top of page
  • Yazarın fotoğrafıHaberciGazete

Ahmet Say, Necdet Tosun, Leyla Gencer, Ahmet Tufan Şentürk



Bugün 10 Mayıs. Ahmet Say, Necdet Tosun, Leyla Gencer ve Ahmet Tufan Şentürk'ün ölüm yıldönümü.

BRT Yayın Grubu olarak bu değerlerimizi saygıyla anıyoruz.




Ahmet Say kimdir?


1935 yılında İstanbul/Kadıköy'de doğdu. İstanbul Erkek Lisesi'nden sonra piyanist Ferdi Ştatzer'in tavsiyesi üzerine 1946'da İstanbul Belediye Konsevatuvarı'na girdi, 1950'de burayı bıraktı. Bu süre içinde piyano, teori ve armoni çalıştı. 1954 yılında, altı yıl yaşayacağı Almanya'da basın yayın eğitimi aldı. Türkiye'ye döndüğünde Almanya'daki okulun denkliği kabul edilmeyince Almanca eğitmeni oldu ve Bingöl’de üç yıl öğretmenlik, halk eğitimciliği ve folklorculuk yaptı. Bu dönemde türkü, ağıt ve masallar derledi, halk dansları toplulukları kurdu ve çocuk toplulukları yetiştirdi. TÜRK SOLU'NUN YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ 1967’de Türk Solu dergisinin yazı işleri müdürü oldu. 12 Mart darbesi döneminde 4 kez gözaltına alındı, 17 ay hapis yattı. Hapisten çıktıktan sonra 1976'da 'Kocakurt' romanını yazdı. 1977’de ise Cemal Süreya, Vecihi Timuroğlu, Ragıp Gelencik, Demir Özlü, Ali Püsküllüoğlu ile aylık Türkiye Yazıları'nı çıkarttı. 1980’den itibaren müzik yazarlığını önceledi. KİTAPLARI VE ÖDÜLLERİ Ahmet Say'ın, müzik alanındaki teorik bilgisiyle kaleme aldığı müzik kitapları, konservatuvarlarda ve üniversitelerin müzik bölümlerinde temel eser olarak okutulmaya başlandı. Yazarlığı, kurgu alanında da takdir edilen Say, 1970 yılında TRT Öykü Yarışması'nı, 1974'te Yeni Adımlar Dergisi'nin Sabahattin Âli Hikâye Yarışması birincilik ödülünü, Antalya Film Festivali Öykü Yarışması Mansiyon Ödülü'nü ve 28. Ankara Uluslararası Film Festivali Sanat Çınarı ödülü kazandı. 1975'te Milliyet Yayınları Roman Yarışması'nda, "Kocakurt" adlı romanı Basılmaya Değer Ürünler arasına girdi. Cumhuriyet Gazetesi'nde müzik yazıları yayınlandı, Evrensel Gazetesi'nde köşe yazarlığı yaptı. 10 Mayıs 2022'de aramızdan ayrıldı. "Bingöl Hikâyeleri", "İpek Halıya Ters Binen Kedi", "Güneşin Savrulduğu Yerden" adlı öykü kitaplarının yanı sıra "'Müzik Nedir, Nasıl Bir Sanattır?" adlı sanat kuramı kitabı, "Ağaçlar Çiçekteydi" ve 'İnsanoğlu İnsanlar" adlı anı kitapları bulunuyor.


Necdet Tosun kimdir?


Balıkesir Burhaniye'de 3 Ağustos 1926'da dünyaya gelen Tosun, eğitim hayatını yarıda bırakarak, doğduğu ilçede lokantacılık, leblebicilik ve terzilik işleriyle uğraştı


Çekim yapmak üzere Burhaniye'de bulunan bir film ekibinin İstanbul'a davet etmesiyle hayatında bir dönüm noktası yaşayarak sinemaya adım atan usta oyuncu, ilk olarak 1957'de Muharrem Gürses'in yönettiği "Allı Gelin" filminde rol aldı.


Siyah beyaz filmlerle başladığı sinema dünyasında güler yüzlü aşçı rolüyle özdeşleşen Tosun, samimi ve sevecen tiplemesiyle izleyicinin gönlüne taht kurdu.



OĞULLARI ERDAL VE GÜRDAL DA KENDİSİ GİBİ OYUNCUYDU Sevim Hanım ile 1960'da dünya evine giren sanatçının bu evlilikten kendisi gibi oyuncu olan, Erdal ve Gürdal adında iki oğlu dünyaya geldi. Tosun, ikinci oğlu dünyaya geldikten sonra Ses Dergisi'ne verdiği röportajında şu ifadelere yer vermişti: "Adımız Tosun. Çocuklar da maşallah tosun gibi oluyor. Şimdi benim gibi 150 kiloluk bir adamın ufacık bir çocuğu olursa ayıp olmaz mı? Biz soydan gürbüz insanlarız. Babam da benim gibiydi. Hatta ben babamın yanında ufak kalırım. O en az 200 kilo vardı ama nazar değmesin diye kendini tarttırmazdı. Ne yapalım? Çocuklarımız değil, torunlarımız bile bu gidişle tosuncuk olarak dünyaya gelecek."


Türk sinemasının komedi filmlerine damga vuran usta oyuncu, iş dolayısıyla gittiği Almanya'da bir trafik kazası geçirdi. Tedavisi için İstanbul'a getirilen ve Haydarpaşa Göğüs Cerrahisi Merkezi'ne yatırılan Tosun, 10 Mayıs 1975'te hayatını kaybetti. 49 yaşında hayata gözlerini yuman usta oyuncu, Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi.


ÖLÜMÜ, YEŞİLÇAM'I YASA BOĞDU


Sanatçının vefatının ardından gazetelerde görüşlerine yer verilen usta oyuncu Sadri Alışık, Tosun ile tanışma hikayesini şu sözlerle aktarmıştı:


"Tanışmamız aşağı yukarı 1960 yılına rastlar. O gün film setine gelmiş soyunma odama doğru yürüyordum ki birden bir şarkı duydum. Ses ilerideki paravanın arkasından geliyordu. Türk müziğini çok sevdiğim için durdum ve dinledim. Şarkı bittikten sonra merak edip paravanın arkasına baktım ve Necdet Tosun ile göz göze geldim. İkimiz de birbirimizi gıyaben tanıdığımız için 'Merhaba' dedik ve el sıkıştık. Aradan yıllar geçti ve biz bu şarkının tanışma şarkımız olduğunu hiç unutmadık. Geçen yıl Ankara'da çalışıyordum. Gazinoya bir gün Necdet Tosun geldi. Kendisini sahneye davet ettim. Bu anımı anlattım. 'Necdet o şarkıyı beraber söyleyeceğiz.' dedim. Hemen hatırladı, birlikte söyledik. O gün, cenazesinin başında, aklıma birden bu şarkı geldi ve ben başladım mırıldanmaya. Gelecekmiş gibisin, sanki günün birinde..."


Yeşilçam'ın ünlü ismi Ayhan Işık da Tosun ile birçok anısı olduğunu ifade ederek, "Beraber film çeviriyorduk. Öğlen yemeği için ara vermiş, masada garsonun gelmesini bekliyorduk. Ben genellikle öğlenleri yemek yemem. Salatayla falan geçiştiririm. Necdet de bunu duymuş olacak ki benim masama geldi. Ne olur 'Çok açım de ve kendine şu yemekleri ısmarla.' dedi. Prodüksiyon amirimi çağırıp, 'Çok açım bana şu yemekleri gönder' dedim. Adamcağız huyumu bildiği için ağzı bir karış açık, yemekleri göndermeye gitti. Gelen yemekleri Necdet'in yediğini ise sonra öğrendi. Nur içinde yat Necdet." şeklinde görüşlerini ifade etmişti.



İKİ OĞLU DA ERKEN YAŞTA VEFAT ETTİ Necdet Tosun, "Yasemin'in Tatlı Aşkı", "Fadime", "Fatoş Sokakların Meleği" ve "Veda" filmlerinde aşçı, "Efkarlı Sosyetede"de Şemsi, "İstanbul Tatili"nde kahveci Tosun, "Öksüzler"de paketlerini taşırken cüzdanı çalınan zengin adam, "Oyun Bitti"de tamirci Kadir, "Cilveli Kız"da işportacı Tosun, "Yumurcak"ta şerbetçi Tosun rollerini başarıyla oynadı. Usta oyuncu 19 yıllık sanat hayatında ayrıca, "Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz", "Karateciler İstanbul'da", "Kara Murat Fatih'in Fermanı", "Elbet Bir Gün Buluşacağız", "Kanlı Para", "Fakir Kızın Kısmeti", "İşportacı Kız", "Kaldırım Çiçeği", "Avare Kız", "Tamirci Parçası", "Küçük Hanımın Şoförü", "Gurbet", "Üç Garipler" ve "Allı Gelin"in de arasında bulunduğu 400'e yakın filmde rol aldı. Vefatından sonra babalarıyla aynı mesleği seçen Gürdal ve Erdal Tosun da çok sayıda tiyatro oyunu ve sinema filminde rol aldı. Gürdal Tosun böbrek yetmezliği nedeniyle 30 Ağustos 2000'de 33 yaşındayken Erdal Tosun da 30 Kasım 2016'da 53 yaşındayken İstanbul'da geçirdiği trafik kazasında öldü. Usta oyuncunun eşi Sevim Tosun ise 26 Şubat 2020'de hayatını kaybetti.


Leyla Gencer kimdir?


10 Ekim 1928'de Polonezköy'de dünyaya geldi. Annesi, aristokrat bir ailenin kızı olan Alexandra Angela Minakovska, Polonyalı bir Katolikti. Babası ise çeşitli işletmelere ve arsalara sahip, varlıklı bir adam olan, Safranbolulu Hasanzade İbrahim Çeyrekgil'dir.

"Gencer, babasından hoşgörü, insan sarraflığı, volkan gibi kişiliğini ve fiziki özelliklerini almıştır. Annesinden ise asil duruşunu, olaylar karşısındaki tepkilerini, davranışsal özelliklerini ve tabii ki müzik tutkusunu almıştır." (Madak, 69.)

Gencer'in çocukluk yıllarında onu besleyen üçüncü kişi ise dadısı Madame Lejeune'dur. Leyla, dadısından Dünya ve Fransız Edebiyatı'nın klasiklerini öğrendi. Tiyatro ve müziğe olan tutkusunu ve merakını da dadısından aldı. Ailenin sahip olduğu imkanlar sayesinde Leyla Gencer, çocukluğunu Çubuklu'da, Polonezköy'de, uçsuz bucaksız bahçelerde ve ailenin çiftliğinde, doğa ve hayvanlarla iç içe geçirdi.

Gencer, ailesinin onun bir sanatçı olacağını tahmin etmediğini belirtiyor ve ailesinde ondan başka bir sanatçı olmadığını ekliyor. "Ben dokuz yaşımdan beri bir sesim olduğunu biliyordum. Her zaman (şarkı) söylerdim." diyen Leyla Gencer, kendisi bir Katolik olan ve pazar ayinlerini hiç kaçırmayan Madame Lejeune ile birlikte bu ayinlere gittiğini ve bundan büyük bir keyif aldığını söylüyor. Bu dini ayinlere çocukluğunda tiyatro izlermiş gibi katılan Leyla Gencer'in tiyatroya olan ilgisinde kilisenin yeri büyüktür.


Leyla Gencer'in Edebiyatla Tanışması

"Leyla Gencer’in bu üç güzel insan arasında geçen mutlu ve güzel yılları, babasının vefatı ile sona ermiştir. Gencer’in babası Hasanzade İbrahim Çeyrekgil’in vefatı ile birlikte, ailenin ekonomik anlamda zorlu günleri başlamıştır."(Madak, 69.)

Gencer, babasının ölümünden sonra hissettiği boşluğu kitaplarla, müzikle, aslında sanatla doldurdu. Fransız Edebiyatı'na ilgi duyan Gencer'in favori yazarlarından biri, o dönemler, Balzac'tı. Kitaplarla dost olan Leyla Gencer'in hobilerinden biri de kütüphaneye gitmek, kitapları incelemek ve okumak olmuştu. Yeşilköy İtalyan Okulunda İtalyan Edebiyatı'nı da derinlikli bir şekilde okuyan Leyla Gencer, en iyi arkadaşları olan kitapların yazarları gibi olmak istedi.

O zamanlar büyük bir yazar olmayı düşünen Gencer için dünyanın farklı planları vardı tabii. Sadece okumakla kalmayan Gencer, okuduğu bazı oyunların tüm rollerini ezberlemiş, aynı zamanda evde çalan plaklardaki aryaları da söyler olmuştu. İKSV'nin hazırlamış olduğu "Leyla Gencer: La Diva Turca" adlı belgeselde Gencer'in kariyer planlarıyla ilgili şöyle söylenir: "Kararını verdi: Büyük bir yazar olacaktı; Goethe, Balzac, Dante gibi. Hayır, büyük bir tiyatro sanatçısı olacaktı; Sarah Bernhardt gibi. Hayır, büyük bir müzisyen olacaktı..."

Leyla Gencer "onun gibi" diyebileceği bir sanatçı olmayacaktı. Çünkü o, dünyanın o zamana dek görmediği ender sanatçılardan biri olacaktı.

Leyla Gencer'in Eğitim Hayatı

Leyla Gencer, liseyi bitirdikten sonra Beyazıt Kütüphanesi'nde işe başladı. Şu an İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı olarak bilinen, o zamanın İstanbul Belediye Konservatuvarı'nda eğitim almaya başladı. Aynı yıl, daha sonraları evleneceği adamla karşılaştı. Annesi ve arkadaşlarıyla Kadıköy vapurunda gelecekteki eşi İbrahim Gencer'i gören Leyla Gencer, ilk gördüğü an İbrahim Bey'den etkilendi. Onlar evlendikten sonra İbrahim Gencer'in kız kardeşleri Leyla Gencer'in en yakın arkadaşları oldu. Onlar, Gencer'i "kraliçe gibi" diyerek anıyorlardı.

"Leyla Gencer, İstanbul Konservatuvarına başladığı ilk zamanlarda, ailenin ileri gelenleri tarafından eleştirilmiş; ama eşi onun her zaman yanında olmuştur. Leyla Gencer’in eşi İbrahim Gencer, evlendikleri günden ölümüne değin, onda özel bir şeylerin olduğunu hissetmiş onun müzik dünyasının içerisinde olması gerektiğine inanmış ve her zaman yanında olmuştur."(Madak, 70.) Konservatuvara girdiği yıl kendine bir hedef belirlemişti: Scala Operası'nda söylemek. Hocaları Reine Gelenbevi'den ses ve solunum teknikleri, koro şefi Muhittin Sadak'tan solfej ve Cumhuriyet tarihinin ilk kuşak bestecilerinden biri olan Cemal Reşit Rey'den armoni dersleri aldı.

Konservatuvarın son sınıfındayken, ünlü soprano Giannina Arangi-Lombardi'nin İstanbul'u ziyaret ettiğini öğrenen Leyla Gencer ve sınıf arkadaşı Jirair Arslan, Lombardi'nin kaldığı evin adresini buldu. Lombardi, sahne kariyerini erken noktalamış ve hocalık yapmaya başlamıştı. Gidip Lombardi'nin kaldığı köşkün kapısına dayanan iki arkadaşa karşı Lombardi, başta biraz mesafeliydi. İstanbul'a aslında dinlenmeye gelmişti. Ama yine de gençleri dinlemek istedi. Ne söyleyeceklerini sordu ve "Aida" cevabını alınca bir an şaşırdı. Dinledi ve oldukça ilgilendi. Misafir olduğu o köşkte canı sıkılan Lombardi genç Leyla ile bir anlaşma yaptı. Leyla Gencer, Lombardi'yi 15 gün evinde misafir edecekti, bunun karşılığında Lombardi de Gencer'e şan dersleri verecekti.


Bu derslerin sonunda Lombardi aslında Gencer'e hayalinden haber vermişti. Ona, bir gün La Scala'nın büyük kapısından gireceğini müjdeleyen Lombardi, Gencer'i biraz daha çalışmak için Ankara'ya davet etti. Gencer bu teklifi kabul etti ve konservatuvarı bırakarak Ankara'ya gitti.


"Leyla Gencer’in Ankara’ya gittiği 1949 yılında, devlet tiyatrosunun başında Muhsin Ertuğrul görevdedir ve opera da devlet tiyatrosuna bağlı olarak çalışmalarını yürütmektedir. O dönemde operanın solist kadrosunda yer olmamasından dolayı Gencer, operanın koro sınavına başvurmak durumunda kalmış, neticesinde de sınavı kazanmış ve koronun kadrosuna alınmıştır." (Madak, 71.)

Sanat Yaşamı

Azimli bir şekilde çalışan Leyla Gencer, provaları yeterli görmüyordu. Durmadan çalışıyordu. Onun için hayatta en önemli şey sanattı. Koro kadrosundaydı ancak başrollere yükselmesi uzun sürmedi.

"Leyla Gencer Ankara’da ilk olarak 1950 yılında Cavalleria Rusticana operasının Santuzza’rolüyle sahneye çıkmıştır. Bu rolüyle büyük bir başarı göstermiş olmalı ki devam eden süreçte Leyla Gencer, birçok resmi devlet resepsiyonunda sahne almıştır. Örneğin, 1953 yılında A.B.D. başkanı Ike Eisenhower için, Çankaya Köşkünde verilen konserde Henry Purcell'a ait Didone aryasını söylemiştir. Arkasından yine aynı zaman dilimi içerisinde Fransız Parlamento başkanı ve dışişleri bakanı için Faust operasının Mücevherler aryasını seslendirmiştir." (Madak, 72.)

1953 yılında Türkiye ile İtalya arasında imzalanan kültür anlaşması, Gencer'e Avrupa'nın kapılarını açtı. "Türkiye Cumhuriyeti Leyla Gencer’i Roma’da bir resital vermesi için görevlendirmiştir." (72)

Roma'daki performans RAI Stüdyoları'ndan canlı yayınla verildi. Yoğun ilgi gören Gencer'e, RAI Stüdyoları'nın Genel Müdür'ü Mario Labroca tarafından, San Carlo Operasında sesini dinletmesi tavsiye edildi. San Carlo Operasına vardığında karşılaştığı görkemli salon onu büyülemişti. "Burada asla bana opera söyletmezler." diye düşünen Leyla Gencer, o seçmede sadece kendisi ve keyifle icra ettiği müzik için şarkı söylemeye karar verdi. Kazanmak için değil, sanat için söyledi. Aryasını bitirdiğinde opera yöneticisi Pasquale Di Constanzo'nun onun için bir teklifi vardı: "Gelecek hafta Cavalleria Rusticana oynamak ister misiniz?" Bu teklife evet yanıtını veren Gencer, beş gün sonra sahneye çıkacağını öğrenince bir anlığına korktu. "Ben onu Türkçe biliyorum, İtalyanca bilmiyorum. Aryasını İtalyanca biliyorum sadece." diyen Gencer, operadan çıkar çıkmaz çalışmaya başladı. Dört gün çalıştıktan sonra hazır olan Gencer, 10.000 kişilik arenada kendini dinletti ve seyirciyi büyüledi.

Bu temsilden sonra başrol teklifleri ardı ardına geldi. "Gencer, opera camiasının en önemli şeflerinden olan Maistro Tulio Serafin ile birlikte, bir yıl sonra La Traviata eserini hazırlayarak ilk olarak İtalya, daha sonra ise tüm dünyada temsiller vermiştir." (72)


"Leyla Gencer, artık kariyerinde büyük adımlarla ilerlemeye başlamıştır. 1956 yılında, San Francisco Operası'nda Renata Tebaldi’nin yerine Francesca da Rimini adlı opera eserinde başrol olan Francesca’yı oynamıştır. Burada konuk sanatçı olarak sahne alan Gencer, bu rolüyle büyük bir başarı elde etmiştir. Neticesinde de San Francisco Operası kendisiyle kontrat imzalayarak, kendi operalarının bünyesine almıştır. Gencer, San Francisco Operası'nın bünyesinde 1957 temsil yılında La Traviata opera eserinde Violetta karakterini oynamış, Lucia di Lammermoor adlı opera eserinde ise Maria Callas'ın yerine Lucia rolünü üstlenmiştir." (73,74)


Donizetti Rönesansı

"Leyla Gencer, 1957 yılında oynadığı Lucia di Lammermoor operası ile bugün tüm opera kitaplarında yazan Donizetti Rönesans’ı eşittir, Leyla Gencer maddesini başlatmıştır. Çünkü Donizetti, eserlerinde dışavurumculuğu ile öne çıkmış bir besteciydi. Donizetti, eserlerinde kişilerin içsel ve psikolojik durumlarının yansıtılması, son derece önemliydi, Leyla Gencer’de ise bu özellikler fazlasıyla mevcuttu, Bu sebeple Gencer, bu tarz operaları son derece başarılı bir şekilde seslendirmiş ve oynayabilmiştir."(74)

Leyla Gencer, Donizetti Rönesansı'nı başlattığı gibi Rossini Rönesansı'nı da başlatmıştır. "Rossini, ilk ciddi operasını 1815 yılında bestelemiş ve bu eseri dönemin en önemli opera sanatçılarından Isabella Colbran canlandırmıştır. Gencer, o dönemden 1971 yılına değin eserdeki teknik güçlüklerden dolayı kimsenin oynamaya cesaret gösteremediği, unutulmaya yüz tutmuş Elisabetta Regina d’İnghiltera adlı opera eserini en iyi şekilde canlandırmış ve bu eseri tekrar opera dünyasına kazandırmıştır." (79)

La Scala Yılları

La Scala'dan sonunda haber geldi. Başarılı Türk sopranoyu dinlemek istediler. Hayali gerçekleşmişti: La Scala'da söylüyordu. İlk zamanlarında kimsenin bilmediği çağdaş bir eserle sahneye çıktı: Poulenc'in Dialogues des Carmelites'i.

Gencer, hayalini kurduğu kurumda 25 yıl başrollerde sahne aldı. Milano'ya yerleşen Gencer'e İtalyan vatandaşlığı teklif edilse de konser afişlerinde bile Ankara Devlet Operası sanatçısı olduğunun belirtilmesini isteyen Gencer, bu teklifleri reddetti. Leyla Gencer o sıralarda Ankara'da pek de iyilikle anılmıyordu. Filiz Ali "Müzisyen Portreleri" adlı kitabında bu durumdan şöyle bahseder: "Biz Türkler ne alemiz. Aramızdan biri zinhar iyi bir iş yapmaya görsün, cadı kazanı derhal fokurdamaya başlar. Nitekim, Leyla Gencer'in yurtdışında angajmanlar aldığı, İtalya'da Milano Scala'da, Napoli San Carlo'da, Güney Amerika'da Buenos Aires'teki ünlü Teatro Colon'da, San Francisco Operası'nda başarı kazandığı haberleri geldiği yıllarda bile bazılarımız dudak bükmeye devam etmekteydi." (Ali, 119.)

Ankara'dan gelen bir telgraf Gencer'e, belirtilen tarihe kadar ülkeye dönülmezse kontratının feshedileceğini söylüyordu. Buna oldukça alınan Gencer, Ankara Devlet Tiyatrosu'ndan istifasını belirten bir cevap gönderir.

Gencer'in repertuarı 23 bestecinin 72 eserini kapsıyordu. Bunların çoğunluğunu tozlu raflardan çıkarıp hayata döndürdü ve operaya kazandırdı.


Eğitimcilik Kariyeri ve Sonrası

"Leyla Gencer, 33 yıllık aktif opera kariyerini 1983 yılı itibariyle noktalamıştır." 1983 yılından sonra opera kurumlarındaki solist çalışmalarını sonlandıran Gencer, bu tarihten itibaren eğitimci kimliğiyle, resital ve konserleriyle opera sanatına katkıda bulunmuştur. "Kendi deyimiyle misyonuna devam eden Gencer, tüm dünyada uzmanlık alanıyla ilgili çalışmalarını bütün gayretiyle sürdürmüş ve bu alanda da sahne yaşamında olduğu gibi en iyisini yapmaya çalışmıştır."(Madak, 76.)

1981 yılında öğrenci yetiştirmeye başlayan Gencer, yıllarca görev yaptığı “La Scala’nın Lirik Akademisi olan, “As.Li.Co” adlı kurumun hem artistik direktörü hem de eğitmeni oldu. Türkiye'de çalışmalarına 1990 yılında başlayan Gencer, genç sanatçılara uzmanlık alanındaki deneyimlerini aktardı ve İstanbul, Ankara gibi büyükşehirlerde seminerler verdi.

Leyla Gencer'in opera sanatına en büyük katkılarından biri de Leyla Gencer Şan Yarışması'dır. Aydın Gün önderliğinde düzenlenen yarışmanın ilki 1995 yılında gerçekleşti. Bu yarışma, gerçekleştiği yıllarda Türkiye ve çeşitli ülkelerden önemli yeteneklerin görünmesine yardımcı oldu ve bir çok sanatçıyı dünya operasına kazandırdı.

"Leyla Gencer, Türkiye’de opera sanatı ve diğer sanat dallarının gelişimi için farklı çalışmalar da yürütmüştür. Gencer, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’ nın onursal başkanlığını yapmış ve görev yaptığı dönemde bu kuruma son derece önem vermiştir. Leyla Gencer, kurum çatısı altında görev yaptığı süre boyunca birçok proje üretmiş ve kurumda kendisine atfedilen tüm görevleri yerine getirmiştir." (79)


Leyla Gencer, tek başına çalıştı, çabaladı ve yapacağına inandı. Hayal kurdu, karar verdi ve başardı. Daha sonraları Leyla Gencer'i ülkesi hatırladı. Adına hatıra parası basıldı, fahri doktoralar verildi, heykelleri dikildi. Ancak kendisini 10 Mayıs 2008'de solunum yetmezliğinden kaybettiğimizde vasiyeti büyük tepki gördü. Küllerinin boğaza dökülmesini isteyen Gencer hakkında çeşitli gazeteciler "Külleri İtalya'da kalsın, suyumuz kirlenmesin." şeklinde söylemlerde bulundu. Vasiyetine büyük tepki alan Gencer'e bir kez daha saygısızlık edildi.

Gencer'in külleri 16 Mayıs Cuma günü saat 11:30'da başlayan bir törenle Dolmabahçe Sarayı açıklarından denize döküldü.

Ölümünden sonra İKSV, Yekta Kara'nın küratörlüğünü üstlendiği "Leyla Gencer: Primadonna ve Yalnızlık" sergisini sanatçının 10. ölüm yıldönümünde açtı. Leyla Gencer'in piyanosu, arşivi, kostümleri şu anda Bakırköy Leyla Gencer Kültür Merkezi'ndedir.

Leyla Gencer'e hiçbir plak kaydı yapılmamıştır. Varolan tüm kayıtlar korsan kayıt olduğu için "Korsanlar Kraliçesi" olarak bile anılmıştır. Leyla Gencer, ancak 1988 yılında "Devlet Sanatçısı" ünvanıyla onurlandırıldı. Bunun bu kadar geçikmesiyle ilgili Filiz Ali, 1984 yılında şöyle yazmıştır: "Leyla Gencer, bugün dünyada kendi başına adını duyurmuş 'tek' Türk sanatçısıdır ve hala Devlet Sanatçısı olamamıştır."


Ahmet Tufan Şentürk kimdir?


XX. Yüzyıl şairlerinden. 12 Mayıs 1924 günü Konya’nın Ermenek ilçesinde bağlı Esentepe köyünde dünyaya geldi. 9 Mayıs 2005’de Ankara’da yaşama veda etti. Bazı yapıtlarını Battal Arif, Battal Gökçan Gökçe, Ahtuşen ve Battaloğlu Ahtuşen imzaları ile kaleme aldı. Fatma Hanım ile Ali Şentürk’ün oğludur.

İlkokulu parasız yatılı olarak Ankara ve Ermenek’te okuyan Ahmet Tufan Şentürk, orta öğrenimini Bilecik’te ve liseyi İstanbul Haydarpaşa Lisesi’nde tamamladı. Bir süre Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne devam ettiyse de eğitimini tamamlamadı. Daha sonra Ankara Özel İdare Teşkilatı’nda rüsum ve emlak memurluğu, emlak şefliği ve müdürlüğü görevlerinde bulundu. 1975 yılında kendi isteği ile emekliye ayrıldı. 1950-51 yıllarında Hisar dergisinin genel sekreterlik görevini yürüttü.

Ahmet Tufan Şentürk’ün Atatürk’ün ölümü üzerine kaleme aldığı ilk şiiri 1938 yılında Ankara’da Yurt gazetesinde yayımlandı. Şentürk’ün daha sonra ürünleri Türk Dili, Hisar, Filiz, Bahçe, Çağrı, Kemalist Ülkü, Köye Doğru, Çınaraltı, Varlık, Foto Magazin, İnkılapçı Gençlik dergileri ile Anayurt, Tasvir, Vakit ve Yurt gazetelerinde yer aldı. Şiirlerinden bazıları Erol Sayan, Gültekin Çeki ve Ali Kocatepe tarafından bestelendi.

Nail Tan, Ahmet Tufan Şentürk hakkında şu değerlendirmeyi yaptı: “Şiirlerinde herkesin anlayabileceği yalın, arı bir Türkçe kullanmıştır, kullanmaktadır. Köyünü, Torosların doğasını, anılarını şiirleştirirken yerel deyişleri, kelimeleri de ihmal etmemiştir. Kelimeleri yan yana getirirken, aralarında yaratacakları ses ve anlam uyumluluklarına çok dikkat etmiştir. Kelimelere; bir ruh, bir can vermeye çalışmıştır.”

İLESAM üyesi olan Ahmet Tufan Şentürk, Türk kültürüne hizmetlerinden dolayı 1994 yılında İLESAM’ın Hizmet Şeref Ödülünün, Orhan Şaik Gökyay (2001’de) Şiir Ödülünün sahibi oldu.

ESERLERİ

ŞİİR:

  • Sarhoş Dünya (1958)

  • Mustafa Kemal (1965)

  • Allah Versin (1969)

  • Çakırdikeni (1971)

  • İnsanlık Şarkısı (1976)

  • Hepsinden Güzel (1986)

  • Sevgiyle (1988)

  • Şölen (1991)

  • İnsanlık Şarkıları (1998).

DÜŞÜNCE-ARAŞTIRMA:

  • Gidenler-Kalanlar-Gerçekler-Yalanlar (1951)

  • Yarası Olan Gocunsun (1999)

ANI:

  • Anılar Koridorunda Sarıveliler – Armağan 1 (şiir-nesir, Mustafa Ceylan’la, 2000)

  • Ahmet Tufan Şentürk İçin Ne Dediler ? Armağan II (Mustafa Ceylan’la, 2002).

DERLEME:

  • Halk Fıkralarındaki Gerçek (1999).


8 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page