top of page
  • Yazarın fotoğrafıHaberciGazete

'Nafaka hakkına dokunmak şiddettir'



Eşitlik İçin Kadın Platformu (EŞİK) bir basın açıklaması yaparak son günlerde toplumun tartışma gündemine sokulmak istenen "nafaka hakkının kısıtlanması"na ilişkin düşüncelerini açıkladı. EŞİK'in bildirisinde "Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Ö. Göktaş’a kadınların nafaka hakkına dokunmanın da bir şiddet biçimi olduğunu hatırlatıyoruz…" denildi.

Ayrıca "Kadın erkek eşitliğinin sağlanmasında birinci derecede sorumlu bir Bakan olarak, kadınları ve çocukları şiddete karşı korumasız bırakacak, nafakalarının kesilip yokluk ve yoksulluğa terk edilerek eşitsizlikleri daha da artıracak politikalardan vazgeçmeye çağırıyoruz." denilen EŞİK bildirisinde, şu hususlara da dikkat çekildi:

"4 kadınla evliliğin yasal olduğu bir ülke olan Birleşik Arap Emirlikleri ile “aile birliğini korumak” için yapılacağı açıklanan işbirliğinin ayrıntılarını toplumla paylaşmasını bekliyoruz. 'Yerli ve milli' olmadığı gerekçesiyle İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmışken, bir başka ülke ile özel işbirliğinin hangi temelde 'yerli ve milli' olacağını açıklamaya davet ediyoruz."

Nafaka hakkında ve Aile Bakanı'nın diğer konulardaki sözlerine ilişkin EŞİK Platformu'nun açıklaması tam olarak şöyle:



Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Ö. Göktaş’a kadınların nafaka hakkına dokunmanın da bir şiddet biçimi olduğunu hatırlatıyoruz…

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş’ın, 26 Temmuz Çarşamba günü düzenlediği basın toplantısında, kadına karşı şiddeti önlemek kararlılığından bahsederken, kadınlara karşı ekonomik şiddet anlamına gelen nafaka hakkını sınırlandırmanın adil olacağını söylemesi sürpriz olmadı. Zira nafaka hakkının sınırlandırılması iktidarın seçim sonrasına ertelenen bir “seçim vaadi” idi. Esasen kadın haklarına dair birçok konuyu tartışmaya açan 2016 TBMM Boşanma Komisyonu Raporunda yer alan, o tarihten bu yana raftan bir indirip bir kaldırılan başlıklarından biriydi.

Konuşmasında “mağduriyet gidermek” vurgusu yapan Bakan’ın mağdurdan kastı, ne yazık ki, seslerini duyuramayan binlerce gerçek nafaka mağduru kadın değil, nafaka hakkı karşıtlığını siyaset yapma aracı haline getiren çeşitli “mağdur” derneklerinin mensuplarıydı.

EŞİK Platformu olarak, yayınlarımızda ortaya koyduğumuz nafaka gerçeklerini hatırlatıyoruz…

# Medeni Kanunda; yoksulluk nafakası boşanma durumunda yoksulluğa düşecek olan tarafa ödenir denmektedir. Küresel cinsiyet eşitliği skalasında son sıralarda yer alan ülkemizde evlilik yoluyla zenginleşen kadınlar değil yüksek oranlarda erkekler olduğu için konu kadınların nafaka hakkı olarak tartışılıyor. Kadın yoksulluğu ortadan kaldırılmadan, hayatın her alanında eşitlik sağlanmadan, 21 yılda çocuk yaşta evlendirilme, 3 çocuk, “annelik kariyerdir” gibi politikalar kadınlara dayatılmışken ve kadın istihdamı 21 yılda %30’un altına düşmüşken yoksulluk nafakası tartışılamaz. Kadın istihdamının % 80’leri geçtiği İzlanda’da nafaka hakkı uygulanmaya devam ediyor. İngiltere, Almanya ve Belçika’da koşulları varsa, nafaka yükümlüsü öldükten sonra bile nafaka yükümlülüğü devam ediyor.

# Medeni Kanun’un 175. Maddesinde düzenlenen yoksulluk nafakası bu maddede belirtilen koşullar çerçevesinde süresizdir. Boşanma nedeniyle yoksulluğa düşme, kusuru daha ağır olmama koşullarıyla nafaka bağlanabileceği belirtilerek sınırlar konulmuştur. Kadın çalışıyorsa ya da başka kaynaklardan geliri varsa mahkemeler yoksulluk nafakasına zaten hemen hemen hiç hükmetmemektedir. Bu sınırları aşarak bağlanan yoksulluk nafakasının hangi koşullarda ortadan kalkacağı, bir anlamda “süresinin dolmuş olacağı” ise madde 176 da belirlenmiştir. Alacaklı tarafın evlenme olmaksızın fiilen evliymiş gibi yaşaması, yoksulluğunun ortadan kalkması ya da “haysiyetsiz” hayat sürmesi halinde mahkeme kararıyla nafaka kaldırılır. Yeniden evlenme durumunda mahkeme kararına gerek olmaksızın kalkar. Tarafların mali durumlarının değişmesi durumunda nafakanın artırılması veya azaltılması da mahkeme kararıyla mümkündür. Kanun bu kadar açıkken, nafaka ödeyecek durumda değilse mahkemeye başvurmak yerine “mağduruz” çığırtkanlığı yapanlar kimdir? ve bunu neden yapıyorlar? diye sormak gerekir.

# Kadınlar çoğunlukla ev içi şiddet hayat memat meselesi haline geldiğinde boşanma kararı vermekte ve bir an önce kurtulmak istedikleri için yoksulluk nafakası talep etmemektedir. Dava açarken yoksulluk nafakası talep etmiş olsalar bile büyük çoğunluğunun mahkeme sürecinde vazgeçirildikleri bilinmektedir. Diyarbakır Barosu’nun boşanma davaları üzerinden açıkladığı veriye göre talebi geri çekme oranı %80’lere varmaktadır.

# İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezinin dava dosyaları üzerinden belirlediği verilere göre karar verilen yoksulluk nafakasının 2018-19 yıllarına ait ortalaması 300 TL civarındadır. 300 TL’yi açıklanan en yüksek enflasyon oranına göre artırsak bile “mağduriyet” yaratacak bir rakam çıkmayacağı açıktır.

# Sözde nafaka mağduru erkekler, sadece yoksulluk nafakasına karşı çıkmıyor, müşterek çocukların bakımını çoğunlukla kadınlar üstlendiği için anneye ödenen iştirak nafakasını da kadınlara ödeniyormuş gibi sunmaya ve toplumu yanıltmaya çalışmaktadırlar. Fiiliyatta pek çok erkek çocuklarının bakım masrafını (iştirak nafakasını) ödemedikleri için yüzlerce kadın dava açmak zorunda kalmaktadır. Nafaka karşıtı erkek ittifakının yarattığı bir diğer bilgi kirliliği ise birkaç zengin ve ünlü erkeğin boşanma hikayesine dayandırılmaktadır. Oysa ki, tartışmaya açılan bu hak asıl olarak milyonlarca yoksullaştırılmış ev kadını ve onların çocuklarını ilgilendirmektedir. Ne yazık ki Aile Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı 2016 yılından buyana bu kirliliği ortadan kaldıracak verileri açıklamamıştır.

Sayın Bakan’a soruyoruz: Gerçekler tartışmaya meydan bırakmayacak şekilde net iken, milyonlarca kadının, ev içi rollerini süresiz ve sınırsızca yerine getirdiği için çalışma hayatına katılamamış ve katılma şansını kaybetmişken, aile geliri ağırlıklı olarak erkek uhdesinde iken, boşanma durumunda geçimlik bir geliri olmadan ortada bırakılmaları mı adil olacaktır?

Nafaka hakkının tartışılması sadece nafaka hakkı ile sınırlı değildir. Bu tartışmayı ortaya atan ve sürdürenlerin asıl hedefi, kaynağını laiklikten alan Medeni Kanundur. Bu soyut bir iddia değildir. Zira, kadınların nafaka hakkını tartışmaya açan ve gündemde tutanlar, aynı zamanda İstanbul Sözleşmesini, 6284 sayılı yasayı, Anayasa’nın eşitlik ilkesini, yasal evlilik yaşını, karma eğitimi, kısacası kadın erkek eşitliğine dair her türlü yasal ve toplumsal zemini aşındırmaya ve yok etmeye çalışanlardır.

Bakan Göktaş’ın, 6284 sayılı Kanun’unla ilgili "Değişmesi gerekmiyor. Bu kanun olduğu gibi kalmalı. Uygulamada hatalar varsa giderilmesi lazım” şeklindeki sözlerinin arkasında duracağına güvenmek istiyoruz.

Bakanın 6284 sayılı yasayı hedef alan iktidar ittifakının negatif propagandalarına karşın, “olduğu gibi kalmalı” demesi olumludur. Ancak yasanın etkin uygulanmamasının nedenini; şiddet mağduru kadınların bazılarının koruma hükümlerinden yararlanmak istememeleri olarak açıklaması anlaşılır gibi değildir. Eğer 6284 sayılı yasanın uygulanmasını istemeyen kadın varsa, devletin kendisini korumayacağını bildiği ya da artık kamu kurumlarında da bolca rastlanan “aile arabulucuları” tarafından yanıltıldığı içindir.

Bakana uygulamaya dair asıl sorunlara ilişkin gerçekleri hatırlatıyoruz…

# Yıllardır yüzlerce kadın; ceplerinde, çantalarında koruma kararı olduğu halde, hatta bazen adliyelerin önünde katlediliyor. Böyle bir gerçeklik yokmuş gibi, yasanın sağladığı, şiddet uygulayan erkeğin, kadının yaşadığı/çalıştığı yerden uzaklaştırılması hükmünün kara propagandalarla aşındırılması; potansiyel failleri cesaretlendirirken, kadınların cesaretini kırıyor.

# Son yıllarda şiddeti önleme politikalarının, kadın erkek eşitliğinden ve kadının insan hakları hukukundan vazgeçilip, erkeklerin bireysel insafına ya da kadınların “idare etmesi, yuvayı koruması” kültürüne indirgenmesi de keza aynı etkiyi yaratıyor. Bizzat Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın şiddeti önleme görevinin sosyal-psikolojik kısmını çeşitli protokollerle, Anayasa’ya aykırı şekilde Diyanet İşleri Başkanlığına devretmesi sonucunda bu durum giderek ağırlaşıyor.

# Boşanmış, hiç evlenmemiş, çocuklu ya da çocuksuz tüm yalnız kadınların yaşamını zorlaştıran ataerkil kültür bilerek isteyerek besleniyor. Dolasıyla kadınlar yalnız yaşamaya cesaret edemiyor.

# Cezasızlık politikaları, faili koruyan mahkeme kararları nedeniyle kadınlar yasal haklarını kullanmaya çekinir hale geliyor.

# Kadının başvurusu ya da şikayeti üzerine şiddeti durdurmak ve şiddetten korumak üzere gerekli yasal tedbirleri almamak için "kadının beyanı esastır” ilkesi içeriği çarpıtılarak tartışmaya açılıyor ve değersizleştiriliyor. Bu tartışmalardan etkilenen kamu personeli etki altında kalarak yasayı uygulamaya direniyor, kadınların bıktırılarak şiddete maruz kaldıkları evlere geri dönmek zorunda bırakılıyor.

# Bakan aksini iddia etse de, sığınaklarda kalan kadınların en kısa süre içinde yeni bir hayat kurmaları ekonomik olarak desteklenmiyor.

Kısacası, şiddetin artarak devam etmesi ve uygulamadaki sorunlar 6284’ün içeriği ile ilgili değil, yasanın kadınlar aleyhine eksik uygulanması ve kadın-erkek eşitliğinin iktidar eliyle hedef alınması ile ilgilidir. Evden uzaklaştırmaya ilişkin “erkek mağduriyeti” söylemi ise eril zihniyet çığırtkanlığından ibarettir. Bakan’ın görevi koruma kararlarına itirazı olan failleri dinlemek değil, onlara şiddetin bir bedeli, cezası olması gerektiği fikrine alıştırmak, varsa her türlü kötüye kullanma bunları önlemektir. Yasaların istisnalara göre tartışılmasına izin vermemektir.

Göktaş’a başında olduğu kurumun asıl önceliğinin; “erkek mağdurlar” değil, kadınlar ve çocuklar olduğunu hatırlatıyoruz…

Basına yansıyan konuşmasının bir bölümünde Bakan Göktaş’ın; "Mağdur olan erkeklerimiz varsa onun da yanındayız. Bunları da dinlememiz lazım, Sonuçta biz Aile Bakanlığıyız. Kadına, erkeğe, gencine, yaşlısına, engellisine her kitleye hitap eden bir bakanlığız” dediğini görüyoruz.

Sayın Bakana, bugün başında olduğu Bakanlığın aslında Türkiye kadın hareketinin özverili mücadelesiyle; “Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı” olarak kurulduğunu, temel işlevinin kadın erkek eşitliğini sağlamak, kadına karşı ayrımcılık ve şiddeti önlemek üzere bütüncül politikalar uygulamak olarak tarif edildiğini, bu temel misyonun süreç içinde yontularak sosyal hizmetlere indirgendiğini hatırlatmak isteriz. Bakan Göktaş bu durumu kabullenmiş olabilir ama ne kadın hareketi olarak ne de kendi hayatlarında eşit yaşam mücadelesi veren kadınlar olarak “Bakanlığımızın” asıl misyonundan uzaklaştırılmasını kabul etmedik, etmiyoruz.

Ayrıca, sosyal devletin sosyal hizmetlerle ilgili yükümlülüklerinin “kadın erkek eşitliğini sağlamak” görevi ile bir ilgisi olmadığını, daha önemlisi, kadınları salt “yardıma muhtaç-mağdur” statüsünde görmenin kendisinin eşitsizlik yarattığını altını çizerek belirtmek durumundayız.

Konuşmasında bir kere bile “kadın” ve “eşitlik” sözcükleri geçmeyen Bakan, “Aile Gençlik Bankası” modelini anlatırken kadına karşı şiddete çözüm olarak banka kredisi önerdi…

Bakan Göktaş’ın basın toplantısında iktidarın seçim vaadi olan “aile gençlik bankası” modeline ilişkin; evlenecek çiftlere aile içi şiddetin önlenmesi hakkında eğitim verilerek sertifika alanların krediden faydalanmasından bahsettiğini okuduk.

Göktaş, sadece kendi kurumunun verilerini derinlemesine incelemiş olsaydı şiddetin önlenmesinin salt güvenlik politikaları ile ya da ekonomik sıkıntı çekmeyen “aile” olmakla mümkün olmadığını görmüş olurdu. Kadına karşı şiddetin her toplumsal kesimde yaşandığını, iki cins arasındaki eşitsiz güç ilişkisinden kaynaklandığını, eşitsizlik pekiştirildikçe şiddetin artacağı evrensel gerçeğinin en tipik örneğinin Türkiye olduğunu bilirdi. Fiziksel, ekonomik, cinsel şiddet gibi bütün şiddet biçimlerini bir yana bırakalım, her gün en az 3 kadının yaşam hakkı elinden alınırken; konuşmasında kadına karşı şiddeti önleme konusunda, İstanbul Sözleşmesinden çıkan Türkiye’nin, sözleşmeyi uygulamakta olan pek çok Avrupa ülkesinden çok önde olduğunu da iddia etmezdi.

Kadına karşı şiddetle mücadele aynı anda çok yönlü politikalar uygulanmasını gerektirir. Bir yandan kadınların nafaka hakkını aşındırırken diğer yandan şiddetle mücadele edilemez. Şiddetsiz aileler parayla değil, eşlerinin karşılıklı saygı ve sevgi ilişkisini ayakta tutacak olan eşitliğin hayata geçmesiyle mümkündür. Bakanın asıl görevi, kadın haklarını garantiye alan tüm yasaların etkin uygulanmasını sağlamaktır.

Sayın Bakan’ı;

Kadın erkek eşitliğinin sağlanmasında birinci derecede sorumlu bir Bakan olarak, kadınları ve çocukları şiddete karşı korumasız bırakacak, nafakalarının kesilip yokluk ve yoksulluğa terk edilerek eşitsizlikleri daha da artıracak politikalardan vazgeçmeye çağırıyoruz.

4 kadınla evliliğin yasal olduğu bir ülke olan Birleşik Arap Emirlikleri ile “aile birliğini korumak” için yapılacağı açıklanan işbirliğinin ayrıntılarını toplumla paylaşmasını bekliyoruz. “Yerli ve milli” olmadığı gerekçesiyle İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmışken, bir başka ülke ile özel işbirliğinin hangi temelde “yerli ve milli” olacağını açıklamaya davet ediyoruz.

Sanıldığının aksine ülkemizde her toplumsal kesimden kadınların büyük çoğunluğunun Medeni Kanun ve diğer yasalarla garanti altına alınan haklarını gayet iyi bildiklerini, önümüzdeki yerel seçimlerde en temel haklarını aşındıranları unutmayacaklarını hatırlatıyor; hiçbir hakkımızdan ve laik demokratik bir ülkede, eşit, özgür bir yaşam hayalimizden vazgeçmeyeceğimizin altını bir kez daha çiziyoruz.


1 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

コメント


bottom of page