirdiği (Ankara 1946), Sözden Söze (İstanbul 1952), Karalama Defteri (İstanbul 1952), Ararken (İstanbul 1954), Diyelim (İstanbul 1954), Söz Arasında (İstanbul 1957), Okuruma Mektuplar (İstanbul 1958), Günce (İstanbul 1960), Prospero ile Caliban (İstanbul 1961), Söyleşiler (Ankara 1964), Dergilerde (I-III, Ankara 1980). Onun tiyatro ile ilgili yazıları Ataç’ın Tiyatro Yazıları (haz. Müberra Bağcı Tayfur, İstanbul 2010), şiirle ilgili yazıları ise Şiir Daima Şiir-Ataç’ın Şiir Yazıları (haz. Şerife Çağın, İstanbul 2013) adıyla yayımlanmıştır. Otuz altı yıllık yazı hayatında seksenden çok gazete ve dergide 4000’den fazla deneme ve eleştiri yazısının büyük bir kısmı henüz kitap haline getirilmemiştir. 1920’lerden başlayarak ölümüne kadar Yunan, Latin, Rus ve Fransız klasiklerinden elliden fazla kitap tercümesi bulunan Nurullah Ataç’ın çevirdiği eserlerin tam listesi Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi’nde yer almaktadır (I, 113).


Ziya Paşa kimdir?



1825’te İstanbul’da doğdu. Beyazıt Lisesi’ni bitirdi. Özel derslerle Arapça ve Farsça öğrendi. Bir süre Sadaret Mektub-i Kalemi’nde çalıştı. 1855’te Mustafa Reşit Paşa aracılığıyla sarayda Mabeyin Kâtipliği’ne atandı. Bu sırada Fransızca öğrendi. Ali Paşa sadrazam olunca saraydan uzaklaştırıldı. 1867’de Namık Kemal ile birlikte Londra’ya kaçtı. Birlikte Yeni Osmanlılar’ın yayın organı olan Hürriyet gazetesini yayınladılar. 1871’de İstanbul’a döndü. 1877’de vezir rütbesiyle önce Suriye Valiliği’ne ardından Adana Valiliği’ne atandı. 17 Mayıs 1880’de Adana’da yaşamını yitirdi.

Edebî Yaşamı

Ziya Paşa, Namık Kemal ve Şinasi’yle birlikte, Tanzimat’la başlayan “Batılılaşma” hareketinin etkisinde gelişen Batılılaşma Dönemi Türk edebiyatının ilk aşamasını oluşturan üç yazardan biridir. Ziya Paşa Türk edebiyatının kendi geleneğine sahip çıkmasını istemiş, şiir ve yazı dilinin halkın dili olması gerektiğini savunmuştur. Fransız İhtilali’nin getirdiği düşüncelerden etkilenmiş ve şiirlerinde Divan şiir biçimleriyle hak, adalet, uygarlık, hürriyet gibi temaları işlemiştir.

Ziya Paşa, yenilikçi düşüncelere sahip olsa da Divan şiir geleneğinden kopamaz ve şiirlerinde aruz ölçüsüyle ve ağır bir dille yazar. Ziya Paşa “Terci-i Bend” ve “Terkib-i Bend” isimli iki şiirinde ise insanın yazgısı ve gerçeği kavramanın olanaksızlığı, Tanrı’nın mutlak egemenliği gibi metafizik konular üzerinde durdu. Şiirlerindeki öğretici bir hava vardır. Sanatçı her ne kadar Yeni edebiyatı benimsese de dönem dönem ikiliklere düşer. Bu durumu iki eserinde görmek mümkündür. Birincisi Hürriyet gazetesinde çıkan “Şiir ve İnşa” makalesidir. Bu makalede yazar, Divan şiirini ağır bir dille eleştirirken Halk şiirinin bizim gerçek şiirimiz olduğunu savunur.

Sanatçı, bu görüşlerinin tam tersini daha sonraları Türk, Arap ve İran şairlerinden seçtiği şiirlerden oluşan “Harabat” antolojisinin ön sözünde savunur. Divan şiirine övgüler düzer. Ziya Paşa’nın yaşadığı bu çelişkiye Namık Kemal tepki gösterecek ve “Tahrib-i Harabat” ve “Takip” adlı eleştirileri kaleme alacaktır.

Özdeyiş haline gelmiş dizeleri vardır.

“Bi-baht olanın bağına bi katresi düşmez/Baran yerine dürri güher yağsa semadan”

“Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir/Tekdirle uslanmayanın hakkı kötektir”

Kısaca özetleyecek olursak;

  • Düşünceleriyle yenilikçi, yapıtları ve yaşantısıyla eskiye bağlı bir sanatçı olan Ziya Paşa’daki tezat ve ikilik hem yaşantısına hem de yapıtlarına yansımıştır.

  • Hem biçim hem de hayalleri ve duyuş tarzı bakımından divan şiirine bağlıdır.

  • Divan şiiri nazım biçimlerini kullanan sanatçının lirik sayılabilecek gazelleri vardır.

  • Sade bir dili savunmuş, beğenmiş; ancak Arapça, Farsça tamlamalarla yüklü bir dil kullanmıştır.

  • Hece ölçüsüyle yazdığı birkaç türküsü dışında bütün şiirlerini aruz ölçüsüyle yazmıştır.

  • Tanzimat Edebiyatının bütün özelliklerini taşır. Tanzimat Edebiyatını oluşturan dört önemli etki (divan şiiri, mahallileşme etkisi, Batı etkisi, âşık tarzı) onun şiirlerinde ve düz yazılarında görülür.

  • Türk edebiyatında terciibent ve terkibibent türlerinin en önemli şairlerindendir.

Eserleri:

  • Hiciv: Zafername

  • Düzyazı: Rüya

  • Mektup: Veraset Mektupları

  • Şiir: Eş’ar-ı Ziya

  • Makale: Şiir ve İnşa

  • Anı: Defter-i Amal

  • Tercümeleri: Viardot’tan Endülüs Tarihî‘ni, Cheruel ile Lavallee’den Engizisyon Tarihî‘ni, J.J. Rousseau’dan Emil‘i, Moliere’den Tartuffe‘ü tercüme etmiştir.

Ziya Paşa Eser Özetleri

Şiir ve İnşa: Bu makalesinde divan şiirini Türk şiiri kabul etmez. Halk şiirini Türk şiiri olarak görür. Divan şiirini kişiliksiz, melez bir edebiyat olmakla suçlar.

Harabat: Üç ciltten oluşan bir antolojidir. Türkçe, Farsça, Arapça şiirlerden oluşan divan şiiri antolojisidir. Edebiyatımızdaki ilk edebiyat tarihi taslağı sayılır. Bu antolojisinin ön sözünde ise Şiir ve İnşa makalesindeki görüşlerinin aksini savunmuştur. Divan şiirini savunur, halk şairlerinin şiirlerini aşağılar, alaya alır. Halk şairlerinin şiirlerini eşek anırmasına benzetir. Bu çelişkilerden dolayı Namık Kemal “Tahrib-i Harabat” ve “Takip” adlı yapıtlarında Ziya Paşa’yı sert bir şekilde eleştirir.

Zafernâme: Tanzimat Döneminin en başarılı hiciv eseridir. Girit Savaş’ında donanmaya büyük yenilgi yaşatan Sadrazam Ali Paşa’yı över gibi görünerek hicveder. Nazım-nesir karışık bir eserdir. Üç bölümden oluşur: kaside, tahmis, şerh.

Defter-i Amal: Çocukluk anıları yer alır. Batılı anlamda Türk edebiyatında ilk anı örneğidir. J.J. Rouseau’nun “İtiraflar” adlı eserinden esinlenerek yazmıştır.


Rüya: Siyasi eleştiri niteliği taşıyan, düz yazı türündeki eseridir. Türk edebiyatında ilk röportaj sayılabilecek eser, karşılıklı konuşma tarzında yazılmıştır.

Eş’ar-ı Ziya: Ölümünden sonra kitap haline getirilen şiirleri yer alır.

Külliyat-ı Ziya Paşa: Ölümünden sonra kitap haline getirilen şiirleri yer alır.

Terkib-i Bent: Toplumsal çarpıklıkları eleştirir. Bağdatlı Ruhi’nin terkibibendine bir naziredir.

Terci-i Bent: Felsefi ve dini konuları işlemiştir. İnsanın faniliğini (geçiciliğini) kavrayıp gerçek varlığı (Allah’ı) aradığı bir şiirdir.

Emile: J.J. Rouseau’dan çeviridir.

Veraset Mektupları: Siyasi eleştiridir.

Engizisyon Tarihi: Cheruel ile Lavallee’den çeviri bir eserdir.

Endülüs Tarihi: Viardot’tan çeviri bir eserdir.



Gündüz Kılıç kimdir?



Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün yakın çalışma arkadaşı Kılıç Ali ve Hümeyra Hanım’ın oğlu olarak 1918 senesinin ilk gününde İstanbul’un Bakırköy ilçesinde dünyaya gelen Gündüz Kılıç, ailesiyle birlikte çocukluk yıllarında bir dönem Ankara’da yaşadıktan sonra, okul çağına geldiğinde ilk olarak Feyziye Mektepleri Vakfı’na yazıldı. Ertesi sene ise Galatasaray Lisesi İlk Mektebi’ne geçerek birinci sınıfa kaydoldu.


Gündüz Kılıç ile futbol arasındaki aşkın ilk günleri de burada yaşandı. Ailesi Ankara’da olduğundan tatil günlerinde okul hademelerinden biriyle gezmeye çıkan Gündüz Kılıç, ağabeyi ve kardeşinin maça gitme isteklerine uyarak Taksim Stadı’nda futbol maçlarını izlerdi. Zamanla futboldan keyif almaya başladıktan sonra ise Galatasaray Lisesi’nin bahçesindeki maçlarda yer alacaktı. Sınıfta yapılan kadrolarda yeterli oyuncu olmadığı zamanlarda ise takıma katılan bir isim olurdu. Başlarda adam eksikliğinde takıma giren Eşfak Aytaç, daha sonra Türkiye’nin tüm zamanlardaki en iyi futbolcularından olacaktı.

Nisan 1935: Galatasaray’daki İlk Maç ve İlk Goller


Gündüz Kılıç, Galatasaray Lisesi’nin büyük avlusundaki [Grand-Cour] ilk maçına da 1932 yılında çıktı. İlk kez tam futbol kıyafetleri vardı üzerinde. Beşinci sınıftan mezun olduktan sonra bir dönem kaleciliğe heves etse de santrfor olarak devam etti. Ve garip ama 7-1 kaybettikleri bir maçın ardından Müdür Muavini Muslih Hoca’nın gözüne girecekti. Gündüz Kılıç, daha sonra Leblebi Mehmet tarafından genç takım kadrosuna alındı. Önce Beşiktaş Genç Takımı ile oynanan maçta dikkat çektikten sonra bir spor bayramında okulu adına oynadı. Gündüz Kılıç’ın Galatasaray’daki futbolculuk kariyeri ise 1935 senesinde başladı.

Nisan 1935’te evlerine gelen telefonun ucundaki ses, “Gündüz hemen kulübe gel, birinci takımda oynayacaksın” diyordu. O ses, Muslih Hoca’ya aitti. Galatasaray, nispeten zayıf takımlardan olan Anadolu ile oynayacaktı. Ve Gündüz Kılıç, o güne kadar hiç görmediği A takım futbolcularla çıkacaktı aynı sahaya. Ancak işler Galatasaray adına iyi gitmiyordu. Henüz ilk yarıda 2-0 yenik duruma düşen Galatasaray için ikinci yarıda bir oyuncu üç gol birden atacaktı. O oyuncu da 17 yaşını bile doldurmamış olan Gündüz Kılıç’tı. İlerleyen yıllarda ülke futboluna damgasını vuracak “Baba” Gündüz için rüya gibi bir başlangıçtı.

Nisan 1947: Gündüz Kılıç Galatasaray’a Karşı Galatasaray ile birlikte futbolculu dönemindeki ilk şampiyonluğunu 26 Nisan 1935 günü Taksim Stadı’nda İstanbulspor’a karşı oynanan maçta iki gol atarak kazanan Gündüz Kılıç, bir ay sonra ilk kez bir Fenerbahçe karşılaşmasında forma giydi. Beşiktaş rekabetinde ise ilk maçında gol attı. Ve Mayıs 1940’taki tarihi maçta Beşiktaş ağlarına gönderdiği beş golle tarihe geçti. Galatasaray ise Şeref Stadı’ndaki mücadeleden 9-2 üstün ayrıldı.

“Derbiler tarihinde bir maçta en fazla gol atan oyuncu” unvanı hâlâ bu karşılaşmadaki performansıyla elinde bulunduran Gündüz Kılıç, ilk İstanbul Finali’nde de Mart 1942’de Fenerbahçe’yi 5-0 mağlup eden Galatasaray adına iki gol kaydetmişti. Daha sonra askerlik döneminde Uçaksavar’da oynadı. Ardından Devlet Demiryolları’nda memur olarak hayatını sürdürerek Ankara Demirspor için ter döktü. Milli Küme’de Galatasaray’a karşı forma giymek zorunda kaldığı karşılaşmada takımının tek golünü attı. Antrenörünün ısrarlarıyla Galatasaray’a rakip olan ve bu durumdan dolayı üzüntü duyan Gündüz Kılıç, ertesi günkü Fenerbahçe maçında dört gol atarak 4-3’lük galibiyete katkıda bulunacaktı. Ankara Demirspor, tarihteki tek Türkiye şampiyonluğunu kazandığı 1947 yılındaki finalde ise Fenerbahçe’yi 3-0 ve 6-0 yenerken Gündüz Kılıç da Ankara Demirspor forması giyiyordu.

Gündüz Kılıç: Galatasaray’daki İlk Antrenörlük Yılları Kulübün 1948’deki yıllık kongresinde idare heyetine teknik üye olarak seçilen Gündüz Kılıç, ‘umumi kaptanlık’ görevini üstleniyordu. 1948 Londra Olimpiyatları’nda milli formayı giyen “Baba” Gündüz, Nisan 1949’da Galatasaray ile İstanbul Lig Şampiyonluğu sevinci yaşadı. Mart 1952’de ise kariyeri boyunca 10’u Galatasaray’da olmak üzere toplam 17 gol attığı Fenerbahçe’ye karşı futbolcu olarak son maçına çıktı. Aynı yıl içinde de Galatasaray antrenörü olarak yeni kariyerine başladı. İlk sezonun ardından görevinden istifa edip 1953-1954 sezonunda Vefaspor’a geçse de aynı sezonda Galatasaray’a geri döndü. Baba Gündüz, Galatasaray’ın başında ilk şampiyonluğunu ise 1954-1955 sezonunda İstanbul Ligi’nde yaşadı. Takip sezon öncesinde Galatasaray tarihini etkileyen hamlelerden birini yaparak İzmirspor’dan Metin Oktay’ı takıma kazandırdı. Sezon sonunda Galatasaray, İstanbul Ligi’nde üst üste ikinci şampiyonluğunu elde ederken Metin Oktay da 18 golle en skorer oyuncu olacaktı. Gündüz Kılıç, 1957’de Galatasaray’daki görevinden ikinci kez istifa ettikten iki sene sonra Feriköy’e tarihinin en başarılı dönemlerinden birini yaşattı.

Antrenörlük Yılları: Galatasaray ile Üçüncü Kez, 1960-1967 Galatasaray’ın Ocak 1960’da göreve gelen yeni yönetimi, Gündüz Kılıç’ı takımın başında görmek istiyordu. Ancak Feriköy’ü yarı yolda bırakmayan “Baba”, büyük aşkıyle yeniden kavuşmak için sezon sonuna dek bekleyecekti. Feriköy’den kulüp idarecilerinin peşinden döktükleri bir kova suyla uğrulanan Kılıç, Nisan 1960’da bir kez Galatasaray’da antrenör oluyordu. 1960-1961 sezonunda bitime bir hafta kala oynanan İstanbulspor maçında penaltı kaçıran Metin Oktay, sezonu 36 golle yine zirvede bitirmişti. Ancak Milli Lig’deki ilk şampiyonluk henüz gelmemişti. 1961-1962 sezonunda Gündüz Kılıç ile ilk şampiyonluk kazanılacaktı. Metin Oktay, sezon başında İtalya’nın Palermo takımına transfer olmuştu. Gündüz Kılıç, o günlerde Palermo Başkanı’na yazdığı mektubu, şu sözlerle bitiriyordu: “(…) Ne olur, ona iyi bakın.” Baba Gündüz, daha sonra Metin Oktay ile tekrar buluştu Galatasaray’da. Milli Lig ve Türkiye Kupası’nın kazanıldığı 1962-1963 sezonunda UEFA Şampiyon Kulüpler Kupası’nda son sekiz takım arasına kalan Galatasaray, Gündüz Kılıç yönetiminde bir ilki gerçekleştirdi. “Baba”, istifa ettikten sonra ise önce dünya turuna çıktı, ardından Altay ve Beşiktaş’ta çalışarak teknik direktörlük kariyerine son verdi.

Vefat: Mayıs 17, 1980 Futbola veda ettiği 1972 yılının ardından hayatını kaybettiği 1980 yılına dek spor yazarlığı yapan Gündüz Kılıç’a 1979’da “akciğer kanseri” teşhisi koyuldu. Tedavisi için gittiği New York’tan, “Sizlere Selamım Var” başlıklı yazısı, yayımlanan son yazısı oldu. 17 Mayıs 1980 günü İstanbul’da sabaha karşı son nefesini verdi. Galatasaray, 19 Mayıs 1980 günü Ordu’da sahaya karşılaşacaktı. Kılıç’ın eski takım arkadaşı Naci Özkaya, Gündüz Kılıç’a ait olan 9 numaralı Galatasaray formasıyla sahaya çıktı. Ve o forma, karşılaşma boyunca Galatasaray Kaptanı Fatih Terim’in yanına bıraktığı karanfil buketiyle birlikte saha kenarınndaki iskemle üzerinde durdu. Aynı gün, Fenerbahçe-Altay karşılaşmasında da tribünden tek bir ses yükseliyordu: “Baba Gündüz ölmedi, kalbimizde yaşıyor.”

Baba Gündüz: “Galatasaray Bir His Takımıdır” Baba Gündüz, Galatasaraylılığı ise şu sözlerle anlatıyordu: “Bilirsiniz ki her insanın ayrı bir huyu, ayrı bir karakteri olduğu gibi, her futbol takımının da kendine has bir karakteri vardır. Biz sizlere burada Galatasaray’ımızın huyunu suyunu açıkça ve iyice anlatabilirsek, onu adamakıllı tanıyıp, inşallah senelerce dost geçinirsiniz. Galatasaray, bir his takımıdır. Renklerine âşık birbirlerine seven futbolcuların takımıdır. Galatasaray feragat ve fedakârlıklarla çalışacak futbolcuların takımıdır. Galatasaray şımarıkları, kendini beğenmişleri, yalnız kendini düşünenleri sevmez. Kısacası Galatasaray, bir halatı hep birlikte çekenlerin, hep birlikte üzülüp, hep beraber sevinmesini bilenlerin takımıdır.”


Handan Adalı kimdir?



(25 Şubat 1922; Bandırma, Balıkesir - 17 Mayıs 1993, İstanbul), Türk tiyatro ve sinema oyuncusu. Ortaokul öğrenimini yarım bıraktı. İlk kez Alabanda revüsüyle sahneye çıktı. Çeşitli tiyatro topluluklarıyla çalıştı. 1947'de sinemada oyunculuğa başladı. İlk filmi; 1948'de dublaj sanatçısı ve yönetmen Ferdi Tayfur'un çektiği, İstiklal Madalyası adlı filmdir.

1951 yılında Adalı Film şirketini kurdu. Reji yardımcılığı yaptı. Oyuncu Vedat Karaokçu ve yönetmen Hicri Akbaşlı ile evlenip boşandı. 1993'te İstanbul'da vefat etti. Mezarı Zincirlikuyu Mezarlığı'ndadır.



Melahat Pars kimdir?



Türk Sanat Müziği sanatçısı, besteci ve yorumcu (D. 1918, Fatih / İstanbul – Ö. 10 Mayıs 2005, İstanbul). Babası İsmail Hakkı Bey, annesi Zehra Hanım’dır. İlkokul çağlarında müziğe olan yeteneğini fark eden ailesi tarafından kendisine, kanunî Mustafa Bey’den iki yıl nota ve usul dersleri aldırıldı. Sonradan Daruttalim-i Musiki’ye (özel bir müzik okulu) devam ederek udi Fahri Kopuz’dan ud ve makam dersleri aldı. Udi Cevdet Kozanoğlu, Nuri Halil Poyraz ve Mesut Cemil Bey gibi müziğimizin değerli üstatlarından dersler alarak ud çalmayı öğrendi, müzik bilgisini ilerletti.

Melâhat Hanım, 1938 yılında yaşamını askeri doktor Hazım Pars’la evlendi. Eşini seven, sayan, ona hayranlığını her fırsatta dile getiren bir kişiliğe sahipti. Eşinin doğu hizmeti için Bitlis’e gitti ve üç yıl müzik çalışmalarından uzak kaldı. Bitlis’ten sonra eşi Ankara’ya atandı. 1944 yılında Ankara Radyosu’nun açtığı sınavda başarılı olan Melâhat Pars, orada solist olarak çalıştı. 1948 yılında yaptığı “Avare Gönül Yine Sensiz Hicrana Daldı” şarkının sözlerini aile dostları Yegâne Teksel yazmıştı. Güfteyi önce hocası Fahri Kopuz’a götürmüş ve ondan bestelemesini istemişti. Fahri Bey güfteyi ona geri vererek, “Hadi bakalım ilk denemeni yap, bu güfteyi sen bestele” dedi. Bunun üzerine yaptığı besteyi Fahri Kopuz çok beğenmişti.

Pars, 1954 yılında Ankara’dan ayrılarak İstanbul’a yerleşti. İstanbul Radyosu’nun Türk Musikisi yayınlarına katıldı. Bu yıllarda İstanbul Belediyesi Konservatuarı İcra Heyeti’ne üye oldu. Yine bu yıllarda, günümüzde her müzikseverin dilinde olan “Ben gamlı hazan sense bahar, dinle de vazgeç” sözleriyle başlayan şarkıyı besteledi. Mesut Cemil Bey bu şarkıyı dinlediğinde çok ünlü olacağını söylemişti ve öyle de oldu. 1959 yılında bir gece abajurun ışığında saçlarındaki akları fark ettiği zaman, “Gümüş tellerle örsem saçının her telini / Kimse alamaz benden kalbimdeki yerini” sözlerinin yer aldığı ve güftesi Şadan Kalkavan’a ait olan şarkıyı kürdilihicazkâr makamında besteledi. Bu şarkıyı eşi Hazım Pars için yaptığı da söylenir.

Pars ailesinin üç çocukları dünyaya gelmişti: Behiç, Erol ve Cengiz. Küçük oğlu Cengiz için de “Bir mehtap var, bir de sen bu gecenin içinde” sözlerinin geçtiği şarkıyı besteleyen sanatçı, ayrıca genç yaşta ölen babasına olan sevgisini de yüreğinden nağmelere döküyordu: “Bin dertle yanan gönüle bir zerre deva yok”. Fatih Sultan Mehmet’in sözlerini ise 1958 yılında, hicaz makamında ve müsemmen usulde besteledi.

Melâhat Pars’ın 1985 yılında arkadaşlarıyla kurduğu Kalamış, Kadıköy ve Marmara müzik derneklerinde yöneticilik yaptı. Türk Sanat Müziğine pek çok sanatçı yetiştiren Pars, 10 Mayıs 2005 tarihinde öldü. İstanbul Radyosu’nun önünde düzenlenen bir törenin ardından Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi. Emel Sayın, Adnan Şenses, Zekai Tunca, Muazzez Abacı gibi yorumcular, onun ardından söyledikleri ile Melâhat Pars’ın değerinin yeterince bilinemediğini vurguladılar. Hakkında, “Onu dinledikten sonra diğer büyük sesler yavan geliyor” değerlendirmesi yapılmıştır.

Melahat Pars İçin ne Dediler?

Türk sanat müziği bir değerini kaybetti. Çok üzgünüm. Nasıl şimdiki gençler bize akıl danışıyorsa, ben de kendisinden akıl istemiştim. Bana, ‘Mutlaka eğitim al’ demişti. Nasihatini dinledim.” (Emel Sayın)

***

Musikiye yıllarını vermiş, sanatçı yetiştirmiş, yeri doldurulamayacak çok değerli bir hocaydı. Cenazesinde ne ekmek kazandırdığı sanatçıları, ne bir vali, ne de bir belediye başkanını gördüm. Pars, Zeki Müren gibi hak ettiği değeri göremedi.” (Adnan Şenses)

***

Çok değerli besteleri, hanımefendi tavırlarıyla artık tükenmekte olan bir neslin sayılı örneklerinden biriydi. ‘Gamlı Hazan’ başta olmak üzere çok değerli eserlerini hiç ücret almadan seslendirmemize izin verdiği için alacaklı gitti, hakkını helal etsin. Günümüzde giyimi kuşamı ya da aşklarıyla gündeme gelmeyi marifet sananlar için örnekti.” (Zekâi Tunca)

***

Türk musikisine çok büyük emeği geçmiş, ‘Gamlı Hazan’ gibi dillere düşen besteleri olan değerli bir insandı. Bir söz vardır ya, ‘Bakî kalan bu kubbede hoş bir seda imiş’, Melahat Pars da öyle bizim yüreğimizde.” (Muazzez Abacı)


Mustafa Yücel Özbilgin kimdir?



Mustafa Yücel Özbilgin, 20 Haziran 1942 tarihinde Trabzon ili Akçaabat ilçesinde doğmuş; 17 Mayıs 2006 tarihinde Ankara’da gerçekleşen Danıştay saldırısında görev başında yaşamını yitirmiştir. Tokat ili Zile ilçesi nüfusuna kayıtlıdır.

Özbilgin,1960 yılında Yozgat Lisesini bitirerek Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine kaydını yaptırmış ve fakülteden 1965 yılında mezun olmuştur. Uzun süre mülki idare amiri olarak görev yapmış; sırasıyla Taşova Kaymakam Vekilliği, Havsa, Ardahan, Kahta ve Bozova Kaymakamlığı ve Mülkiye Müfettişliği görevlerini yürütmüştür. Özbilgin, 1992-1996 yılları arasında Adıyaman Valiliği yapmış, 1996-1999 yıllarında ise Merkez Valiliği görevini yürütmüştür.


İngiltere’de bulunduğu altı ay boyunca İçişleri Bakanlığı yayınları arasında yayımlanan ayrıntılı bir rapor hazırlamış ve Yerel Yönetimlerin Denetimi konusunda çalışmalarda bulunmuştur. Mustafa Yücel Özbilgin, 30 Eylül 1999 tarihinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından Danıştay Üyeliğine seçilerek İkinci Daire üyesi olarak görev yapmış ve 22 Şubat 2000-26 Mart 2002 tarihleri arasında ise Danıştay Genel Sekreteri olarak hizmet vermiştir. Aynı görevde iken 17 Mayıs 2006 tarihinde gerçekleşen menfur Danıştay Saldırısı sonucunda yaşamını yitirmiştir.

Danıştay Saldırısı ve Özbilgin’in Yaşamını Yitirmesi


Danıştay binasında 17 Mayıs 2006 tarihinde gerçekleşen Danıştay Saldırısında Alparslan Arslan’ın silahından çıkan kurşunlar sonucunda Danıştay yargıçlarından Mustafa Birden, Mustafa Yücel Özbilgin, Ayla Gönenç, Ayfer Özdemir ve Ahmet Çobanoğlu yaralanmış; saldırıda ağır şekilde yaralanan Danıştay 2. Daire üyesi Mustafa Yücel Özbilgin, tedavi gördüğü Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde yaşamını yitirmiştir. Diğer üyeler tedavi sonucunda ölmekten kurtulmuşlardır. Olaydan kısa süre sonra yakalanan saldıran, müebbet hapis cezasına mahkum edilmiştir. Saldırganın yargılaması devam etmekte iken tutukluluğunun kaldırılması üzerine Özbilgin’in oğlu Avukat Gökhan Özbilgin, “Babam yargı eliyle yine şehit oldu.” demiştir. Danıştay Saldırısından iki ay önce İkinci Daire Başkanı Mustafa Birden’in, Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne resmi yazı yazarak; “Bazı basın organlarının kendisini hedef konumuna getirdiğine” dikkat çekerek koruma verilmesini istediği ortaya çıkmıştır. Konuyu doğrulayan emniyet yetkilileri, değerlendirilme sonucunda saldırıdan bir ay önce “Çağrı üzerine koruma kararı” verildiğini ifade etmiştir.

Cenaze Töreni



Özbilgin için 19 Mayıs 2006 tarihinde Danıştay’da ve Ankara Kocatepe Camii’nde cenaze töreni düzenlenmiş, tören büyük bir kalabalığa şahit olmuştur. Törene katılan yurttalar “Hükümet istifa”, “Mollalar İran’a”, “Türkiye laiktir, laik kalacak”, “Yargıya kalkan eller kırılsın” şeklinde sloganlar atmıştır. Özbilgin’in cenazesi, Kocatepe Camisi’nde kılınan cenaze namazının ardından toprağa verilmek üzere Karşıyaka Mezarlığı’na götürülmüştür. Kocatepe Camisi’ndeki törene, Özbilgin’in ailesi ve yakınları ile Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, eşi Semra Sezer, yüksek yargı organlarının başkan ve üyeleri, CHP Genel Başkanı Doç.Dr.Deniz Baykal, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, Adalet Bakanı Cemil Çiçek, İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe; kuvvet komutanları, Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Yiğit Alpogan, Anavatan Partisi Genel Başkanı Erkan Mumcu, DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın, DSP Genel Başkanı Zeki Sezer, HÜRPARTİ Genel Başkanı Yaşar Okuyan, eski başbakanlardan Bülent Ecevit ile eşi Rahşan Ecevit, YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç, üniversite rektörleri, ATO Başkanı Sinan Aygün, TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, bazı eski bakanlar, bazı milletvekilleri ve diğer askeri erkan ile yargı mensupları katılmıştır. Eski başbakan Bülent Ecevit, doktorların karşı çıkmasına rağmen törene katılmış; törenden sonra rahatsızlanarak beyin kanaması geçirmiş, uzun süre yoğun bakımda kaldıktan sonra 5 Kasım 2006’da vefat etmiştir. Cenaze töreninden sonra binlerce yurttaş ile birlikte Yüksek yargı organlarının temsilcileri, hakimler, savcılar, avukatlar, üniversite öğretim üyeleri Anıtkabir’e yürüyerek saldırıyı protesto etmiştir. Atatürk’ün mozolesinin başındaki saygı duruşunun ardından Danıştay Başkanı Sumru Çörtoğlu şeref defterine; “Danıştay hain saldırıya uğradı. Yüce huzurunuzda saldırıyı nefretle kınıyor, hiçbir gücün hukukun üstünlüğünü savunurken bizi sizin ilkelerinizden, düşüncelerinizden ve çizdiğiniz yolumuzdan döndüremeyeceğini yüreğimizle bir kez daha ifade ediyor, önünüzde saygıyla eğiliyoruz.” yazmıştır. Özbilgin, her yıl ölüm yıl dönümünde düzenlenen törenlerle anılmakta, hatırası yaşatılmaya çalışılmaktadır.

Zülfü Livaneli, hakkında “Hali tavrı, giyimi, ambülansa uzatılınca ortaya çıkan mütevazı ayakkabılarının namuslu, rüşvet almaya, para çalmaya tenezzül etmeyen bir cumhuriyet bürokratı olduğunu kanıtlayan idealleri olan; temiz, düzgün bir hakim.” demiştir.

Kaynak Linki : https://hukukbook.com/mustafa-yucel-ozbilgin/


Refik Ekipman kimdir?



Türk Ressam Refik Epikman 1902 yılında İstanbul’da doğdu.

Davutpaşa İdadisi’nde orta öğrenimini tamamladıktan sonra, Sanayi-i Nefise Mektebi’ne (Güzel Sanatlar Akademisi) giren Refik Epikman, Avrupa sınavını kazanarak gittiği Paris’te 1924-1928 yılları arasında Julian Akademisi’nde çalıştı.

Yurda dönüşünde Güzel Sanatlar Akademisi’nde kısa bir süre öğretmen yardımcılığı yaptı. Daha sonra Ankara’ya yerleşerek uzun yıllar öğretmen ve sanatçı olarak çalıştı.

Ankara Lisesi’ndeki öğretmenlik görevini, Resim-İş Bölümü’nün kurulmasında büyük çaba gösterdiği Gazi Eğitim Enstitüsünde sürdürdü. Resim-İş Bölümü’nün kurulması amacıyla incelemelerde bulunmak için Almanya’ya gönderilen eğitimciler arasında yer aldı. Sanatçılara yurt manzaraları yaptırmak amacıyla düzenlenen gezi programları çerçevesinde, Hatay’a gönderildi.

Avrupa’dan döndüğü yıllarda Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliği’nin kurucu üyeleri arasında yer alan Refik Epikman, bu topluluğun karma sergilerine katıldı.


Eğitici çalışmalarını, resmî görevi dışında amatör ressamların yetişmesi yolunda da değerlendirdi. Yabancı ülkelerde açılan sergilere katıldı. İlk yıllardan başlayarak Devlet Resim-Heykel Sergilerine resim verdi. Çeşitli dergi ve gazetelerde, özellikle de yayımlanmasına büyük katkıda bulunduğu Ar dergisinde, sanat sorunları üstüne yazılar yazdı. Halkevleri tarafından yayımlanan aydınlatıcı kitaplara katkıda bulundu. Tiziano Vecellio’nun Sanatı (1947) ve Rubens’in Sanatı (1951) adlı iki monografik inceleme yayımladı. Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği’nin (AICA) Türkiye komitesinde görev aldı. 1944’teki 6. Devlet Sergisi’nde üçüncülük, 1958’deki 19. Sergi’deyse ikincilik ödülü kazandı.

Sanat anlayışı



Refik Epikman, Müstakil Ressamlar Grubu’nun hacim ve plan kavramlarına öncelik tanıyan biçimci anlayışına, yaşamının son dönemine kadar içten bir uyum göstermiştir. Yalnız, bu uyumun temelinde, konuyu şematize formlara indirgeme amacının da önemli bir payı bulunması, onu kuşağının öbür ressamlarından ayırır.

Refik Epikman’ın yapıtlarında hacimsellik, çok yalın bir plan ile soyutlayıcı bir görsellikten yola çıkar. İlk tablolarından Dans, bu eğilimin belirgin örneklerinden sayılabilir. Resim doğaya yaklaşsa da ondan derece derece uzaklaşsa da asıl önemli olan. doğa biçimlerinin plastiğe yatkın olan işlevleridir. Bu nedenle sanatçıda, doğanın çok titiz ve çözümleyici bir gözlemden geçirilmesi ile tuvale aktarılması arasında, soyutlayıcı mekanizma, bir dizi etüdü gerekli kılmıştır. Söz konusu etüdlerin temelinde, temel olanı yakalama çabası yer alır.

Hareketlerin yarattığı dikey-yatay uyumu, açık ve kapalı biçim ilişkisi, açık-koyu ayrımı, konunun bağlayıcı etkisini arka plana iter. Sanatında soyutlayıcı işlev, doğaya koşut olarak yürür. Ne doğaya bütünüyle yaklaşır, ne de onu unutturacak bir düzeye gelir. İlk bakışta kübist anlayışı akla getirebilecek hacimsel ve plancı görüntüler, Refik Epikman’ın resimlerinde bir tür görsel laboratuvar arayışının kararlı, disiplinli ve inançlı göstergelerini oluştururlar. Sanatçı, 1930 kuşağı ressamlarının yenilikçi çabalarıyla da yakından ilgili olan bu ortak eğilimin çok sadık bir temsilcisi olmuştur.

Refik Epikman son dönem resimlerinde, doğayı bütünüyle yok sayan soyut geometrik anlayışı benimseyen bir yöne kaymışsa da, temeldeki anlayışı hiçbir zaman gözden uzak tutmamıştır. Bu, onun uzun bir çalışma evresinden sonra varmış olduğu soyutlayıcı işlevin son halkası, bir uç aşamasıdır.


Müzahir Sille kimdir?



Müzahir Sille, milli güreşçi, antrenör.

21 Eylül 1931 tarihinde İstanbul’da doğmuştur.


1949 yılında İstanbul Güreş İhtisas Kulübü’nde güreşe başlamıştır. Ragıp Hoca, Hüseyin Erkmet, Adnan Yurdaer ve Halil Yüceses gibi antrenörlerle çalışmıştır. 1960 Roma Yaz Olimpiyat Oyunları’nda grekoromen stil 62 kiloda altın madalya kazanarak kürsüye çıkmıştır. 1955 yılında Karisruhe’de, 1958 yılında ise Budapeşte’de düzenlenen Dünya Güreş Şampiyonası’nda gümüş madalya kazanmıştır. En iyi uyguladığı teknikler salto ve çırpmadır. Aktif güreş yaşamını noktaladıktan sonra antrenörlük yapmıştır.


Başarıları

  • 1955 Karisruhe Dünya Güreş Şampiyonası, “Gümüş Madalya” (Grekoromen stil, 62 kg.)

  • 1956 Melbourne Yaz Olimpiyat Oyunları, “dördüncülük” (Grekoromen stil, 62 kg.)

  • 1958 Budapeşte Dünya Güreş Şampiyonası, “Gümüş Madalya” (Grekoromen stil, 62 kg.)

  • 1959 İstanbul Balkan Şampiyonası, “Bronz Madalya” (Grekoromen stil, 62 kg.)

  • 1960 Roma Yaz Olimpiyat Oyunları, “Altın Madalya” (Grekoromen stil, 62 kg.)

Ölümü

17 Mayıs 2016 tarihinde İstanbul’da kalp yetmezliği nedeniyle vefat etmiştir. Maltepe Merkez Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından toprağa verilmiştir.


16 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör