• HaberciGazete

Mesut Yılmaz, Ömer Asım Aksoy, Şair Nedim



Bugün 30 Ekim. Mesut Yılmaz, Ömer Asım Aksoy ve Şair Nedim'in ölüm yıldönümleri.

BRT Yayın Grubu olarak bu değerlerimizi saygıyla anıyoruz.

Mesut Yılmaz kimdir?


Türkiye'nin 8'nci Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile birlikte Anavatan Partisi'nin (ANAP) kurucuları arasında yer alan Yılmaz, çeşitli bakanlıkların yan ısıra 1991-99 arasında, üç koalisyon hükümetinde başbakanlık görevi üstlendi. Aslen Rizeli olan Yılmaz, 1947'de İstanbul'da doğdu. Ortaöğretimine Avusturya Lisesi'nde başladı ve İstanbul Erkek Lisesi'nde bitirdi. 1971 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat Bölümü'nden mezun oldu. Daha sonra Almanya'nın Köln Üniversitesi İktisadi ve Sosyal Bilimler Fakültesi'nde yüksek lisans yaptı. Siyasette "Alman ekolü" olarak anıldı. Siyasete girdiği 1983 yılına kadar özel sektörde yöneticilik görevi yaptı.

Özal, ANAP'a davet etti, kurucu oldu Mesut Yılmaz, 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında Özal'ın davetiyle siyasete girdi. Liberal ekonomi iddiasıyla yola çıkan Özal'la birlikte ANAP'ın kurucuları arasında yer aldı. Darbe sonrasına yapılan ilk serbest seçimde iktidar olan ANAP'tan Rize Milletvekili seçildi. Aynı zamanda partinin Genel Başkan Yardımcılığı'nı üstlendi. Özal hükümetlerinde, 1986 ve 1990 yılları arasında önce Dışişleri Bakanı, daha sonra da Kültür ve Turizm Bakanı olarak görev aldı.

Akbulut'a karşı kazandı Turgut Özal'ın 31 Ekim 1989'da Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından ANAP içinde, bir anlamda "iktidar" tartışması da başladı. Dönemin Cumhurbaşkanı Özal, Çankaya'ya çıkınca, yerine, kimilerine göre "iddiasız" bir isim olan Yıldırım Akbulut'u başbakan olarak görevlendirdi. Özal'ın bu ataması, muhalefet tarafından, "ANAP'tan elini çekmek istememesi" olarak yorumlanırken, ilk kez "başkanlık sistemi" tartışmasını da başlattı. ANAP içinde ilk ciddi çatlağın yaşandığı bu dönemde, Mesut Yılmaz, Dışişleri Bakanlığı görevinden istifa etti.

Kazandığı ilk kongre başbakanlık getirdi Özal'ın Çankaya'ya çıkmasının ardından, "dört eğilim" partisi olarak kurulan ANAP'ta, "muhafazakar-liberal" çekişmesi başladı. Öyle ki; Özal'ın eşi Semra Özal, İstanbul İl Başkanlığı'n aday oldu , Abdülkadir Aksu, Cemil Çiçek, Hüsnü Doğan'ın da aralarında bulunduğu isimler pasifize edildi. ANAP'ın en karışık olduğu 1991'deki 3'üncü Olağan Kongre'de, arkasına Özal'ın desteğini alan Yıldırım Akbulut'un karşısında, Mesut Yılmaz ve Hasan Celal Güzel aday olarak çıktı. Çekişmeli geçen kongrede, muhafazakar kanattan Hasan Celal Güzel, Akbulut lehine adaylıktan çekilmesine karşın, Mesut Yılmaz, genel başkan seçildi. Genel başkanlığı kaybeden Yıldırım Akbulut, Başbakanlık görevinden istifa etti. ANAP Genel Başkanı olarak Başbakanlık görevini üstlenen Yılmaz, "yeni" ve "gençlik" avantajını kullanmak istedi ve erken seçim istedi. 20 Ekim 1991'de yapılan genel seçimlerde, yüzde 24 oy almasına karşın, seçimden ikinci parti olarak çıktı ve muhalefete düştü. Süleyman Demirel liderliğindeki Doğruyol Partisi (DYP), Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) ile koalisyon hükümetini kurdu. Mesut Yılmaz, 1995'e kadar anamuhalefet partisi lideri oldu.


ANAYOL hüsranı 24 Aralık 1995'te yapılan seçimlerde, Necmettin Erbakan liderliğindeki Refah Partisi (RP), yüzde 21,3 oyla birinci çıktı, ancak tek başına hükümet kuracak çoğunluğu sağlayamadı. Dönemin Cumhurbaşkanı Demirel, hükümet kurma görevini, seçimden ikinci parti olarak çıkan ANAP'ın lideri Mesut Yılmaz'a verdi ve ideal koalisyon ortaklığı olarak da Demirel'in kurucusu olduğu DYP düşünülüyordu. Ancak DYP Genel Başkanlığı görevini Çankaya'ya çıkan Demirel'den devralan alan Tansu Çiller ile Yılmaz'ın koalisyon görüşmeleri çok zorlu geçti, hatta bazı görüşmelerde sert tartışmalar yaşandı, zaman zaman taraflar masayı terk etti. Ancak, siyasi tarihe "ANAYOL" hükümeti olarak geçen ve ömrü sadece üç ay süren Mesut Yılmaz liderliğindeki 53'üncü hükümet 6 Mart 1996'da kuruldu. Ecevit liderliğindeki Demokratik Sol Parti'nin (DSP) dışarıdan desteklediği azınlık hükümetinin Başbakanı olan Yılmaz'ın kurduğu hükümet, 257 üyenin oyuyla güvenoyu aldı. Ancak Erbakan'ın itirazı üzerine, Anayasa Mahkemesi, Bakanlar Kurulu'nu o dönem 544 olan üye tam sayısının yarısından bir fazlasının oyunu alması gerektiği gerekçesiyle, güvenoyunun iptaline karar verdi. RP'nin 27 Mayıs verdiği gensorunun TBMM'de kabul edilmesi üzerine, 6 Haziran 1996'da Mesut Yılmaz, Başbakanlık görevinden istifa etti.

Siyasete devam eden Yılmaz , 1999-2002 yılları arasında Bülent Ecevit liderliğindeki koalisyonda başbakan yardımcısı olarak görev yaptı . 2002 seçimlerinde TBMM'ye giremeyince siyasetten emekli oldu ve öğretmenlik kariyerine başladı. .

Başbakan olarak görev yaptığı süre içinde Cumhuriyet savcısı tarafından Türk Ticaret Bankası'nın özelleştirilmesiyle ilgili olarak yolsuzlukla suçlandı . 2006'da Yüksek Mahkeme davayı beş yıl süreyle askıya aldı, böylece o dönemde benzer suçlamalar ortaya çıkmazsa suçlamalar düşürülecekti. Yılmaz siyasete döneceğini açıkladı.

2007 genel seçimlerinde Rize milletvekili bağımsız üye olarak seçildi. 30 Ekim 2020'de akciğer kanseri komplikasyonlarından öldü ve iki gün sonra Kanlıca Mezarlığı'na defnedildi .



Şair Nedim kimdir?



Asıl adı Ahmet'tir. İstanbulludur. Evinin Beşiktaş'ta olduğuna dair şiirlerinde kendisinin verdiği bilgiyi belgeler de destekler. 30 Ekim 1681 yılında dünyaya geldiği tahmin edilmektedir. Annesi Saliha Hatun, İstanbul'un fethinden itibaren devlet hizmetinde bulunan Karaçelebizadeler ailesindendir. Babası Kadı Mehmet Efendi ise Sultan İbrahim devri (1640-1648) kazaskerlerinden Merzifonlu Mustafa Muslihittin Efendi'nin oğludur. Kazasker Muslihittin Efendi bazı kötü alışkanlıklarından ötürü ulema ve halk tarafından sevilmediği için kendisine çirkin lakaplar takılmış, Mülakkap Mustafa Efendi diye tanınmıştır. Dedesine takılan lakaplardan ötürü Osmanzade Taip gibi bazı şairler Nedim'den mülakkabzade diye bahsetmişlerdir.

Ahmet Nedim iyi bir eğitim görmüş; döneminin klasik ilimlerini tahsil etmiş, Arapça ve Farsça'yı bu dillerde şiir yazacak kadar öğrenmiştir. Tahsilini tamamladıktan sonra Şeyhülislam Ebezade Abdullah Efendi'nin de bulunduğu bir jüri tarafından yapılan sınavda başarılı olarak müderris olmuştur. Söz konusu edilen sınavın tarihi bilinmemekle beraber, Ebezade Abdullah Efendi'nin görevde bulunduğu 1707-1713 yılları arasında gerçekleştiği kesindir. Bu tarihler, aynı zamanda Sultan III. Ahmet dönemi (1703-1730) un başlarına rastlamaktadır. Bu sırada Ali Paşa, III. Ahmet'in on birinci sadrazamı olarak göreve getirilmiştir(1713). Nedim ise 1702-1703 yılına tekabül eden tarih manzumesini dikkate alırsak artık çıraklık safhasını aşmış bir şairdir.

Ali Paşa'nın Varadin'de şehit düşmesinden sonra yerine Halil Paşa getirilir. Bu sırada İbrahim Paşa'nın yıldızı parlamaktadır. İbrahim Paşa, 1716 yılında mirahurluğa, ardından rikab-ı hümayun kaimmakamlığına atanır. Bu ikinci atamayla ilgili olarak Nedim bir tarih manzumesi yazar. İbrahim Paşa, Ali Paşa'nın şehit edilmesinden sonra geride kalan nikâhlısı Fatma Sultan'la evlenerek padişaha damat olur. 1718 tarihinde de sadrazamlık makamına getirilir. Bu tarih, daha sonra Lale Devri (1718-1730) olarak adlandırılan dönemin başlangıcıdır. Artık, Damat İbrahim Paşa'nın hemen her faaliyeti Nedim'in dikkatini çeker. Şair, kıta ve kasideleriyle her fırsatta hamisine bağlılığını ifade eder. İbrahim Paşa'yı takdir eden, öven tek şair sadece Nedim değildir. Fakat Nedim, bu şairlerin içinde en başarılı olanıdır. Bir yandan İbrahim Paşa'nın faaliyetlerini şiirleriyle överken diğer yandan da Lale Devrinde teşekkül ettirilen tercüme heyetlerinde görev alarak hâmisinin her hamlesine destek verir. Meslek hayatında da çabuk ilerler. Müderrislikten Mahmut Paşa Mahkemesi naipliğine getirilir. Daha sonra 1726'da Molla Kırımî Medresesinde, 1728'de Nişancı Paşa-yı Atik Medresesinde görev yapan Nedim, 1729'da Sahn Medreseleri müderrisliğine yükselir. Sekban Ali Paşa Medresesinde müderris iken Patrona Halil İsyanı patlak verir (1730).

İsyan sırasında Nedim'in akıbetinin ne olduğu konusunda değişik iddialar ileri sürülmüştür. Kaynaklarda şairin, söz konusu isyanı takip eden günlerde illet-i vehimeden veya içkiye düşkünlüğü nedeniyle titreme hastalığından öldüğüne dair bilgiler kayıtlıdır. Güvenilir biyografi müelliflerinden Süleyman Sadettin, Nedim'in ihtilal esnasında korkudan evinin damına çıktığını ve oradan düşerek öldüğünü söylemektedir. Bu acı akıbet, şairin belki de son bir kurtuluş ümidiyle evinin damına çıktığını veya linç edilerek öldürülen dedesi Mülakkab Mustafa Efendi'nin yaşadığı tecrübenin tekrar edilmesine imkân vermemek için ölümü tercih ettiğini akla getirmektedir. Ancak kesin olan bir şey vardır; o da şairin ihtilal sırasında öldüğüdür. Nedim'in muhallefatına dair kayıtlar 15 Rebiülahir 1143/28 Ekim 1730 tarihinde düzenlendiğine göre bu tarihten önce ölmüştür. Şairin kabri Üsküdar Karacaahmet Mezarlığının Miskinler kısmındadır. Mezar kitabesinde ölümüne düşürülmüş şu tarih beyti yazılıdır:

Revâ ola düşerse fevtine işbu du'â târih Nedîm ola nedîm-i şâh-ı ceyş-i enbiyâ yâ Rab

Nedim Şairliği - Edebi Kişiliği

XVIII. yüzyılın başında gazelde hikemî tarzın büyük temsilcisi Nâbî'nin, kasidede Nef'î'nin etkisinin revaçta olduğu şiir ortamına ilk adımını atan Nedim, çok geçmeden Nedimane denilen yeni bir tarz geliştirmiştir. Bu tarzın esasını; söyleyiş mükemmelliği, yerlilik arzusu ve Nedim'e özgü edâ oluşturur. Kendisi de bir gazelinde; Ma'lûmdur benim sühanım mahlas istemez / Fark eyler onu şehrimizin nüktedânları diyerek üslup sahibi bir şair olduğunu ifade etmiştir.

Nedim, şiir lügati zengin olmayan şairlerdendir. Bulduğu bir imajı veya hoşuna giden benzetme unsurlarını tekrar tekrar kullanır. Onun asıl kudreti dili kullanmadaki ustalığında saklıdır. Konuşma dilinden gelen söyleyişleri kullanmadaki dehası ve ahengi sağlamadaki titiz işçiliği onu çağdaşlarından ayırır. Kafiye, redif ve vezin kullanımındaki başarısı, şiirlerinde ritmik akışkanlığın sağlanmasında etkili olmuştur. Redif ve kafiye kullanımında geleneğe bağlı olan şairin ara sıra Türkçe kelime ve eklerle yaptığı kafiyelerdeki doğallık, daha önceki şairlerde az rastlanan bir özelliktir. Nedim aruzun musikisini yakalayan ve şiirinde âdeta bir ahenk unsuru olarak kullanan divan şairlerinden biridir. Şiirlerinin bestelenmeye elverişli bir yapısı vardır. Onun için şairin yaşadığı dönemden başlayarak musammatları ve gazelleri bestelenmiştir.

Nedimane denilen tarzın önemli özelliklerinden bir diğeri, yerlilik merakıdır. Nedim, divan şiirinde Necatî'yle belirginleşen, Bakî ve Şeyhülislam Yahya gibi şairlerin eserlerinde mükemmelleşen mahallîleşme deneyiminin XVIII. yüzyıldaki en büyük temsilcisidir. Onun, şiirlerinde halk edebiyatına yakınlaşması, İstanbul hayatından sahneler sunması, gerçek hayattan alınan unsurları kullanması, günlük dilden gelen konuşma kalıplarına ve deyimlere yer vermesi yerlilik arzusunu gösteren unsurlar olarak görülmektedir.

Bilindiği gibi XVIII. yüzyılda halk ve divan şiiri arasında nispi bir yakınlık söz konusudur. Divanlarda heceyle yazılmış şiirler yer aldığı gibi, halk şairlerinin de divan şiirinin estetik ve hayal dünyasına yakın şiirler söyledikleri bilinmektedir. Nedim'in,

Sevdiğim cemâlin çünkim göremem Çıkmasın hayâlin dil-i şeydâdan Hâk-i pâye çünki yüzler süremem Alayım peyâmın bâd-ı sabâdan ve Tutasın cihânı Sikender gibi Şevket ile dünyâ dola hünkârım Kapına Ferîdûn bir çâker gibi Her ne emredersen n'ola hünkârım

dörtlükleriyle başlayan koşmaları, yerlilik arzusunun en somut göstergelerindendir. Nedim'in yerlilik merakının en dikkate değer tarafı ise şiirlerinde İstanbul hayatından sahneler sunmuş olmasıdır. XVIII. yüzyılın başında özellikle İbrahim Paşa'nın gayretleriyle oluşturulan barış ve istikrar döneminde, imar faaliyetleriyle birlikte eğlence hayatıyla ilgili mekânların ve mesire yerlerinin de yeniden düzenlendiği bilinmektedir. Düzenlenen helva gecelerine, Sadabad eğlencelerine devlet ricalinin yanı sıra şairlerin de katıldığı, eserlerinden anlaşılmaktadır. İstanbul'un eğlence ve mesire yerlerinin şiirlere konu olması XVIII. yüzyılda başlamaz. Fakat Nedim devraldığı bir geleneği daha canlı, değişik sahneler ve tipleri öne çıkararak devam ettirir. Ayrıca Nedim, devrin diğer şairleri gibi, İbrahim Paşa'nın İstanbul ve Nevşehir'de yaptırdığı çeşme ve sebillere, han ve kervansaraylara, hamamlara, köşklere manzum tarihler düşürmüştür.

Nedim, Osmanlı şairleri arasında devriyle birlikte anılan, hatta özdeşleşen müstesna şairlerdendir. Lale Devrinde Nedim'le aynı muhitte yaşayan ve devrin havasını onunla birlikte teneffüs eden pek çok şair olmasına rağmen devrinin ruhunu onun kadar eserine yansıtan olmamıştır. Damat İbrahim Paşa'nın Osmanlı kültür ve sanat hayatında gerçekleştirmeye çalıştığı hamleye Nedim şiirleriyle, Itrî besteleriyle, Levnî mücessem nakışlarıyla katkıda bulunmuştur.

Nedim, her yönüyle devrinin adamıdır. Ne yazık ki Patrona İsyanı ile sadece Lale Devri değil, Nedim'in hayatı da trajik bir biçimde son bulmuştur. Şairin mütebessim çehresini bu trajik olayın ruhumuza gerdiği sisli perdenin arkasından, ama sadece şiirlerine yansıdığı kadarıyla görürüz. Onun şiirlerinde Türkçe'nin nabız atışlarını duyar, Osmanlı zevk ve yaşama üslubunun nahif çizgilerini buluruz. Nedim'in şiirlerinde önceki asırların şairlerinde görülen tasavvufi derinlik ve zihnî tasarruflara dayalı ustalık merakı yoktur. Sanki her şey kendiliğinden olmuş izlenimi verir. Bu durum, onun nazirelerinde, tahmis ve taştirlerinde daha açık biçimde görülür.

Nedim, başta Fuzulî olmak üzere pek çok usta şaire nazire söylemiştir. Nevâyî'nin bir gazelini tanzir etmiş ve ayrıca Çağatayca üç beyitli bir manzume söylemiştir. Razî, Neşatî Dede ve Tıflî'nin gazellerine tahmis; Nedim-i Kadîm ile İzzet Ali Paşa'nın şiirlerine taştir yazmış; Enverî, İbrahim Paşa ve Sultan Ahmet'in mısra ve beyitlerini tazmin etmiştir. Ayrıca, "gibi" redifli kasidesinde İran şairlerine âdeta meydan okuyan Nedim, Türk şairlerinden kasidede Nef'î'yi; gazelde Bakî ve Yahya'yı; mesnevi tarzında Atayî'yi ve rubaide ise Haletî'yi beğendiğini söylemiştir. Özellikle ilk kasidelerinde Nefî etkisine sonuna kadar açık olan Nedim, gazelde de kendisini Bakî'nin mirasçısı sayar. Döneminin şairlerinden Arif Efendi, İzzet Ali Paşa ve Razî gibi şairlere birer beytinde yer verir. Devrin diğer şairleri ile birlikte Nedim de Namî mahlasıyla şiirler söyleyen Safevi elçisi Murtazakulu Han'a nazireler söyler. Divan edebiyatı geleneği içerisinde belirginleşen bütün arayışlar, tecrübeler ve hatta kimi zaman tali bir duyarlık olarak kalıp genelleşmeyen denemeler Nedim'in dikkatini çeker. O, bütün bu tecrübelere ve divan şiirinin kaynaklarına kayıtsız kalmaz. Onun divan şiirine getirdiği yenilik, asırlarca süren dağınık tecrübelerin zaferidir.

Nedim, yaşadığı dönemden itibaren etrafında takipçiler toplayabilen, etkisi birkaç nesle intikal eden müstesna ustalardandır. Bunda divan şiirini yerli bir havaya sokmasının etkisi vardır. O, tekke-tasavvuf muhitleri gibi nispeten kapalı bir yapı içinde eserini vererek özellikle sözlü gelenekte etkisini sürdüren Nesimî, Yunus ve Niyazî-i Mısrî gibi kabul görmüş şairler istisna edilirse soluğu her dem taze şairlerin başında gelir. Sadece yaşadığı zaman itibariyle değil, eseriyle de bize diğer divan şairlerinden daha yakındır.

Nedim'in yeni sesi, edası daha hayattayken devrinin şair ve tezkirecileri tarafından fark edilmiştir. Eserini 1134/1722'de tamamlayan Salim'in, Nedim'i "tâze-zebân" sıfatıyla nitelendirmesi dikkate değer bir husustur. Safayî'den başlayarak Nedim'in biyografisine yer veren bütün kaynaklarda onun önde gelen şairlerden biri olduğu vurgulanır. Raşit ve Asım gibi XVIII. yüzyılın iki vakanüvis şairi Nedim'i takdir etmekle kalmayıp şiirlerini tanzir etmişlerdir. XVIII. yüzyıl şairlerinden Kâmî, Neylî, Asım, Atıf, Raşid, İzzet Ali Paşa, Seyyid Vehbî, Samî, Kelîm ve Pertev gibi şahsiyetlerin de Nedim'e nazireleri vardır. Hatta eserini farklı bir mecrada veren, tasavvuf iklimine şiirinin kapılarını sonuna kadar açan Şeyh Galip bile Nedim'in şiirlerini tanzir etmiştir.

Edebiyatımızın, yüzünü Batı'ya çevirmesiyle birlikte tevarüs ettiği geleneği sürdüren şairlerden modern şiir tarzını oluşturmaya çalışanlara kadar geniş bir yelpazede Nedim'in etkisi devam etmiştir. XIX. yüzyılın ilk yarısında Nedim'in en büyük takipçisi Enderunlu Vasıf'tır.

Tanzimat dönemi şairlerini de etkileyen Leskofçalı Galip, Nedim'in etkisinde kalan bir başka şairdir. Tanzimat edebiyatının önde gelen simalarından Namık Kemal, Nedim'i Türk dilinin en büyük şairi sayar. Edebiyat-ı Cedide şairlerinin benimsedikleri dil anlayışı, Nedim'in söyleyişine dikkat etmelerine engeldir. Bununla birlikte "Aveng-i Tesavir"de eski şairlerin daha çok mizaçlarıyla ilgili özelliklerini vurgulayan Tevfik Fikret, Nedim'in mizacını, tavrını, döneminin içindeki yerini ayrıntıya inen çizgilerle tespit eder.

Geçen asrın başında Nedim, adeta yeniden keşfedilir. Birinci Cihan Harbinin, özellikle aydınlar arasında yarattığı ruhsal çöküntü, bir bakıma Nedim'in şiirleriyle telafi edilmeye çalışılır. Böyle bir ortamda Şair Nedim mecmuası yayın dünyasına girer. İlk sayısının çıktığı 16 Ocak 1919'dan 29 Mayıs 1919 tarihine kadar 18 sayı çıkarılan bu haftalık edebî dergide Nedim'le ilgili yazılar, İstanbul üzerine denemeler, şairin meşhur şiirlerine nazireler yayınlanır. Şiirleri tahmis edilir. Millî Mecmua, "Nedim" nüshasını yayımlar. Yahya Kemal ve Mehmet Halit'in Dergâh'ta Nedim'e dair yazıları çıkar. Bu dergilerdeki yazıların ve şiirlerin büyük çoğunluğunda Nedim; çapkın, biraz pervasız, neşeli ve yaşama hazzıyla dolu bir şair olarak tanıtılır. Böyle bir ortamda Yahya Kemal'in "eski şiirin rüzgârıyla" söylediği şiirlerindeki tarzı, nesirleri ve sohbetlerinde ortaya koyduğu görüşleri, Lale Devri ve Nedim'in şair kimliğinin öne çıkmasında nispeten etkili olur. Nedim'in şiirlerine yazdığı nazirelerle edebiyat dünyasına adım atan Halil Nihat, Nedim Divanı'nı neşreder (1338-1340). Bu çabası takdirle karşılanır ve özellikle Ahmet Haşim, Akşam'da yayımlanan "Nedim Divanı'nın Yeni Tab'ı" başlıklı yazısıyla edebiyat ortamında oluşan popüler Nedim imajını öteleyerek şairin gerçek kimliğine dair tespitlerde bulunur. Modern Türk şiirinin başında duran iki ustanın; Ahmet Haşim ve Yahya Kemal'in yaklaşım biçimleri Nedim'in şair kimliğinin, döneminin havası içinde boğulmasını erteler.

Cumhuriyet döneminde Nedim'in sanatı kadar hayatı da dikkati çeker. Hayatı, Halit Fahri Ozansoy'un Nedim; Faik Ali Ozansoy'un da Nedim ve Lale Devri oyunlarına konu olur. Şair Nedim mecmuasının "müdîr-i edebîsi" olan Halit Fahri, "Bugünkü Sadabad" şiirinde Lale Devrini derin bir özleyişle yâd eder. Diğer şiirlerinde de Nedim'i anmadan geçemez. Musahipzade Celal, Lale Devri adlı şarkılı tarihî operetinde Nedim'in şiirlerine yer verir ve oyun sahnelenirken bu güfteler Suphi Ezgi tarafından bestelenir. Dolayısıyla Yahya Kemal ve Haşim'in vurguladığı şair kimliği göz ardı edilerek Nedim, büyük ölçüde 'kurmaca' bir yaşama biçiminin temsilcisi sıfatıyla sanat ve edebiyat dünyasında tanınır. Yahya Kemal'in, Lale Devri ve İstanbul üzerine yazdığı şiirlerinde benimsediği söyleyiş tarzından ve sohbetlerinde ortaya koyduğu görüşlerden etkilenen Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Nedim'e dair makalesi tekrar dikkatlerin şairin hayatından çok eserine yönelmesinde etkili olur.

Modern Türk edebiyatında eserinden çok, fantastik öğelerle süslenmiş yaşama biçimiyle hatırlanan ve eleştirilen divan şairlerinin başında Nedim gelir. Popüler tarihçiliğin ve ideolojik bakış açısıyla geçmişi yeniden kurma çabalarının bir sonucu olarak Lale Devri ve Nedim genellikle bir yönüyle öne çıkarılır. Oysa ne Lale Devri sadece eğlenceden ibarettir ne de Nedim'in şiirleri. Nedim'in eserlerinde Lale Devrinin bütün özelliklerini bulmak mümkündür.

Her ne kadar Nedim, modern Türk şairlerince şiirlerinden yapılan alıntılar, göndermeler ve çağrışımlarla en çok hatırlanan divan şairlerinden biri olsa da bu algılama biçimi onun şiiriyle tam olarak örtüşmez. Bu algılama biçiminde Nedim, Lale Devrinin müstesna şairidir. İstanbullu ve hatta Beşiktaşlı oluşu, bir elinde gül bir elinde câm (=kadeh) olmak üzere dünyadan kâm almak için Sadabad seyrine çıkışı, güzellerle senli benli konuşması ve hayatın bin bir güzelliğini tatmasına rağmen bu dünyanın ona da kalmayışı söz konusu edilir. Lale Devri ve Nedim'e dair oluşan bu imaj, sanat ve edebiyat çevrelerince de paylaşılır. Bu algılamanın farklı yansımalarını Cahit Sıtkı Tarancı, Faruk Nafiz, Ümit Yaşar Oğuzcan, Ercüment Behzad Lav, Metin Altıok, Sezai Karakoç, Melih Cevdet Anday ve Attila İlhan'ın Nedim'e ayırdıkları dizelerinde görürüz.

Nedim'in Eserleri

Nedim Divanı

Nedim'e asıl şöhretini kazandıran eseri, divanıdır. Şairin hayattayken divan tertip edip etmediği bilinmemektedir. Bakü Elyazmalar Arşivi No.11627'de kayıtlı bulunan Nedim Divanı nüshasının, müellif hattı olduğuna dair iddialar da gerçeği yansıtmamaktadır. Nedim Divanı'nın bilinen en eski tarihli nüshası, 1149 yılında istinsah edildiği tahmin edilen ve Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi Y.13 numarada kayıtlı olan nüshadır.

Nedim Divanı'nın yurt içi ve yurt dışındaki kütüphanelerde kırk beş kadar yazma nüshası vardır. Eser, üç kez eski harflerle basılmıştır: Divan-ı Nedim, Bulak Matbaası (tarihsiz), 107+59; Divan-ı Nedim, İstanbul 1291, 140; Nedim Divanı, haz. Halil Nihad, İstanbul 1338-1340, 374. İlk iki baskı oldukça eksiktir ve yanlışlarla doludur. Halil Nihat, Nedim Divanı'nı hazırlarken matbu iki nüshanın yanı sıra eserin yirmi yedi yazma nüshasını kullanmıştır. Bu baskının "Lügatçe" kısmında Nedim-i Kadîm Divançesi de yer almaktadır (331-356). Halil Nihat'ın hazırladığı bu eser uzun süre, Nedim'in şiirlerine ilgi duyanların ihtiyaçlarını karşılamıştır. Daha sonra Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana Müzesine bağışladığı bir nüsha ile Halil Nihat neşrini kullanarak Nedim Divanı'nı yeni harflerle yayımlamıştır (İstanbul 1951).

İkinci baskıya Süleymaniye Kütüphanesi Halet Efendi 763'te kayıtlı mecmuadaki farklı beyitleri de ilave etmiştir (İstanbul 1972). Son olarak Muhsin Macit, eserin bilinen bütün yazma nüshalarını değerlendirmek suretiyle Nedim Divanı'nın tenkitli metnini doktora tezi olarak hazırlamış (1994), Akçağ Yayınevi bu metnin popüler neşrini yapmıştır (1997).

Nedim Divanı kullanılan nazım şekilleri bakımından klasik divan tertibine uymaktadır. Nedim Divanı'nın bilinen bütün nüshaları değerlendirilerek hazırlanan son baskıda; 44 kaside, 88 kıta, 3 mesnevi, 1 terkib-bent, 1 terci-bent, 2 mütekerrir müseddes, 1 tardiyye, 5 tahmis, 1 muhammes, 33 murabba, 2 koşma, 166 gazel, 2 müstezad, 11 rubai ve 23 müfred ve matla vardır. Ayrıca Nedim Divanı'nda 5 Arapça, 39 Farsça şiir yer almaktadır.

Sahaifü'l-Ahbar

Lale Devri'nde (1718-1730) teşekkül ettirilen tercüme heyetlerinde görev alan Nedim, Müneccimbaşı Ahmet Âşıkî (ö.1702)'nin Camiü'd-Düvel adlı Arapça eserini Türkçe'ye çevirerek Sahaifü'l-Ahbar adını vermiştir. Nedim'in on yılda tamamlayarak (1720-1730) İbrahim Paşa'ya sunduğu bu çeviri, 1285 yılında İstanbul'da basılmıştır.

Aynî Tarihi

Bedrettin Mahmut bin Ahmet (ö.1451) tarafından yazılan Ikdu'l-Cüman fi Tarihi Ehli'z-Zaman adlı yirmi dört ciltlik İslam tarihi, Nedim'in de içinde bulunduğu tercüme heyetince çevrilmiştir. Fakat Nedim'in mütercimler arasında yer aldığı bilindiği hâlde hangi bölüm veya kısımları tercüme ettiği henüz bilinmemektedir.

Nedim'in bunlardan başka, Şehit Ali Paşa'ya yazdığı bir dilekçesi, İzzet Ali Paşa'nın şaka yollu mektubuna mensur cevabı, Safayî Tezkiresi'ne Takriz'i ve Münşeat-ı Aziziye'de yer alan ve kime yazıldığı belli olmayan bir mektubu vardır.

Kaynak: Prof. Dr. Muhsin Macit, XVIII. YÜZYIL TÜRK EDEBİYATI. Anadolu Üniv. Yay.

Ömer Asım Aksoy kimdir?


Alâettin Bahçekapılı -Ömer Asım Aksoy


Ömer Asım Aksoy, 5 Nisan 1898'de Gaziantep'te doğdu. 1908'de ilkokulu, 1911'de "rüştiye"yi (ortaokulu), 1916'da "idadi"yi (liseyi) bu kentte bitirdi. 1917'de Halep "Posta ve Telgraf Başmüdürlüğü"nde "kâtip" olarak çalıştı. 1919'da Gaziantep'e döndü, bir yandan posta telgraf memurluğu, bir yandan da Ticaret İdadisinde Türkçe dersi verdi. 1920'de Tıp Fakültesine başladı; ama Anteplilerin Fransız işgaline karşı başlattıkları direnişe tepkisiz kalmadı, okulunu bırakıp Antep savunmasına katıldı. Hem ülkesi için savaştı, hem de Tıbbiyede kısa sürede öğrendikleriyle direnişçi kahramanlara yardım etti.1921'de ailece Maraş'a göçtüler, bu göçmenlik çok sürmedi; 1922'de Antep'e döndü. 1922-25 arasında Gaziantep Lisesi’yle Amerikan Kolejinde Türkçe, Darülhilafe Medresesinde de matematik öğretmenliği yaptı. Bu sırada Maarifi İslamiye Cemiyetinde yönetim kurulu üyeliği, Halk Mektebinde yöneticilik, Muallimler Cemiyetinde başkanlık, Gazisancak ve Halk Dili gazetelerinin başyazarlık, Türkocağında il genel yazmanlığı gibi görevler üstlendi.

1925'te, kendisi gibi Gaziantepli olan Beşire Hanımla evlendi. Aynı yıl Hukuk Fakültesine kaydoldu. 1928-31 arasında Nizip Cumhuriyet Savcısı olarak çalıştı, sonra 1931'de Gaziantep'e dönüp avukatlık yapmaya başladı. 1935'e dek Antep Lisesinde Türk dili ve edebiyatı öğretmenliği, Halkevi ve Cumhuriyet Halk Partisi İl Başkanlığı gibi birçok görevi aynı anda sürdürdü. Bu görevler onu, 1935'te Gaziantep Milletvekili olarak Ankara'ya, TBMM’ye taşıdı.

1941’de Atatürk'ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nun yönetim kurulu üyesi oldu. Dille, özellikle halk ağızlarındaki sözcükler, deyimler ve atasözleriyle ilgilenmesi, ortaokul öğrencisi olduğu günlere dek uzanıyordu. 1941-1976 arasında Türk Dil Kurumu Derleme ve Tarama Kolu Başkanı olarak neredeyse yirmi dört saat çalıştı ve onun öncülüğünde ekin dünyamızın temel taşları olan Türkiye'de Halk Ağzından Söz DerlemeSözlüğü (12 cilt) ile Tarama Sözlüğü (8 cilt) ortaya çıktı. Hem öğretmen kimliğiyle hem de Türk Dil Kurumu'ndaki çalışmalarıyla onlarca gencin, Dil Devrimcisinin başöğretmeni, ustası oldu.



Milletvekilliği, 1950'de Demokrat Partinin seçimi kazanmasıyla bitti, bundan sonra tüm zamanını TDK'ye, Dil Devrimi yolundaki savaşıma ve yazmaya ayırdı. Bir kez yurtdışına çıktı, Türk Dil Devrimini ve bu yolda kazanılan başarıları anlatmak için 1971'de Macaristan'a gitti. 1963-76 arasında, kol başkanlığının yanı sıra, Türk Dil Kurumu'nun Genel Yazmanı idi. TDK’den ayrılınca evinde çalışmaya başladı. 1983'ten sonra oluşturulan resmi TDK'nin yayımladığı "İmla Kılavuzu" ile Türkçe Sözlük'ün tüm yanlışlarını birer birer ortaya çıkardı ve yayımladı. Toplumu, eğitimcileri uyardı. Hem resmi TDK'den, hem de bu yapıtları eğitim kurumlarına sokan yetkililerden yanıt bekledi. Bunun üzerine bütün basın yayın organlarına Türkçe Sözlük'teki yanlışların sergilendiği yazısıyla birlikte şu mektubu gönderdi:

"Resmi niteliği bulunan yeni baskı Türkçe Sözlük'teki yüzlerce yanlışın düzeltilmesi için dört yıldan beri ilgililerin dikkatini çekmeye çalışıyorum. Benim yanıldığım sanılıyorsa bunun bildirilmesini de diliyorum. Ne yanlışlıklar savunuluyor, ne de bir düzeltme girişimi görülüyor.

Son çareyi, basınımızın ve değerli yazarlarımızın ilgilenmesinde görerek size, bu çok önemli konuyu özetleyen bir yazı sunuyorum. İçten saygılarımla. 15. 3. 1993"

Ömer Asım Aksoy'un belgelediği yanlışlar, aradan geçen bunca zamanda tümüyle düzeltilmiş değildir. Ancak o, ölümüne dek kalemi elinden bırakmamış, Atatürk'ün kurumuna ve kalıtına yapılan haksızlığın bir gün düzeltileceğine ilişkin umudunu da hiç yitirmemiştir.

İlerlemiş yaşına karşın Dil Derneği'nin, Atatürkçü Düşünce Derneği'nin üyesi oldu; 1988’de Dil Derneği’nin 1992'de de Edebiyatçılar Derneği’nin onur üyesi olarak ödüllendirildi.

Biri kız, üçü erkek dört çocuk babası olan Ömer Asım Aksoy, 30 Ekim 1993'te, 95 yaşında yaşamını yitirdi. Kimisi pek çok kez basılan 60'a yakın kitap, onlarca makale yazdı. Arkasında neredeyse her aşaması savaşımla geçen onurlu, ödünsüz bir yaşam, koskoca bir kitaplık ve tüm Atatürkçüleri gönendirecek anılar bıraktı. (Çağdaş Türk Dili dergisinin, Ocak 1994 sayısı Ömer Asım Aksoy'a ayrılmış, ustanın kendisini ve yapıtlarını tanıtan el yazısı bu sayıya konmuştur.)

Ömer Asım Aksoy’un, Derleme ve Tarama Sözlükleri gibi dev yapıtların dışında, Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü (TDK baskısı üç cilttir), Özleştirme Durdurulamaz, Dil Yanlışları, Dil Yazıları, Dil Gerçeği gibi Dil Devrimini anlatan yapıtları, sonsuza dek başucu kaynağı olmayı sürdürecektir.

Ömer Asım Aksoy'un çocukları, ustanın düşüncesini, yapıtlarını geleceğe aktarmak için Dil Derneği ile birlikte 1994'te bir ödül oluşturdular, ödül 1995'ten sonra sahiplerini buldu.

40 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör