top of page
  • Yazarın fotoğrafıHaberciGazete

Sadun Aksüt, Muzaffer Sarısözen, Kadri Özayten, Faruk Geç, Ali Şir Nevai, Şeyh Galip, Faruk Sükan, Mustafa Taşar


Bugün 3 Ocak. Ünlü tanbur sanatçısı, müzikoloj Sadun Aksüt, THM sanatçısı, araştırmacısı ve derlemeci Muzaffer Sarısözen'in, gazeteci Faruk Geç'in, ressam, biliminsanı Prof. Dr. Kadri Özayten'in ve divan edebiyatının büyük şairi Şeyh Galip'in, Ali Şir Nevai'nin, Faruk Sükan ve Mustafa Taşar'ın ölüm yıldönümü.

BRT Yayın Grubu olarak bu değerlerimizi saygıyla, sevgiyle anıyoruz.




Sadun Aksüt kimdir?



Yusuf Sadun Aksüt, (d. 26 Ekim 1932, Amasya - 2 Ocak 2023, İstanbul) Türk bestekâr ve tamburi.


26 Ekim 1932 yılında Amasya’nın Merzifon İlçesi’nde doğmuştur. Vali Ali Kemali Aksüt'ün oğludur. İstanbul Belediye Konservatuvarı, İleri Türk Musikisi Konservatuvarı Derneği ve Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde musiki dersleri alan sanatçı, dönemin büyük hocaları Şefik Gürmeriç, Kemal Gürses, Hüseyin Sadeddin Arel, Dr. Suphi Ezgi, Laika Karabey, Rıdvan Aytan ve Emin Ongan'dan faydalandı. Başta Münir Nurettin Selçuk olmak üzere dönemin önemli solistlerine tamburu ile eşlik etti. 1966-1967 yılları arasında İstanbul Belediye Konservatuvarı Türk Musikisi İcra Heyeti'ne tamburi olarak girdi. 1975 yılında İstanbul Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı'na öğretim görevlisi olarak atandı ve tambur hocalığı yaptı. 16 yıl TRT Türk Sanat Musikisi Repertuvar Kurulu Üyeliği görevini de üstlenen Aksüt, 1981 yılında çeşitli görevler üstlendiği TRT’den emekli oldu. Yahya Kemal Beyatlı, Faruk Nafiz Çamlıbel, Mustafa Nafiz Irmak, Ahmet Muhip Dranas, Necip Fazıl Kısakürek, Ümit Yaşar Oğuzcan gibi efsane şairlerin şiirlerini besteleyen Sadun Aksüt’ün, TRT repertuvarında olan ve sözleri Halil Soyuer, Rüştü Şardağ, Sami Derintuna, İlkan San gibi şairlere ait besteleri de vardır.

Arşivini, İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı Arşiv ve Dokümantasyon Merkezi’ne bağışladı. Aksüt, 2 Ocak 2023'te rahatsızlığı nedeniyle İstanbul'da tedavi gördüğü bir hastanede 91 yaşında vefat etti. Naaşı Zincirlikuyu Mezarlığı'nda defnedildi.

Albümleri

  • Sisli Bir Eylül Gecesi (2004)

Kitapları

Türkiye'de ilk yayınlanan Tambur Metodu olan, Tambur Metodu (Yeni öğrenenler için);

10 adet fasıl mecmuası

500 Yıllık Türk Musikisi Antolojisi

Dede Efendi (Rauf Yekta'nın Esatiz-i Elhan adlı eski Türkçe eserinin Rüştü Eriç'le müşterek tercümesi)

Güfteler

Müzisyen Osmanoğulları

Güfteler Hazinesi

Tambur Metodu (Geliştirilmiş Teknik)

Bahardan Hazana Esintiler (Şiirler)

Alkışlarla Geçen Yıllar (Hatırat)

Türk Musikisinin 100 Bestekârı

Dillerdeki Şarkılar (Güfteler)

Şarkılarda İstanbul

Muzaffer Sarısözen kimdir?



Muzaffer Sarısözen, 1899 yılında Sivas ilinin Cami-i Kebir mahallesinde doğdu. Babası Sarıhatipzadelerden Şeyh Hüseyin Hüsnü Efendi, annesi Zeliha Hanım'dır. Sivaslılar, Sarıhatipzadeleri " Saçlıefendiler " diye bilirler. Ve Sarısözeni de "Saçlıların Muzaffer" diye tanırlardı. Sarısözen ilk müzik şevk ve hevesini ailesinden almıştır. Beş erkek kardeş içinde Kemal ve Abdulkadir Sarısözen de şairidir. Abdulkadir Sarısözen'e şairliği dışında türküler ve halk çalgılarıyla yakından ilgisi olduğu için " Çalgıcı Vali " denirmiş. Sarısözen ailesinin Sivas'taki evlerinin üst çatı katının camları vitray duvarları kütüphane yapılarak arada gizli bölmeler oluşturulmuştur. Bu gizli bölmelere ud keman bağlama tanbur gibi sazlar konulurmuş. Nakşibendi bir ailenin çocuklarının bu aletleri çalması Sarısözen'in dünyaya geldiği dönemde son derece aykırı bir şey olduğu için böyle bir yola baş vurulmuştur.

Sarısözen, 1930 yılının Eylül ayında Milli Eğitim Müdürü olan Ahmet Kutsi Tecer ile tanışmıştır. Tecer, Sarısözen ile tanıştıktan sonra 1930'da "Halk Şairlerini Koruma Derneği"ni kurar ve Sarısözen genel katip olur. İlk halk şairleri bayramı 1930'da yapılır ve Aşık Veysel bu şekilde ortaya çıkarılır. Bayram sonunda çıkarılan Sivas halk şairleri bayramı adlı bröşürde Sarısözen, Sivas halayları başlıklı yazısını yayınlar ve halayların notalarını koyar. Bu büyük bir ihtimalle bizde halaylar hakkında yazılmış ilk notalı makaledir.

17 Ağustos 1937'de Halil Bedii Yönetken, Ulvi Cemal Erkin, Hasan Ferit Alnar, Necil Kazım Akses ve teknisyen Arif Etikan'dan oluşan grup Ankara'dan Sivas'a derleme yapmak amacıyla giderler. Ahmet Kutsi Tecer Halil Bedii Yönetken'e Sarısözen'i tavsiye ederek gruba katılmasını söyler. Böylece türkülerin resmi olarak değerlendirilmesi Maarif vekili Saffer Arıkan'ın zamanında başlar. Derleme grubu Almanya'dan getirlen "Saca" markalı hem elektrik hem de akü ile çalışan alıcı ve verici ses kaydeden makinelerle çalışır. Konservatuarın folklor arşivindeki 10.000 ezginin derlenmesinde, fişlerin doldurulmasında, onun bitmek tükenmek bilmeyen sabır ve azmi büyük rol oynamıştır.

1943'te Muzaffer Sarısözen, Halil BediiYönetken ve Rıza Yetişen'den oluşan grup Tokat, Amasya, Samsun, Ordu, Giresun ve Trobzon'da; 1944'de Elazığ, Tunceli, Bingöl ve Muş'ta; 1945'te Ankara, Çankırı, Yozgat ve Kırşehir'de; 1946'da İçel, Antakya ve Antalya'da; 1947'de Çanakkale, Bursa ve Tekirdağ'da; 1948'de Bolu, Sinop ve Zonguldak'ta; 1949' Bilecik ve Eskişehir'de; 1950'de Van, Kars, Çorum ve Ağrı'da; 1951'de İzmit'te; 1952'de İzmir, Siirt, Mardin ve Bitlis'te derleme yapmıştır.

Sarısözen, derleme gezilerinde kendi çabası ve emeği ile topladığı bağlama, cura, ney, çifte kaval, kemençe, kaval, tulum, davul, zurna, tef, darbuka, gibi bir çok halk sazından kolleksiyon oluşturmuştur. Ayrıca derleme gezileri sırasında kaynak kişiler ile halk oyunlarını görüntüleyen fotoğraflardan bir resim albümü yapmıştır. Ne yazık ki; ölümünden sonra evi olarak gördüğü, çok değer verdiği, özen gösterdiği arşivi topladığı onbinlerce ezgi ve halk çalgıları kendi haline terkedilmiştir.

Muzaffer Sarısözen'in halk müziğine verdiği hizmet kadar halk oyunlarına verdiği hizmet de büyüktür. 1950 yılında İtalya ve İspanya'daki Avrupa Ulslararası Raks Müsabakalarına, Erzurum bar ekibi ve davulcu Kara Yılan, zurnacı Mümtaz Ardıç ile katılır. Madrid'te 68.000 kişinin önünde, Biariz ve San Sebastian'da yapılan 5 yarışmada ekip birinciliği aldı. Vedat Nedim Tör ve Mesut Cemal Bey'in daveti ile Yurttan Sesler'in başına Muzaffer Sarısözen getirildi. 1946 yılında Yurttan Sesler korosunu çalıştırmaya başlayarak derlenen türküleri koro üyelerine öğretti ve yayınlara başladı. Program büyük ilgi gördü. 1953 yılında İzmir'de, 1954 yılında İstanbul radyolarında "Yurttan Sesler" topluluklarını kurarak, halk türküleri ve oyunlarının yurt çapında sevilmesi ve tanıtılmasında büyük rol oynadı.

Muzaffer Sarısözen'e kadar radyolarda düzenli ve programlı halk müziği çalışmaları olmamıştır. Yurttan Sesler topluluğunu kurduktan sonra, programlarına kaynak kişileri ve bölge sanatçılarını davet ederek radyo sanatçılarına örnek dersler vermiştir. Muzaffer Sarısözen, Yurttan Sesler topluluğunu yetiştirirek ilk koral halk müziği icrasını başlatmış; toplu bağlama çalma geleneğinin uygulayıcısı olmuş ve halk müziğinde koro seslerini numaralayarak otantik karakterin kaybolmasını önlemiştir.

Muzaffer Sarısözen, 1941 yılında Yurttan Sesler korosuna giren Neriman Altındağ'la tanıştı ve1951 yılında dünya evine girdiler. Bu evlilikten 1952 yılında oğlu Memil Sarısözen dünyaya geldi. 1962 yılında Sarısözen prostat rahatsızlığından dolayı Devlet Demiryolları Hastanesi'ne yatırıldı ve burada ameliyat olacağını öğrenince diğer doktorlara tercihen özellikle kendisinin öğrencisi olan bir operatöre ameliyat oldu. Daha sonra ağabeyi Abdulkadir Sarısözen'in evine çıktı fakat tekrar rahatsızlandığında Ankara Hastenesi'ne kaldırıldı ve sağlığına kavuşamayarak 1963'te vefat etti.

Prof. Dr. Kadri Özayten kimdir?

1947'de Antalya'da doğdu. İnsan ve savaş temaları çerçevesinde geliştirdiği, simgelere dayalı resimleriyle tanınır. 1968-73 arasında İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu (MÜ Güzel Sanatlar Fakültesi.) Resim Bölümünde öğrenim gören Özayten, aynı kurumda 1975’de asistan, 1982’de ise öğretim üyesi olmuş; 1977’de Avusturya bursuyla Salzburg Yaz Akademisi Baskı Resim Atölyesi’ne devam etmiştir. Sanatçının çalışmalarının her döneminde, tuval resmi ve baskı resim birbirine paralel bir çizgi izlemiştir. Başlangıçta ağırlıklı olarak baskı resim teknikleriyle ilgilenmiş, çizgisel bir dokunun tüm yüzeyi kapladığı, simgesel öğeler içeren, Fantastik Gerçekçi olarak yorumlanabilecek resimler yapmıştır. Özayten 1978’de Almanya kentlerinde dolaştırılan, dönemin “ protest ” nitelikli sergilerinden “ Atom Gücü ” (Atomkraft) projesinin yanı sıra 1980 Helsinki,1981 Kore,1981-83 Yugoslavya,1982 Norveç, 1990 Şili ve İtalya Bari uluslararası baskı resim bienaline katılmıştır. İstanbul, Ankara,Eskişehir,Hamburg ve Frankfurt’ta Kişisel sergiler açarak çalışmalarını sergileyen sanatçının ana motifleri; insan gövdeleri, madalyalar ve özgürlük kadar yok oluşu da simgeleyen kelebekler olmuştur. Bu ana motifler, askerlikteki kamuflaj dokusunun gizleyiciliği ile örtülü olarak yalnızca simgesel anlamlarıyla verilmiştir. Sanatçı 1975’de T.İş Bankası Duvar Resimleri Yarışması ödülü, 1978 Devlet Resim ve Heykel Sergisi’nde Başarı Ödülü, 1984 Günümüz Sanatçıları İstanbul Sergisi’nde resim dalında Birincilik Ödülü ve 1987 İstanbul Sanat Bayramı Yeni Eğilimler Sergisi’nde Başarı Ödülü’nü almıştır.1993-1994 Frankfurt -1995 İstanbul -1996 Darmstadt’ ta gerçekleştirilen Deneysel Müzik, Video,Performans ve obje enstalasyonu türü etkinlikleri içeren uluslararası Xample 1,2,3 projelerinde Küratör Edwin Hermann ,ile disiplinler arası ortak çalışmalarda düzenleyici olarak görev aldı.1996 da İstanbul ve Dusseldorf’da “Dialoglar “ Sergisine katıldı. 1999 Yılında İstanbul Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü Öğretim Üyeliğinden ayrılarak,Charles Neuweger,Frank Fiedler,Nikolaus Heyduck,Michael Harenberg,Norbert Grossman,Nushin Shayegan ve Werner Cee ile ortak XAMPLE grup çalışmalarını sürdürmüştü. 2014'te vefat etti.


Ali Şir Nevai kimdir?



(d. Herat, 1441 - ö. 1501)

Ali Şîr Nevâî, Türkçeyi yüksek bir sanat dili halinde işlemeye çalışan, bu görüşü savunan ve Türk diline değer kazandıran üstün bir bilgin ve devlet adamıdır.

1441'de Herat'ta doğdu. Babası Timur'un meliklerinden Sultan Ebû Said'in veziri Kiçkine Bahşi idi. Ali Şîr Nevâî'nin ilk eğitimini babası verdi. Daha sonraki eğitimine Horasan ve Semerkant'ta devam etti. Sultan Hüseyin Baykara ile okul arkadaşı idi.

Sultan Hüseyin Baykara, Herat'ta yönetimin başına geçince, Ali Şîr Nevâî'yi önce mühürdar yaptı. Daha sonra vezirlik görevine tayin etti.

Görevi sırasında bol bol kitap okumak, ilim çevreleriyle sohbet etmek ve araştırma yapmak imkanı bulan Ali Şîr Nevâî, bir süre sonra İstifasını Hüseyin Baykara'ya sunduysa da kabul edilmedi. Aksine Esterebad Valiliği'ne tayin edildi. Ali Şîr Nevâî, valilik görevinde fazla durmadı ve 1490 yılında ayrıldı.

Ali Şîr Nevâî'nin ailesi çok zengindi. Onun için devletten hiç maaş almadığı gibi devlete yardım da etti. Ali Şîr Nevâî topluma ve insanlığa hizmet etmekten büyük sevinç duyardı. Bu düşünceden hareketle çeşitli vakıflar kurdu.

Valilik görevinden ayrıldıktan sonra bilim ve sanat konularında yoğunlaşan Ali Şîr Nevâî, 1501 yılında doğduğu şehir olan Herat'ta vefat etti.

Ali Şir Nevai'nin Edebi Kişiliği

Şiirlerini Türkçe ve Farsça yazan Ali Şîr Nevâî, Arapçayı da çok iyi öğrenmişti. Meşhur ilim adamlarından Molla Cami, onun şiir arkadaşlarındandır.

Kaşgarlı Mahmut'tan sonra Türk diline en büyük hizmet eden kişi olarak tanınan Ali Şîr Nevâî, Muhâkemetü'l-Lügateyn adlı kitabında Türkçe ile Farsça'yı karşılaştırarak pek çok yerde Türkçe'nin üstünlüğünü savunmuştur. Ali Şîr Nevâî, bu kitabını Türkçe'yi bırakarak eserlerini Farsça verenlere ithafen yazmıştır. Ali Şîr Nevâî, Türkçe yazdığı şiirlerinde Nevâî, Farsça yazdığı şiirlerinde ise Fanî mahlaslarını kullanmıştır.

Ali Şîr Nevâî'nin dördü Türkçe, biri de Farsça olmak üzere beş ayrı divanı vardır. Türkçe divanlarının genel adı Hazâinü'l Maânî'dir. Türkçe divanlarını, Garâibü's-Sağîr, Nevâdirü'ş Şebâb, Bedâyiü'l-Vasat ve Fevâidü'l-Kiber adları altında yazmıştır.

Beş mesnevisinden meydana gelen Hamse'si ile Türk edebiyatının ilk hamse yazarı Ali Şîr Nevâî'nin divanlarından hariç 18 ayrı eseri daha vardır.

Şeyh Galip kimdir?



1171’de (1757) İstanbul’da Yenikapı Mevlevîhânesi yakınlarındaki bir evde dünyaya geldi. Doğumuna “eser-i aşk” ve “cezbetu’llah” terkipleri tarih düşürülmüş, kendisine mevlevîhânenin şeyhi Kûçek Mehmed Dede ile halefi Seyyid Ebûbekir Dede’nin tavsiyesiyle Mehmed Esad adı konulmuştur. Dedesi Mevlevî olduğu gibi babası Mustafa Reşid Efendi de Peçuylu Ârif Ahmed Dede’den inâbe almıştır. Annesi Emine Hatun’dur. Divanında ve Hüsn ü Aşk’ında belirttiğine göre ilk eğitimini babasından aldı. 1780’de Galata Mevlevîhânesi’ne şeyh olan Hüseyin Efendi’den istifade etti. Arapça’yı Hamdi Efendi’den, Farsça’yı Hoca Neş’et’ten öğrendi. Neş’et Efendi kendisine “Esad” mahlasını verdiyse de dönemin Esad isimli şairleriyle karıştırılmaması için daha sonra “Galib” mahlasını kullanmaya başladı (Divanında “Esad” elli, “Esad Galib” iki ve “Galib” mahlasları 463 defa geçmektedir).

Dîvân-ı Hümâyun Kalemi’nde bir müddet çalıştıktan sonra ailesinin pek tasvip etmemesine rağmen 1198’de (1784) Konya’ya gidip Mevlânâ Dergâhı’nda çileye girdi ve Çelebi Seyyid Ebûbekir Efendi’nin sohbetlerinde bulundu. Babası Mustafa Reşid Efendi oğlunun İstanbul’dan ayrılmasına tahammül edemediğinden Çelebi Efendi’ye başvurdu, o da “tekmîl-i çillenin Yenikapı Dergâhı’nda ikmalinin muktezâ-yı merdî ve hüner” olduğunu söyleyerek genç dervişi İstanbul’a gönderdi. Galib çilesini 1201’de (1787) Yenikapı Mevlevîhânesi’nde tamamlayarak “dede” oldu. Bu arada Ali Nutkî Efendi ile Aşçıbaşı Şerif Ahmed Dede’den epeyce faydalandı. Daha sonra Ali Nutkî Efendi’den hilâfet aldı. 1203’te (1789) Trabzonlu Köseç Ahmed Dede’nin et-Tuḥfetü’l-behiyye fî ṭarîḳati’l-Mevleviyye adlı eserine Ali Nutkî Efendi’nin izniyle es-Sohbetü’s-sâfiye adıyla bir hâşiye yazdı. Öte yandan Yûsuf Sîneçâk Dede’nin Sütlüce’deki türbesi yanında bir ev satın alarak 5 Receb 1204’te (21 Mart 1790) buraya yerleşti ve Yûsuf Sîneçâk’in Cezîre-i Mesnevî adlı eserini şerhetti. Galata Mevlevîhânesi şeyhi Halil Nûman Dede’nin görevinden azli üzerine yerine Konya Şems Dergâhı türbedarı Şemsî Dede tayin edildiyse de İstanbul’a gelirken Kütahya’da vefat ettiğinden 1791’de Konya Âsitânesi şeyhi Mehmed Emin Çelebi’nin emirnâmesiyle 9 Şevval 1205’te (11 Haziran 1791) Galata Mevlevîhânesi şeyhliği Galib Dede’ye verildi. Bu tayin dolayısıyla III. Selim’le olan dostlukları gelişti. Galib Dede aynı zamanda Türk mûsikisi bestekârı olan, “İlhâmî” mahlasıyla şiirler yazan ve hat sanatıyla da uğraşan hükümdara Galata Mevlevîhânesi’nin tamiri için bir kaside takdim edince padişah onun arzusunu yerine getirerek tekkeyi tamir ettirdi (1792). 4 Ağustos 1792 tarihinde yapılan ilk mukabele vesilesiyle Şeyh Galib’in kaleme aldığı on sekiz beyitlik tarih manzumesi Galata Mevlevîhânesi’nin kapısına yazılmıştır. Hükümdarın tekke ile ve Şeyh Galib’le alâkası 1793’te mevlevîhâneye bir şadırvan, 1794’te semâhâne içine bir mahfel-i Hümâyun yaptırmasıyla devam etti, ayrıca 1795’te semâhâneyi yeniden tamir ettirdi. Şeyh Galib’in bunlar için kaleme aldığı tarih manzumeleri divanında yer almaktadır. Semâhâne için yazılan dokuz beyitlik tarih manzumesi binanın kapısına da yazılmıştır. Ayrıca Humbarahâne-i Cedîd’de yapılan Yenicami’deki mesnevîhanlık da Şeyh Galib’e verildi ve padişah burada icra edilen mukabelelere genellikle katıldı. III. Selim’in Şeyh Galib’e olan ilgisi kendisine Cevrî hattıyla yazılmış bir Mes̱nevî hediye etmesi, 1793’te kardeşi Beyhan Sultan’la birlikte 300 altın sarfederek divanını ciltletip tezhip ettirmesi yanında 10 Safer 1209’da (6 Eylül 1794) çıkardığı bir fermanla mesnevîhanlıkların inhâsının da Şeyh Galib’e verilmesiyle sürdü. Şeyh Galib’in devrin sosyal ve siyasî hadiselerine de uzak durmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim Nizâm-ı Cedîd teşebbüsüne karşı Konya Mevlânâ Dergâhı şeyhi Mehmed Çelebi’nin rehberliğinde bir muhalefetin yürütüldüğü fakat Şeyh Galib’in bunu desteklediği Başbakanlık Arşivi’ndeki kayıtlardan anlaşılmaktadır.

1209’da (1794) annesi Emine Hatun’un, 1211’de (1796) müridi ve “yâr-ı gār”ı Esrar Dede’nin vefatı Şeyh Galib’i derinden üzdü; Esrar Dede için bir mersiye kaleme aldı. Bir yıl sonra hastalanan Şeyh Galib’in hastalığına dair çeşitli rivayetler ileri sürülmüştür. Genç yaşta şeyh olması, geniş bilgisi, sarayın kendisine teveccühü, akranı arasında nisbetsiz bir saygınlığının bulunması sübjektif kanılara yol açmıştır. En son şiiri olan Hamdullah Efendi’nin verdiği “henüz” redifli Farsça gazele yaptığı nazîrede ölümünün yaklaştığını ima eden beyitler vardır. Şeyh Galib 27 Receb 1213 (4 Ocak 1799) tarihinde vefat etti. Ali Enver, Semâhâne-i Edeb’de cenazenin yıkanması sırasında babası Mustafa Reşid Efendi’nin ağlayarak, “Ah oğul! Bu tahtaya o kara sakal yakışmıyor” dediğini nakleder. Şeyh Galib’in kabri, Beyoğlu ilçesinde bugün Divan Edebiyatı Müzesi olarak faaliyet gösteren Galata Mevlevîhânesi bahçesinde, içinde ayrıca dört sandukanın bulunduğu İsmâil Ankaravî Türbesi’ndedir. Şeyh Galib’in Şerife Âişe adında bir şeyh kızıyla evlendiği, bu evlilikten Zübeyde isminde bir kızı, Ahmed ve Mehmed isimlerinde iki oğlu olduğu, Şer‘î Siciller Arşivi’nde bulunan tereke kayıtlarından ve şairin ölümü dolayısıyla padişahın bir fermanla çocuklarına Gümrük Mukātaası’ndan 30’ar akçe maaş tahsis ettiğine dair belgeden anlaşılmaktadır. Esrar Dede’nin divanında kızı Zübeyde’nin doğumuna düşürülmüş bir tarih de bulunmaktadır.

Nedîm ile lirizmde, Nâbî ile hikemî tarzda en güzel örneklerini veren klasik şiirin artık tekrara ve taklide düştüğü bir dönemde yetişen Şeyh Galib’in divan şiirinin son büyük şairi olduğunda hemen bütün tenkitçiler birleşir. Ahmet Hamdi Tanpınar’a göre Hüsn ü Aşk’ın baş tarafındaki Nâbî eleştirisiyle gerçekte şair değil ilk defa şiir geleneği hedef alınmıştır. Hayâlî Bey, Nef‘î, Fehîm-i Kadîm, Neşâtî ve Fasîh Ahmed Dede’den etkilenen Şeyh Galib’in klasik mazmunları kullanmakla beraber şiirde bilinçli şekilde yeniliği aradığı kendi ifadelerinden anlaşılmaktadır. Çoğu alışılmış tarzı devam ettiren gazel ve kasidelerinin dışında özellikle terciibend, terkibibend, müseddes ve tardiyyelerindeki hayaller, soyut ve somut kavramları birbirine yaklaştıran terkipler kendisinden bir asır sonra bunları deneyecek olan Edebiyât-ı Cedîde şairlerini müjdeler. Şeyh Galib gelenekten intikal eden, alışkanlıkların yönettiği bir şiir mekanizması yerine çok defa tesadüfî olmayarak seçtiği vezinleri, kafiyeleri, iç sesleri (aliterasyon ve asonans), girift mazmunları ve itinalı diliyle divan şiirinde son büyük hamleyi yapmıştır. Bu hamlede sebk-i Hindî akımına mensup şairlerin etkisi önemlidir. Başta Şevket-i Buhârî olmak üzere Hint, Afgan ve Türk edebiyatlarında güçlü taraftarları bulunan sebk-i Hindî mektebine bağlı şairlerin en önemli özellikleri anlamın bilmeceye dönüşecek kadar derin, girift, zarif ve ince olmasına özen göstermeleri, hayal güçlerini son sınırına kadar kullanarak anlamı şaşırtıcı güzellikte imajlarla ve duyulmadık mazmunlarla zenginleştirmeleridir. Galib bir rubâîsinde mazmunlarını anlamayanları ayıplamayacağını, çünkü bunların her birinin “güher-i gayb-ı hüviyyet” olduğunu ve akıl dalgıcının bu incileri bulup çıkaramayacağını söylerken aslında sebk-i Hindî’yi tarif etmektedir. Şeyh Galib’in divanındaki şiirlerin tamamı değilse bile büyük bir kısmı bu tarife uyar. Onun sebk-i Hindî anlayışına uygun biçimde yazdığı, “hâyîde edâ”dan (eskiden beri söylenen, çok duyulmuş bayağı söz) uzak, girift bir anlam örgüsüne sahip, zarif, fakat zaman zaman yadırganacak derecede hayallerle ve ince bir lirizmle bezenmiş şiirler gerçek Galib’i ortaya koyar. Şeyh Galib çağdaşlarına meydan okurken şiire Şevket-i Buhârî’nin penceresinden bakmaktadır ve Nâbî’nin Hayrâbâd’ının etkisini ortadan kaldırmak amacıyla yazdığı Hüsn ü Aşk’taki bütün hayaller “hayâl-i Şevket” gibi ince şekilde işlenmiştir. Daha sonra III. Selim’i övmek için yazdığı kısa bir mesnevide yaklaşık aynı kelimeleri kullanıp Şevket adını bir bakıma ince hayallerin sembolü olarak zikreden Galib bu İranlı şaire ömrünün sonuna kadar mânevî bir bağlılık duymuştur.

Şeyh Galib, altı ay gibi kısa bir sürede yazdığı Hüsn ü Aşk’ın sonundaki “Fahriyye-i Şâirâne”de poetikasının temel ilkelerini anlatmıştır. Yaşadığı devirde ciddiye alınacak tek şair bile bulunmadığını, kendi bulduğu hazineyi yine kendisinin tükettiğini söyleyerek sözde sultanlığını ilân eden Galib yepyeni bir şiir anlayışı getirmekle kalmamış, geniş ilhamı ve engin hayal gücü sayesinde çok özel bir şiir iklimi kurmuştu ve daha ilk mısralarından itibaren okuyucuyu bir ışıklar ve renkler dünyasına götürüyordu. Tanpınar bu sebeple onun şiirini “avize gibi renk ve ışık dolu” şeklinde tarif etmiştir. Hüsn ü Aşk’ın bir başka bölümünde sözü yaşadığı dönemin şiir ortamına getiren Galib, bu ortama hâkim olduklarını düşündüğü “müteşair”leri (şairlik taslayanlar) birkaç gruba ayırarak alaylı bir dille eleştirir. Birinci gruptakiler eski neslin şiiri de beraberinde götürdüğünü, kendilerinin onlardan geriye kalmış birkaç şair olduklarını, bunun için değerlerinin bilinmesi gerektiğini söyleyerek birbirlerine dalkavukluk ederler. Bunlar, inşâ gücünden mahrum olduklarını gizlemek için öteden beri dünyada söylenmedik söz kalmadığını ileri sürmekte, bikr-i mazmûnu inkâr etmektedir. Şairlik iddiasındaki ikinci grup kâtip sınıfındandır. Münşeât-ı Râgıb’ı ezbere bilen ve sözlerini ıstılahlara boğarak konuşan bu şairler gerçek şiire güçleri yetmediğinden mey, mahbub, şarap vb. şeylerle dolu tatsız manzumeler üretirler. Üçüncü grup medreselilerdir. Onlardan hiç şair çıkmayacağını düşünen Galib yazdıklarından söz etmeyi bile gereksiz görür. Telhis’teki belâgat kaidelerini bu kaideleri açıklamak için verilen örneklerle birlikte ezberlemeyi şairlik iddiasına kalkışmak için yeterli sayan bu takımın saf şiiri küçümsediğinden söz ederken “şehd-i nazm” (şiir balı, halis şiir) tabirini kullanan Galib sembolistlerin anladığı mânada saf şiiri onlardan çok önce farketmiş görünmektedir.

Hüsn ü Aşk’ta çağdaşlarını eleştirirken, “Şiir ne değildir?” sorusunun cevabını arayan ve poetikasını bu eleştiriler üzerine kuran Şeyh Galib’e göre yeni söz söyleme imkânı kalmadığı iddiası doğru değildir. Varlıkta değişme ve yenilenme varsa sözde de olmalıdır. Zira kullarına söz feyzini ihsan eden Allah feyyâz-ı sühandır ve feyz-i sühan sonsuzdur; sözlerin önceden gelenler tarafından tüketilmiş olması ve kendilerine söz feyzi ihsan edilmiş şairlerin söylenmişi tekrar söylemeleri düşünülemez. Şeyh Galib bu fikrini açıklarken “bikr-i mazmûn, mazmûn-ı nev” gibi tabirler kullanır. Ona göre halis şiir bir çeşit vahiydir ve elbette bu cevher taze edâ gerektirir. Gerçek şairin hayal şahini en çapraşık yollarda bile yönünü kaybetmez, dedikodu devine çarpılmadan şiir ceylanını avlayıverir. Şiirde yeni bir yol açmaya çalışan Galib’in kendisinden öncekilerle hesaplaşma ihtiyacını duyması tabiidir. Bu yönüyle eski şiire en güçlü eleştirinin Nâmık Kemal ve Ziyâ Paşa’dan çok önce Galib’den geldiği söylenebilir. Bu eleştiri gücü sayesinde, eski şiirin zaman zaman güçlü şairleri bile “hâyîde edâ”ya mahkûm eden zincirlerinden kurtularak gerçekten “nev” sıfatını taşıyan bir yol açmıştır. Şeyh Galib şiirinin yeniliği, farklılığı ve bünyesinde taşıdığı özellikler sebebiyle gündemden hiç düşmemiş, çağdaşlarından başlayarak günümüze kadar çok sayıda şairi derinden etkilemiştir ve etkilemeye devam etmektedir.

Eserleri. 1. Divan. 1781 yılında henüz yirmi dört yaşında iken divanını tertip eden Şeyh Galib daha sonra yazdığı şiirlerle eserini 5500 beyite çıkarmıştır. Muhsin Kalkışım (1992, İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü) ve Abdülkadir Gürer (1994, AÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü) tarafından birer doktora çalışmasına konu edinilen divanın çoğu İstanbul kütüphanelerinde olmak üzere kırkın üzerinde nüshası mevcuttur. Türkiye dışında ise Kahire, Londra ve Paris’te altı nüshası bulunmaktadır. 1252’de (1836) ta‘lik hattıyla basılan divanda yirmi dokuz kaside, bir terciibend, dört terkibibend, yedi müsemmen, sekiz müseddes, on yedi tahmîs, dört muhammes, bir tard ü rekb, altı murabba, altı şarkı, on üç mesnevi, bir bahr-i tavîl, bir tezkire, 372 gazel, 130 kıta, altmış üç rubâî, doksan beş beyit ve beş mısra yer almaktadır. Bunlar arasında III. Selim için on bir kaside, yirmi dört tarih, bir terciibend, bir şarkı, iki mesnevi ve altı beyit bulunmaktadır. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’ndeki bir nüshasında (Hazine, nr. 941) hece vezniyle kaleme alınmış bir türkü vardır. Divandaki tarih manzumeleri üzerine Muhsin Macit yüksek lisans tezi (1989, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü) hazırlamıştır.

2. Hüsn ü Aşk. 1783’te kaleme alınan, 2041 beyit ve dört tardiyyeden oluşan tasavvufî, fantastik ve sembolik bir mesnevidir. Eserde tasavvuf yolundaki bir sâlikin seyr ü sülûk-i rûhânîsi anlatılmaktadır. Otuzun üzerinde yazma nüshası ve muhtelif neşirleri bulunan Hüsn ü Aşk (meselâ Bulak 1252; İstanbul 1304, 1341) Tâhirülmevlevî (İstanbul 1339), Vasfi Mahir Kocatürk (İstanbul 1944), Orhan Okay – Hüseyin Ayan (İstanbul 1975) ve Muhammed Nur Doğan (İstanbul 2002) tarafından yayımlanmıştır. Abdülbaki Gölpınarlı ise Şeyh Galib’in el yazısıyla olan nüshanın tıpkıbasımını yapmış, eseri yeni harflere aktararak sadeleştirmiştir (İstanbul 1968).

3. Şerh-i Cezîre-i Mesnevî. Yûsuf Sîneçâk’in eserine 1790’da yazılmış bir şerh olup müellifin Türkçe tek mensur eseri olması bakımından ayrıca önem taşımaktadır. Şeyh Galib bu eseri yazarken Yûsuf Sîneçâk’in Sütlüce’deki kabrine bakan evde ikamet ediyordu. Yûsuf Sîneçâk, Mes̱nevî’den 366 beyit seçerek bir antoloji meydana getirmiştir. Daha önce Abdullah Bosnevî, Mehmed İlmî Dede ve Cevrî İbrâhim Çelebi’nin şerhettiği eserin bu yeni şerhi mübtedîler için kaleme alınmıştır. Şeyh Galib bu eseri, üstadı Ali Dede Efendi’nin teşvikiyle ve içinde bulunduğu kültür ve mâneviyat ortamına karşı bir minnet borcu düşüncesiyle yazmıştır. Şerh, genel anlamda bir müntehabât olmakla birlikte Mes̱nevî’den seçilen beyitler kendi aralarında bir konu bütünlüğü oluşturmaktadır. Yazar eserin “Tenbih” bölümünde bu hususa özellikle değinmekte ve yerine göre beyitlerin iki vecih üzere açıklandığını belirtmektedir. Eser üzerine Mehmet Malik Bankır doktora (Şerh-i Cezîre-i Mesnevî: İnceleme-Metin-Sözlük, 2004, İÜ Sosyal Bilimler Ensitüsü); Mahmut Aslantürk yüksek lisans tezi (Şerh-i Cezîre-i Mesnevî: İnceleme-Transkripsiyonlu Metin-İndeks, 1996, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü) hazırlamış, şerh ayrıca Turgut Karabey, Mehmet Vanlıoğlu ve Mehmet Atalay tarafından neşredilmiştir (Erzurum 1996).

4. eṣ-Ṣoḥbetü’ṣ-ṣâfiye. Trabzonlu Şeyh Köseç Ahmed Dede’nin et-Tuḥfetü’l-behiyye fî ṭarîḳati’l-Mevleviyye adlı Arapça risâlesine yine Arapça yazılan bir ta‘lîkāttır. Şeyh Galib, Mevlevî âdâb ve erkânından bahseden bu küçük risâleyi 1789 yılında kaleme almıştır. Ahmet Remzi Akyürek tarafından eṣ-Ṣoḥbetü’ṣ-ṣâfiye’nin en-Nushatü’ş-şâfiye fî tercemeti’s-Sohbeti’s-sâfiye ismiyle yapılan Türkçe tercümesini İbrahim Kutluk yayımlamıştır (TDED, 1948, III/1-2, s. 21-47). Şeyh Galib ayrıca Esrar Dede’nin Tezkire-i Şuarâ-yı Mevleviyye’sindeki şiirleri derlemiştir.

Faruk Sükan kimdir?



Mehmet Faruk Sükan (1921 - 3 Ocak 2005), Türk doktor, politikacı ve bakandı.

Sükan, Karaman'da doğdu . 1946 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden mezun oldu . Tıp Doktorluğu yaptıktan sonra siyasetle ilgilenmeye başladı ve Demokrat Parti'ye (DP) katıldı . 1957 yılında Konya ili Ereğli belediye başkanı seçildi . Demokrat Parti hükümeti 1960 darbesi sırasında devrildi . DP'nin yasaklanmasının ardından Sükan, sonraki Adalet Partisi'ne (AP) katıldı . 1961 genel seçimlerinden sonra Konya Vilayet Milletvekili olarak meclise girdi . In Türkiye'nin 29 hükümet, Sağlık Bakanı olarak atandı (20 Şubat 1965 – 27 Ekim 1965). In Türkiye'nin 30 hükümet , o olarak görev İçişleri Bakanı (- 1 Ağustos 1969 1965 27 Ekim). 18 Aralık 1970'de, Adalet Partisi'nden bazı politikacılarla birlikte Demokrat Parti'nin kuruluşunda yer aldı . In Türkiye'nin 42 hükümet , Sükan yardımcısı başbakan (- 1979 20 Eylül 1978 5 Ocak) oldu. 18 Aralık 1978'de Demokrat Parti genel başkanlığına seçildi. 1980 darbesinin ardından siyaseti bıraktı. [1]

Sükan, 3 Ocak 2005'te Ankara'da öldü . O toprağa verildi Cebeci Asri Mezarlığı'na meclis binası önünde bir anma töreni ve dini cenazesi aşağıdaki Kocatepe Camii'ne . Evli ve dört çocuk babasıydı.

Mustafa Taşar kimdir?



1951 Yılında doğdu. İlk ve orta öğrenimini Gaziantep'te tamamladı. Yüksek öğrenimini Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'nde yaptı.

İlk kamu görevine 1976 yılında Gaziantep'te Birleşmiş Milletler Projesi çerçevesinde kurulan Küçük Sanayi Geliştirme Projesi (KÜSGEM)'de yönetci olarak başladı. 1977-1980 yılları arasında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Gaziantep Kampüsü'nde Genel Müdür Yardımcılığı, 1980-1983 yılları arasında DPT Müsteşarlığı'nda Daire Başkanlığı görevinde bulundu. 20.05.1983 tarihinde, Türk siyasi hayatında önemli bir dönüm noktası olan Anavatan Partisi'nin kurucuları arasında yer alarak, Merkez Karar ve Yönetim Kurulu Üyeliği'ne seçildi. 08.06.1983 yılında Anavatan Partisi Genel Sekreteri olan Mustafa TAŞAR, 06.11.1983'de 17. Dönem Gaziantep Milletvekili olarak TBMM'ye girdi. Avrupa Ekonomik Topluluğu Karma Parlamento Grubu Üyeliği, Türk-ABD Parlamentolararası Dostluk Grubu Başkanlığı görevlerinde bulundu. 24.06.1987'de Anavatan Partisi Genel Sekreterliği'nden istifa etti. 13.06.1988 tarihine kadar ANAP Genel Başkan Danışmanlığı yaptı. 18. Dönem Ankara Milletvekili olarak Parlamento'da bulundu. 47. Ve 48. Türkiye Cumhuriyeti Hükümetlerinde Devlet Bakanı olarak görev aldı. Bakanlık göreviyle birlikte, ANAP Genel Sekreterliği görevini yürüttü. 20. Dönemde Gaziantep Milletvekili olara TBMM'ye giren Mustafa TAŞAR, 53. Hükümet'te Çevre Bakanı, 55. Hükümet'te Tarım ve Köyişleri Bakanlığı görevlerinde bulundu. 21. Dönemde tekrar Gaziantep Milletvekili olarak TBMM'ye giren Mustafa TAŞAR, ANAP Genel Başkan Yardımcısı sıfatıyla, partinin Siyasi İşler ve Koordinasyon Başkanlığı ve Genel Başkanvekili görevini yürüttü. 57. Cumhuriyet Hükümeti'nde Turizm Bakanı olarak görev aldı. Taşar'ın çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanmış makale ve incelemelerinin yanı sıra, 6 da kitabı bulunmaktadır. Evli ve iki çocuk babası olan Mustafa TAŞAR, 3 Ocak 2007'de geçirdiği trafik kazasında can verdi.


Faruk Geç kimdir?



1931 yılında Adapazarı‘nda doğmuştur.

Galatasaray Lisesi‘ni 1951’de bitirdi. 1956 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde (şimdi Mimar Sinan Üniversitesi) İç Mimarlık Bölümü’nü bitirdi. Lise yıllarında başladığı Babıali çalışmaları Türkiye Yayınevi’nde, Hafta ve Binbir Roman dergileri ve Nebioğlu Yayınevi’nde 20. Asır ve Bütün Dünya dergileri, Doğan Kardeş Yayınevi’nde Resimli Hayat Dergisi ile devam etti. Fransa, İtalya ve İngiltere‘de mesleki çalışmalar yaptı.



Faruk Geç, henüz on yedi yaşındayken Türkiye Yayınevi’nin çıkardığı Hafta dergisine kapak çizimleri ve 1001 Roman dergisi için orijinalleri renkli olan Mandrake çizgi romanlarının siyah-beyaz baskıya hazırladığı kopyalamalarını gerçekleştirmiştir. Ayrıca yine bu yıllarda Bütün Dünya, 20. Asır gibi dergilerle Cemil Cahit Cem’in yönetiminde çıkan bir roman serisinin kapak illüstrasyonlarını çizmiştir.

Faruk Geç, 1950’lerin sonunda Nebioğlu Yayınları’ndan çıkan Resimlerle Atatürk’ün Hayatı adlı M.Necati Yazar’ın çizdiği çizgi roman çalışmasının kapak illüstrasyonuyla dikkatleri çekmiştir. Geç’in ilk önemlsi sayfalarında yayınlanan Aşk Arzusu olmuştur.

Ayrıca yine Hürriyet gazetesindeyken ülkemizde gösterime girmeden önce başrolünü Elizabeth Taylor ile Richard Burton‘un oynadığı ‘Kleopatra‘ adlı filmin konusunu 1963’de çizgi romana uyarlamış, sonraki yıllarda buna ‘Love Story’ filminin çizgi romanını eklemiştir.

1961-1962 yıllarında yaptığı bir Paris seyahatinde tanıştığı Opera Mundi adlı Fransız yayın ajansı yetkilileriyle anlaşarak yurtdışında çalışmaya başlamış ve çeşitli kısa aşk öyküleri çizmiştir. 1962’de Türkiye’ye geri dönmüş üç yıl sonra İtalya‘da çalışan çizer arkadaşı Galip Bülkat’ın katkısıyla Alberto Ciolitti ile tanışmış ve onun için çizgi romanlar hazırlamaya başlamıştır.


Faruk Geç, yapıtlarında genellikle aşk, evlilik ve aile ilişkileri üzerinde durur. Köylü, kentli, zengin ya da yoksul, her kesimden insanın duygularını, zayıflıklarını istek ve özlemlerini yansıtmayı amaçlar. Konularını olağan üstünlüklerden uzak olağan, güncel olaylardan seçer. Gerçekçi, en ince ayrıntılara bile önem veren, ama rahat izlenen, yalın bir çizgisi vardır. Çizgi romanda yazım ile çizimi bir bütün olarak görmüş, bu nedenle romanlarını hep kendi yazmış, başka bir yazarla işbirliği yapmamıştır.

1965-1966 arası İngiliz Fleetway Publications adına savaş çizgi romanları yapan Giolitti‘nin İtalya‘daki stüdyosunda ve ardından da Londra‘da bu yayınevinin serilerine katkılarda bulunmayı sürdürmüştür. Sezgin Burak ve kardeşi Ersin Burak ile kuzen olan Faruk Geç, 1967 yılında Haldun Simavi‘nin önerisiyle ‘Gerçek Hayat Hikayeleri’ başlıklı ‘soap opera’ türü çizgi romanları Hürriyet Gazetesi sayfalarında okuyucularla buluşturmaya başlamıştır. Yurt dışında yaşarken dahi çizgi romanlar hazırlamayı sürdürdüğü ve 1981 yılına dek çalıştığı bu gazetenin ardından Güneş Gazetesine transfer olmuş, burada da Ahu Tuğba‘nın hayat hikayesinden uyarladığı bir çizgi romanıyla dikkatleri üzerine çekmiştir.

1955 yılında başladığı Hürriyet gazetesinde aralıksız 26 yıl çalıştı. Daha sonra 1981 yılında Güneş ve 1991 yılında Günaydın gazeteleriyle meslek yaşamını sürdürdü. 1992’de Türkiye ve 1996 yılında da Son Havadis gazetelerinde yıllar boyu yazıp resimlediği “Gerçek Yaşam Öyküleri” ile tanındı. Eserleri halen yurt dışında da yayınlanıyor. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Basın Müzesi’ne bağışladığı Tevfik Fikret, Sabahattin Ali ve Nazım Hikmet tabloları nedeniyle Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nden plaket aldı.



Faruk Geç, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti üyesiydi. Basın Şeref Kartı ve 2005 Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü sahibidir.

Faruk Geç, 3 Ocak 2014 tarihinde 83 yaşında İstanbul’da vefat etti.

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comentarii


bottom of page