• HaberciGazete

Rahmi Pehlivanlı, Seyhan Özçelik, Bekir Sıtkı Erdoğan, Metin Kurt, Baki Özilhan



Bugün 24 Ağustos. Rahmi Pehlivanlı , Seyhan Erözçelik ve Baki Özilhan'ın ölüm yıldönümleri.

BRT Yayın Grubu olarak bu değerlerimizi sevgiyle anıyoruz.

Rahmi Pehlivanlı kimdir?



1926 yılında günümüzde Kırıkkale sınırlarına eklenen Keskin- Kırıkkale’da Gülşen Hanım ve Hacı Ömer Efendi’nin çocukları olarak dünyaya gelmiştir. İlkokulu Keskin’de, ortaokulu Kırıkkale Askeri Ortaokulu’nda 1932 yılında bitirmiştir. 1941-1944 yılları arasında Ankara Süvari Alayı’nda yaptığı askerliğinin ardından Ankara’ya yerleşmiştir. 1940-1950 yılları arasında hem Ankara hem de Kırıkkale’de ticaret yaparak geçimini sağlamıştır. Ankara’da Bahçelievler Ortaokulu’nda öğretmenlik yaparken bir yandan da dönemin ünlü yöneticilerinin portlerini yapmıştır. Yine bu dönemde yaptığı Aziziye kahramanı Nene Hatun portresi 1952’de Milli Savunma Bakanlığı’nın davetiyle Harbiye Askeri Müzesi’ne alınmıştır.

Kısa bir süre Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde de hizmet eden Pehlivanlı dönemin Cumhurbaşkanı Celâl Bayar tarafından görevlendirilerek 1953 yılında Selanik’e Atatürk’ün doğduğu evin resmini yapması için gönderilmştir. “Atatürk’ün doğduğu ev” isimli eser Başbakanlık koleksiyonundadır.

Yurtdışına ilk kez Selanik gezisinde çıkan ressamın yurt dışına ikinci çıkışı ise elindeki rahatsızlığı tedavi ettirmek ve resim hayatını profesyonelce sürdürmek amacıyla İngiltere’ye olmuştur. Buraya kısa zamanda uyum sağlayıp birçok Avrupa ülkesinde, müze ve stüdyolarda resim etüdleri yapmıştır. 1953-1990 yılları arasında yirmi beşden fazla kral, kraliçe ve devlet adamı portrelerini çizmesi için Pehlivanı ülkelerine davet etmişlerdir. Zaman zaman Kıbrıs, Lübnan, Irak, ve Libya gibi Ortadoğu ülkelerine de giderek sergiler açmış ve portreler yapmıştır. En ünlü tablolarından biri olan Zina, 1967 yılında Vatikan tarafından çok beğenilmiş ve dönemin Papası IV. Paul tarafından madalya ile ödüllendirilmiştir. Bu tablo Vatikan tarafından Roma’daki Dal Vaticano Floransa Müzesi’ne alınmıştır. Bu dönemde İtalya’da yakaladığı şöhreti değerlendirmiş ve Castel Franco’da bir stüdyo kurarak çalışmalarına devam etmiştir. Cote D’Azure’da düzenlenen uluslararası sanat sergisinde bir diğer ünlü tablosu Kel Mıstık ile portre dalında birincilik ödülünü kazanmıştır.

1972 yılında, tam 17 yıl aradan sonra, Türkiye’ye dönmüştür. Kurtuluş Savaşı gemilerinden Yavuz Zırhlısı’nın satılıp tıraş bıçağı yapılacağını duyunca vakit kaybetmeden bir resmini yapmıştır, bu resim halen İstanbul Deniz Müzesi’nde sergilenmektedir. 1978 yılında, uluslararası sanat dünyasındaki başarıları ve kendi ekolünü yaratmış olması nedeniyle Pan Haber Ajansı kendisini yılın adamı seçmiştir. Yine aynı yıl Atatürk’ü ülkeyi ziyarete gelen devlet adamlarıyla resmeden bir dizi hazırlamıştır. Bu dizi Anıtkabir’de sergilenmiştir. 1981 yılında İtalya’daki Accademia Universale Roma tarafından Academico Benemerito diploması ve fahri hocalık unvanı verilmiş, adına sürekli bir kürsü ayrılmıştır. Bir yıl sonra sanattaki otuzuncu yılını kutladığı 30. Sanat Yılı sergisi İstanbul, Ankara ve İzmir’de dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren ve Başbakanı Bülent Uluslu tarafından açılmıştır. Serginin hemen ardından Renk Renk Türkiyem koleksiyonu için uzun bir Türkiye seyahatine çıkmıştır.

1984 yılında Nurhan isimli bir hanımla evlendi. 1988’de SSCB Kültür Bakanlığı Güzel Sanatlar Akademisi Başkanlığı tarafından üniversitelerde konferanslar vermek ve araştırmalar yapmak üzere davet edilmiştir. Aynı yıl Ephesus tablosu ile Papa II. Jean Paul tarafından gümüş madalya ile ödüllendirilmiştir. 1989 yılında başladığı Gazi Üniversitesi Resim Bölümü öğretim üyeliğine 24 Ağustos 1992’de vefat edene kadar devam etmiştir. Kırıkkale’de ünlü ressamı anmak için her yıl Keskin İlçesi’nde anma etkinlikleri yapılmaktadır. Öldüğünde Renk Renk Türkiyem koleksiyonunu ancak tamamlayabilmiştir. Altmışbeş yıllık hayatında beşi Türkiye’de olmak üzere altmıştan fazla kişisel sergi açmıştır. Bu sergilerin büyük bölümünün açılışı devlet başkanları ve ileri gelen devlet adamları tarafından yapılmıştır.

Seyhan Erözçelik kimdir?




13 Mart 1962’de Bartın’da doğdu. Bartın Cumhuriyat İlkokulu ve Kadıköy Maarif Koleji’nden sonra girdiği Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi Psikoloji Bölümü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’ndeki öğrenimini yarıda bıraktı.

1986 yılında arkadaşlarıyla birlikte Şiir Atı Yayıncılık’ı kurdu ve Şiir Atı dergisinin yönetimine katıldı. Türkiye Yazarlar Sendikası, Uluslararası PEN Derneği, Reklam Yaratıcıları Derneği ve Kadıköy Maarif Koleji ve Anadolu Lisesi Mezunlar Derneği üyesi.


Seyhan Erözçelik

Yayımlanan ilk şiiri Düştanbul, 1982’de Yazko Edebiyat’ta çıktı. Asaf Hâlet Çelebi‘nin şiirleri üzerine bir ‘şerh’ denemesi hazırladı. Dünyasına yakın hissettiği şairler, Konstantinos Kavafis ve Osip Mandelstam’dan çeviriler yaptı.

1992’de kayıp şair Halit Asım’ın şiirlerini ortaya çıkardı ve yayına hazırladı. Şiirlerinde zaman zaman Bartın Türkçesiyle birlikte diğer Türk dillerini de kullandı. Kara Yazılı Meşkler’de aruz ölçüsüne modern bir yorum getiren Seyhan Erözçelik, yurtiçinde ve yurtdışında şiirle ilgili çeşitli toplantılara, seminerlere katıldı. Princeton, Yale, Duke, Stevens Institute ve Buffalo State Üniversitelerinde Türk şiiri üzerine yapılan sempozyumlara davet edildi.

New York’ta Murat Nemet-Nejat’ın yayına hazırladığı Eda: An Anthology of Turkish Poetry, Wayne Miller ve Kevin Prufer’ın yayına hazırladığı New European Poets adlı antolojilerde yer aldı. 2004 ve 2005’te iki Şiiratı derlemesini yayına hazırladı. Gül ve Telve kitabı, 2010 yılında, Murat Nemet-Nejat’ın çevirisiyle Rosestrikes and Coffee Grinds adıyla, Talisman Yayınevi tarafından ABD’de yayımlandı.

24 Ağustos 2011 tarihinde beyin kanaması nedeniyle (49 yaşında) ölen şairin cenazesi Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Seyhan Erözçelik’in Eserleri

Şiir:

  • Yeis ile Tabanca (1986)

  • Hayal Kumpanyası (1990)

  • Kır Ağı (1991)

  • Gül ve Telve (1997)

  • Şehir’de Sansar Var! (1999)

  • Yeis (2002)

  • Kitaplar (2003, daha evvel yayımlanmamış şiir kitapları Kitap, Bitti. ve Kara Yazılı Meşkler ile birlikte)

  • Yağmur Taşı (2004)

  • Vâridik Yoğidik (2006)

  • Rosestrikes and Coffee Grinds (2010, Murat Nemet-Nejat tarafından yapılan Gül ve Telve adlı kitabının İngilizce çevirisi)

  • Pentimento (2011)

Ödülleri:

Hayal Kumpanyasıyla 1991 Yunus Nadi Ödüllerinin şiir dalında ödül aldı, özel gerekçelerle reddetti. Kitaplarla 2004 Behçet Necatigil Ödülü’ne seçici kurulun oybirliğiyle layık görüldü. Yetiştiği okul Kadıköy Maarif Koleji tarafından da ödüllendirildi. 2005 yılında Dionysos Şiir Ödülü’ne layık görüldü.

Seyhan Erözçelik’in Şiirlerinden Örnekler

Hece Ve Ölüm

Ahşap şehrin kağıda vuran camları. Kırıldı. Görüntü havuzdan döküldü. Çılgın dil. Neyi unuttum? Bir örgü. An nem örüyor, ben çözülüyordum. Elmayı soyup bir tabağa koyar gibiydim. Güzel gibi Kulyağımda dönen çılgın dil— dönüp duran hâtıra kutum, içindeki kedi gözleri ve beslediğim cam heceler. Hâtıra kutumu kırdım ben, kulağımda dönen çılgın dil… … kanı akıtılan bir inci.

Ne çıkar unuttuk hepsini!

Enjektör

Ağaca vurdu balıklar, silindi pulları, su çizildi kökten uca. Yapraklar mı çıldırdı, bulutları kim kesti geçmişin hançeriyle?

Bulutlardan pas fışkırıyordu, pas fışkırıyordu bulutlardan incecik damarlarıma.

Ayrıntıya hapsettiğim dünya, mon coeur! Ampule taktığım düşlerim…

Bulutları kör bir çocuk çakısıyla ben kestim. Kesildi. Kimse inanmadı.

(Yeis İle Tabanca’dan)


Bekir Sıtkı Erdoğan



(d. 1926, Karaman - ö. 24 Ağustos 2014, İstanbul)

1926'da Karaman doğdu. Kuleli Askeri Lisesi ve 1948'de Kara Harp Okulu'nu bitirdi. Kıta subaylığı yaptı. Bu arada Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nden de mezun oldu. Heybeliada Deniz Lisesi'nde edebiyat öğretmenliği yaptı.

Halk şiiri geleneğini gününün koşullarıyla bağdaştırarak hece ölçüsüyle, bazen de aruz vezniyle şiirler yazdı.

Türkçe'nin inceliklerini yansıtan, duygulu şiirlerinden bazıları bestelendi. Rubai türündeki şiirleri Hisar Dergisi'nde yayınlandı.

Bekir Sıtkı Erdoğan'ın Eserleri

ŞİİR:

  • Bir Yağmur Başladı (1949-1957)

  • Dostlar Başına (1965)

  • Kışlada Bahar (1970)

  • Binbirinci Gece

Bestelenmiş Şiirleri:

  • Kara Gözlüm Efkarlanma Gül Gayri (1963)

  • Ve Ben Yalnız (1968, Müzik: Selmi Andak)

  • Hasret (1970, Müzik: Georges Moustaki; Aranjman: Georges Moustaki - Le Meteque)

  • Hancı (1977, Müzik: Gatson Rolland; Aranjman: Paul Mauriat - Toccata)

ÖDÜLLERİ

  • 1973'te Cumhuriyet'in 50. Yılı Şiir Yarışmasını 50. Yıl Marşı ile kazandı. Marşı Necil Kazım Akses besteledi.

Bekir Sıtkı Erdoğan'ın Şiirlerinden Örnekler

KIŞLADA BAHAR

Kara gözlüm, efkarlanma gül gayri İbibikler, öter ötmez ordayım Mektubunda diyorsun ki: 'Gel Gayri' Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım

Ah çekerim resmine her bakışta Bir mahzunluk var o boyun büküşte Emin ol ki, her sigara yakışta Sanki, duman tüter tütmez ordayım

Mor dağlara karargahlar kurulur Eteğinde bölük bölük durulur On dakika istirahat verilir Tüfekleri çatar çatmaz ordayım

Dağlar taşlar bu hasretlik derdinde Sabır sebat etmez gönül yurdunda Akşam olur tepelerin ardında Daha güneş batar batmaz ordayım

Aramıza dağlar girmiş koskoca Meraklanma gönlüm dağlardan yüce Bir gün değil, beş gün değil, her gece Yatağıma yatar yatmaz ordayım

Bahar geldi koyun kuzu koklaştı İki aşık senelerdir bekleşti Kara gözlüm, düğün dernek yaklaştı Vatan borcu biter bitmez ordayım

BİN BİRİNCİ GECE (Hancı)

Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı Şuraya bir yatak ser yavaş yavaş Aman karanlığı görmesin gözüm Beyaz perdeleri, ger yavaş yavaş

Sıla burcu burcu... ille ocağım Çoluk çocuk hasretinde kucağım Sana her şeyimi anlatacağım, Otur baş ucuma, sor yavaş yavaş

Güç bela bir bilet aldım gişeden Yolculuk başladı Haydarpaşa'dan Hancı n'olur, elindeki şişeden Birkaç yudum daha ver yavaş yavaş

Ben o gece, hem ağladım, hem içtim İki gün, diyardan diyara uçtum Kayseri yolundan, Niğde'yi geçtim Uzaktan göründü, Bor yavaş yavaş

Garibim, her taraf bana yabancı, Dertliyim; çekinme, doldur be hancı İlk önce kımıldar hafif bir sancı Ayrılık sonradan kor yavaş yavaş

Bende bir resmi var, yarısı yırtık On yıldır evimin kapısı örtük Garip bir de sarhoş oldu mu artık Bütün sırlarını der yavaş yavaş

İşte hancı ben, her zaman böyleyim Öteyi ne sen sor, ne ben söyleyim Kaldır artık, boş kadehi neyleyim Şu bizim hesabı, gör yavaş yavaş

Metin Kurt kimdir?



15 Mart 1948'de Kırklareli'de doğan Metin Kurt, Galatasaray’ın eski futbolcusudur. Altay’da başlayan profesyonel futbolculuk kariyeri, PTT’ye transferiyle birlikte parlamış ve milli takıma kadar yükselmiştir. PTT’deki göz kamaştıran performansının ardından Galatasaray’a transfer oldu. Galatasaray’daki performansı dönemin en önemli yıldızlarından biri hale gelmesine neden sağladı. Galatasaray’da oynadığı dönemde futbol alanında ilk kez sendikal faaliyet başlattığı için kadro dışı bırakıldı. Kayserispor’a transfer olan Metin Kurt futbolu burada bırakmıştır.

Metin Kurt, Profesyonel Futbolcular Derneği (PFD) ve Amatör Futbolcular Derneği (AFD) kurucuları arasında yer aldı. Eser Özaltındere'nin İstanbul başkanlığını yaptığı, Beşiktaş sorumlusunun Mehmet Ekşi, Trabzon sorumlusunun ise Şenol Güneş olduğu AFD de 12 Eylül darbesi sonrası kapatıldı.


28 Aralık 2009’da Spor Emekçileri Sendikası (Spor-Sen) ile yeniden başladı. Kuruluş dilekçesi verilerek, yasal süreç başlatıldı ve sendikada çalışmalar yürüttü. Aralık 2010'da anlaşmazlığa düşerek Spor-Sen'den ayrıldı. Mücadelesini hayatını kaybetmeden kısa süre önce kurduğu Spor Emek-Sen’de devam ettirdi.

Futbolu bırakmasının ardından aralarında Yedikule ve Eyüpspor kulüplerinin de bulunduğu çeşitli takımları çalıştırdı. Toplamda 37 kere millî takıma çağrılmış olup 26 kere A Milli, 9 kere 21 yaş altı, 2 kere de 18 yaş altı millî takım forması giydi.

Ajans Sportmen, Özgür Ülke ve Evrensel Gazetesi’nde spor yazarlığı ve editörlüğü yaptı. 2011 Türkiye genel seçimlerinde TKP listelerinden İstanbul milletvekili adayı olmuş ancak seçilememiştir.

2011 yılında Kesmeşeker grubu, “Doğdum Ben Memlekette” albüm kapağına Metin Kurt’u taşımış ve “Metin Kurt Yalnızlığı” şarkısıyla süslendirmiştir. Temmuz 2017’de ise yazar Vecdi Çıracıoğlu, İletişim Yayınları’ndan çıkan “Gladyatör” isimli kitabı Metin Kurt’a atfetmiştir.


Gırtlak kanseri nedeniyle Samatya Hastanesi'nde bir süre tedavi gören Metin Kurt, kalp yetmezliği sebebiyle 24 Ağustos 2012 tarihinde saat 11:00 sularında hayata gözlerini yumdu


Tamamlanmamış bir devrim portresi: Metin Kurt


Şimdi, kırmızı atkısıyla o ‘nostaljik ve romantik’ bir öge olmanın çok ötesinde, eskilerden bize elimize tutuşturduğu mücadele bayrağıyla, önümüzde ve kol kola yürümeye devam ediyor. İSMAİL SARP AYKURT/SOL gazete /24.08.2020 Metin Kurt, büyük bir devrimci portredir. Bitmeyen ve geri düşmeyen bir mücadele kavgasının büyük bir ismi, futbolun gerçek ve emekçi bir önderi olarak, Türkiye’nin futbol tarihine devrimci izler kazımıştır. Ancak, henüz tamamlanmamıştır. O yüzden, 24 Ağustos bir anma günü olmakla birlikte, yeni mücadele döneminin de ilk günü sayılmalıdır. Metin Kurt herkes gibidir, sadedir ama adanmıştır; tutku doludur. İşte bu özellikler ve örgütlü komünist kimliği onu büyütmüştür. John Reed’in bir dönemki eşi Louise Bryant’ın kitabında ifade ettiği, “Büyük olayların ortasında kendi varlığını sürdürecek kadar güçlü olmak bile, büyük olmak demektir” sözü, adeta Metin Kurt içindir. O bizim gibidir, bizdendir; mücadelesi ve adanmışlığı ise fevkaladedir, örnektir. Metin Kurt gibi doğmak: Futbolun adanmış devrimcisi Metin Kurt, mücadele ile dolu o koca yaşamına Kırklareli’nde başlamıştır. Kardeşinin de önemli bir futbolcu ve Galatasaray’da oynuyor oluşu, onu futbol oynamaya daha da yakınlaştıran en önemli nedenlerin başında gelmektedir. Ancak buna sebep olan etkenlerden birisi yalnızca futbol sevgisi de değildir. Yaşam koşulları belirleyici ve baskındır. Öğretmenlerinin okuması konusundaki ısrarları da yetersiz kalınca Metin Kurt, zaten oldukça yetenekli olduğu bir spor branşında kendisini göstermeye başlar. Atatürk Erkek Lisesi futbol takımında başladığı futbol serüveni, İstanbul Üniversitesi Spor Kulübü’nde, Alibeyköy Adalet’de, Altay’da, PTT’de ve Galatasaray’da devam eder. Galatasaray günleri onun futbolculuğunun da isyankâr ruhunun da zirvesidir. Galatasaray’da örgütlediği isyanın etkisinin ne kadar büyük olduğu açıktır. Emekleri heba olan insanların Galatasaray’da aradıkları kişi olmuştur Metin Kurt. O döneme dek çok dillendirilmeyen, ıskalanan bir alanda öncü olmayı bilir. Şimdilerdeki gibi, para ve mülk peşinde koşanlardan değildir. Bizimle beraber arsadadır, borsadakiler ise karşısındadır. Metin Kurt, hayatının her anında ‘komünist’ olmakla suçlanmaktadır. Para babası simsarlardan, kulüp yöneticilerinden ayrı durduğu açıktır; sporcusundan malzemecisine kadar birçok işçinin kendisine karşı oluşturduğu güveni hiç boşa çıkarmaz. Tam da bu yüzden hedef tahtasındadır. Evet, komünisttir de; bundan kaçınma gereği de hiç duymamıştır. Kendisine yönelen ve hakkını, verdiği emeklerini savunmak sanki bir suçmuş gibi ilan edilen ‘Futbola anarşiyi soktunuz’ suçlamalarına yanıtı sert olur. Hatta bunu bir grev ve basın açıklamasına dönüştürür. Ancak sermaye ile mülkündeki medyası çalışıyordur: “Metin Kurt sokağa düştü. Fatih Parkı’nda şarapçılarla yatıp kalkıyor”. Üzerinden çok geçmeden, Metin Kurt’un kendisine has ve sağlam iradeli tutumu onu çok sevdiği, taraftarı ve sporcusu olduğu Galatasaray’dan ayrılmaya zorlamaya başlar. Sermayenin ele geçirdiği tüm takımlarda bu kural zaten geçerlidir. Önce komünist, sonra futbolcu Metin Kurt onlar için artık bir bariyerdir. O, ‘aforoz’ edilecek isimler listesinin en başındadır. Artık o, bu verimli toprakların en önemli isyan ateşlerinden birini yakmanın eşiğinde beklediğinin bilincindedir. Sonrasında bu ateş, onu Kayseri’ye kadar sürükleyecektir. Yine o günlerde, dönemin Fenerbahçe antrenörü Didi’nin açıklaması ise pek de şaşırtıcı değildir: “Metin Kurt, Galatasaray takımının yarısıdır. Böyle bir futbolcu dünyada çok az bulunur. Öyle bir futbolcuyu dışarıda bırakmak ihanettir. İstemiyorlarsa, bize versinler”. Metin Kurt’un zihninde ise başka şeyler dolaşır. O, sporun ve spor emekçilerinin kurtuluşunun sermaye düzeninden çıkmakla, onu alt etmekle geleceğini görebilenlerdendir. Bu yolda futbolu bırakmak, kadro dışında bırakılmak ya da amatör takımla çalışmalara katılmak mücadelesinin uzuvlarından yalnızca bir tanesidir. Metin Kurt, bir tarafıyla masumca ve olanca sevgisi, bağlılığı ile maç izlemeye gelen taraftar ile futbolun kötücül yüzü arasında kalır. Baskı, hissedilmeyecek gibi değildir. Kayseri’de verilen futbolu bırakma ve ‘modern dilencilik’ olarak adlandırdığı jübile yapmama kararı onu örgütlü mücadeleye itmeye başlar. Emekçilerin gladyatörü, sermayenin bir gladyatörüne dönüşemezdi. O, halkına en yakın çizgide, hep halkı ile saf tutmayı yeğler. Kayseri’de bulunduğu dönemde Maden-İş Sendikası’nın patronlar örgütü MESS’e karşı başlattığı direnişe bir futbol emekçisi olarak destek oluşu ve grevdeki işçiler ile çadırlarda gösterdiği dayanışma, Metin Kurt’u yeniden öne itmekte gecikmez. Yerel gazetelerde, Metin Kurt’un halktan maden işçileri için para topladığı, hatta o iş kolunda sendikanın gerilememesi için bir metal fabrikasında çalıştığı yazılır. Mücadele katmerlenirken... Metin Kurt, mücadelesini yazılarında da anlatmaya başlamış, spor emekçilerinin bir arada ve örgütlü mücadele etmeleri için siyasi çağrılar yapmaya başlamıştır. 1979 senesinde Politika dergisinde yapmış olduğu “Tüm sporcular derneği kurulmalıdır” çağrısı karşılık bulmaya başlamıştı bile. Sporun burjuva siyaset ve sermaye ile doğrudan ilişkili olduğunu vurgulayan ve buna yönelik çalışmalar yapan Metin Kurt, “Ne sağcıyız ne solcu, futbolcuyuz futbolcu” tekerlemesine “Gerçekte siyaset, sporun baba evidir” cevabını veriyordu. Sportmence günleri hararetli bir şekilde başlamıştı. Örgütlenme çağrıları, amatör sporcu çalışmaları, sporcular ile kurulan yepyeni temaslar... Sportmence mücadeleye hızlı bir giriş yapmış ve dikkat çekmiştir. Özellikle, konu olarak işlediği ‘Faşist ve dinci sporcular gerçeği’ yazıları ya da güncel spor sorunlarına ilişkin yürüttüğü çalışmalar, şimdileri dahi anlatır. Metin Kurt, gerici oyuncuların spor alanına ev sahipliği yapmasına bariyer olacak tüm çalışmaları Sportmence üzerinden örgütlemeye kararlıdır. Ancak hızlı girilen gündemler ve verimli geçen Sportmence günleri, ekonomik nedenlerle kesintiye uğradı ve dergi kapatılmak zorunda kalır. Metin Kurt, bu hakkını daha sonra yeniden kullanmak üzere, antrenörlük ve iş dünyasına zorunlu bir giriş yapar. Sportmence ile birlikte yürüttüğü Yedikule futbol takımının eğitmenliği ise kendisini yorgun ve yıpranmış hissettirmiştir. Geçen zaman Metin Kurt’u birçok kulvara sürükledi. Eyüpspor ve Kayserispor’da tüketilen kısa antrenörlük maceraları, geçici süre yürüttüğü pazarlama yöneticiliği, Sivasspor dönemi, Ajans Sportmen, Özgür Ülke ve Evrensel gazeteleri... Tüm bu süreç, Metin Kurt için mücadelenin katmerlendiği, yoğunlaştığı momentler içeriyordu. Futbolculuğunda ilginç ve güzel anılar da biriktirmişti. Futbol gittiği her yerde peşinden gitti ama özne hep mücadelesi oldu. Yoksa futboluna, ona olan sevgisine diyecek bir şey olamazdı. Ama öncelikleri hiç değişmedi. Bizzat aktarıyordu. Zamanında Galatasaray’da görev yapan teknik direktör Brian Birch’ün Türkiye’ye son gelişinde bir açıklaması var. Havaalanında kendisine gazete veriyorlar, okumaya sondan başlıyor. Gazeteciler “Hocam, futbol sayfaları sonda bizde?” diye uyarınca, “Yok, Metin Kurt’u arıyorum. Daha başbakan olmadı mı?” diye soruyor. Metin Kurt, ne kimliğini gizliyor ne de mücadelesini aksatıyordu. Onu bilmeyen yoktu, mücadelesini evrensel kılmıştı. Çalkantılı bir yaşam kavgasında yeni uğraklar 1970-1973 yılları arasında üst üste üç kez şampiyon olan Galatasaray’ın en önemli parçalarından birisiydi. Şimdilerdeki milli futbol takımından daha farklı günlerde, 70’lerde, 6 yıl aralıksız bir biçimde 26’sı A, 9’U Ümit ve 2’si de A Genç Milli takım olmak üzere toplam 37 kez milli takımın formasını terleten bir futbol emekçisiydi. Galatasaray-Bayern Münih Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası maçında, Batı Almanya forması da giyen Paul Breitner ile karşılaşmıştı bir keresinde. Breitner, sol görüşlü bir futbolcuydu. Metin Kurt’u duymuştu. Yakınlaşmalarının sebebi ‘eşitlikçi bir dünya kurma’ hayali oldu. Breitner’in futbol zekâsından, pozisyon bilgisinden etkilendiğini söyledi Metin Kurt: “Dünyanın en iyi defans adamıydı o zamanlar. Klası şüphe götürmezdi ve bu, futbol zekâsından ileri geliyordu. Demek ki benden daha solcuymuş!” Metin Kurt, işsiz ve parasız olmanın acı tadını her emekçi gibi tatmış idi, ancak mücadelesinde bunların da olabileceğini hesaba katan birisiydi de... Buna boyun eğecek bir karakter kendisinde zaten yoktu. “Metin Kurt Halk Sofrası” ismi ile kurduğu çorbacı da ‘dostsuz’ kalıyor, pek bir kısa süre içerisinde kapanıyordu. Ancak o sıralarda akıllarda Sportmence ve sendika fikri egemendi. Bunu sıklıkla dillendiriyordu: Sportmence dergisi benim için öylesine büyük bir idealdi ki, bu ideal için her şeye katlanabilirdim”. Başka çare yoktu, sendika ve dergi spor alanı için olmazsa olmazdı. Yeniden toparlanmalı, alanı gericilere ve para babalarına bırakmamalıydı. Sermayenin at koşturacağı bir spor alanına tahammül edemiyordu. Yaşam kendi yolunda hızlıca akıyordu ve bu akışa yine kısa süreli deneyimler karıştı. 2006 senesinde eski takımlarından Yeniçarşı ile buluştu. Buluşma kısa sürdü. Yine olmadı, “Haksız olan, çarpık spor düzeni” dedi, üstüne basarak. Fakat yine durmadı, duramazdı. Sonuçta emekçi halkına hizmet etmek onun asli mesleği oldu. Onun için daha iyi bir meslek mi vardı? Borçlanarak dergi kuruldu. İlk nüshaları basılan derginin dağıtımı ve organizasyonunu bizzat Metin Kurt üstleniyordu. Pek parlak bir durum yoktu gerçi ama dergi çıkmaya devam etti. Derginin tek bir amacı vardı. Bu, spor emekçilerinin örgütlü hale geleceği bir sendika kurmak ve örgütlü mücadeleye çağrı yapmaktı. 2009’un Aralık ayında sendika, Spor-Sen, kuruldu. Dolmabahçe protestosu ise o dönemin nabzını ölçüyor, işçi sınıfına ihanet eden sendika üyeleri Metin Kurt için ve hiç utanmadan kınama cezası öneriyorlardı. Metin Kurt için Spor-Sen’in ömrü çabuk tükendi. Aklındaki tek gerçek amaç, işçi sınıfının gerçek sendikasını kurabilmekti. İlk sporcu grevinde, ilk sporcu sendikası girişiminde onun adı vardı hep. ‘Futbol oyun olarak güzel, borsada çirkin ve kirli’ derken emekçilerin yanından bir an olsun uzaklaşmayı düşünmedi. Aforoz edilmesi de mücadeleden düşürmedi onu. Sahada da en yakın yerde durmasını da bilirdi halkına… Ve yine devam etti. Metin Kurt, Dolmabahçe eyleminin bir dönüm noktası olduğunu düşünüyordu. Artık bu duruma seyirci kalmak, işçi sınıfına başka türden bir ihanetti onun için. Maç yeniden başladı. “Bugün bizler ilan ediyoruz ki, bundan böyle hiçbir top emekçilerin kalesine girmeyecek. Bugün bu maç, AKP ile emekçi halkımız arasındadır. Sinmeyeceğiz, susmayacağız, seyirci kalmayacağız, bu maçı alacağız”! Müjde gecikmedi ve Devrimci Spor Emekçileri Sendikası kuruldu. Sportmence ise sendikanın teorik yayın organıydı. Bu sıra dışı bir çıkış, bir meydan okumaydı. Sendika eylemlerine başlamış, özellikle İstanbul’da örgütlenen taraftar eylemi sermaye sınıfını ve gerici siyasal iktidarı rahatsız etmeyi başarmıştı. Spor emekçileri, sporseverler ve de sendikaları bir aradaydı… Eski günlerdeki gibi… Metin Kurt çalışmayı ve nesnelliği zorlamayı hiç terk etmedi; mücadelesindeki inatçılığını ve çelikten iradesini futboldaki emeği ile bir araya getirdi. Halktan kopuk değildi, bilinir ve sevilirdi. Ama öyle, içi boş sevgi sözcükleri ile değildi bu; içtendi. “Yıldız yokuşunda belediye otobüsleri ile yarışıyordum, Beşiktaş’tan Etiler sapağına kadar... Otobüs duraklarda durup yolcu indirip bindirdiklerinde duruyor, nefes alıp vererek kültürfizik hareketleri yapıyordum. Hareket ettiğinde yine yarış başlıyordu, gelecek durağa kadar. Etiler sapağına dek süren bu yarış, o noktadan sonra aşağıya Beşiktaş’a doğru devam ediyordu. Artık otobüs şoförleri bile tanıyordu beni. Seneler sonra Galatasaray’da oynadığım zamanlarda da bu yöntemi yine aynı güzergâhta kullandım. Bir gece durakta duran otobüsün camından başını çıkartan bir şoför beni tanıyıp 'Yine eski günlerdeki gibi, değil mi Metin?' diye sordu." 2011 ise, Metin Kurt için özel bir dönemin açıldığı yıldı. Beş yüz bin boyun eğmeyen arayan Türkiye Komünist Partisi’nin milletvekili adayı idi Metin Kurt. “Siyasette tek kale maç olmaz” demişti. Artık sınıfın partisinde, sporun batakhanesini kurutmak için vardı. Sendika hiç durmadı. UEFA protestosu, 1 Mayıs eylemleri, yoğun ve hararetli toplantılar… Taraftar grupları, sporseverler, spor emekçileri renklerde, ‘başarı’ vaat eden kokuşmuş, sermayedar yöneticilerde ya da tezahüratlarda değil; zaten ait olduğu ‘sınıfında’ buluşmalıydı. 2012 senesi ise Metin Kurt’un fiziksel yaşamının sınırına ulaştığı yıl oldu. Ancak bu durum, başka bir görev yüklüyordu, mücadelesini devrettiği emekçilere. Metin Kurt, 24 Ağustos 2012’de aramızdan ayrıldı. Belki bazı şeyleri yarım bıraktı, ama mücadelesini asla. Metin Kurt, bu toprakların isyan ateşi olmayı, “Sporda da sözümüz var” demeyi hâlâ sürdürüyor ve siyasi ve sportif yelpazenin tüm kesimlerinden ona referanslar verilmeye devam ediliyor. Ama o, sosyalist ilkelere ve eşitlikçi bir düzene hasret karakteri, fiziksel olarak aramızda olmasa dahi “Bana yakışan Türkiye Komünist Partisi’dir, boyun eğmeyenlerin partisidir” dediği günden bu yana rengini belli ediyor. Eski günlerinde nasılsa, şimdi de öyle Metin Kurt. Hala en çalışkanımız, hala halkın içerisinde, mücadelenin en önünde, hala ellerinde davulla tribünde, hala insanların dimağlarında, hala çay içiyor, sohbet ediyor bizimle ve hala partili, boyun eğmeyen bir TKP’li… Ve korkuyorlar ondan hala. Korkuyorlar, çünkü Vecdi Çıracıoğlu’nun deyişi ile; “O, mücadelesinde en haysiyetli yolu seçmişti, yani sosyalizmi…” Yani; yalnızlığı değil; çoğalmayı. Şimdi, kırmızı atkısıyla o ‘nostaljik ve romantik’ bir öğe olmanın çok ötesinde, eskilerden bize elimize tutuşturduğu mücadele bayrağıyla, önümüzde ve kol kola yürümeye devam ediyor. Metin Kurt’un olduğu yer, emek, alınteri, eşitlik, özgürlük ve boş arsalarda koşan çocukların mis gibi ter kokuları, toprak kokan çorapları ile bezeniyor. Eski günlerdeki gibi ve yeniyi kurmanın arifesinde… Ve Gelenek’i bizlere devrettiğinin bilinciyle…


Baki Özilhan kimdir?



Gazeteci, aktivist (D. 1947 – Ö. 24 Haziran 2018, Ankara). 2005-2015 yılları arasında CHP’nin Genel Başkanlık İletişim Koordinatörlüğü’nü yapan Baki Özilhan, 1968'de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini yarım bırakmak zorunda kaldı. 1980’de TRT’de görev aldı. A.A. Radyo Tv. (ARG ) Genel Müdürlüğünü üstlendi. 2000 - 2005. TRT'de "Televizyon Gazetesi" ve "Susma Konuş" diye iki program hazırlayıp sundu. UBA'da aralıksız 14 yıl Genel Müdürlük ve Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Basın Konseyi kurucusu, Yüksek Kurul ve Onur Kurulu üyesi, Sarı Basın Kartları Komisyonu üyesi ve TGC’nin Ankara Temsilcisi oldu. 2000’de yeniden döndüğü TRT’de beş yıl program yaptı.

Özilhan TRT ve özel medya kuruluşlarında görev yapmış tecrübeli bir gazeteci ve program yapımcısıydı. Ulusal Basın Ajansı Yöneticiliği, SBS Radyoları Türkiye Haberleri Sorumluluğu, CHP Genel Başkanı İletişim Koordinatörlüğü gibi sayısız görevde bulunan Özilhan, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Onur ödülü sahibiydi. Özilhan, 20 Ocak 2018'de "Sansürsüz Sohbet" adlı programla Ulusal Kanal'da ekranlara geri dönmüştü.

Baki Özilhan, 24 Haziran 2918 günü Ankara’da kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Cenazesi 25 Ağustos 2018 Cumartesi günü saat 16.00’da, Çankaya Oran Mahallesi 631. Caddedeki Pir Sultan Abdal Kültür Merkezi ve Cemevinde yapılan törenden sonra Karşıyaka Mezarlığında toprağa verilecek.

CHP'de 2005-2015 yılları arasında Genel Başkanlık İletişim Koordinatörlüğü yapan Özilhan, görevi bıraktığında gazetecilik yaşamını şöyle anlatmıştı:

“Başbakan olabilecek oya ulaşması da ihtimal dahilinde olan CHP Lideri Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na, sandıklar açılmadan ‘Hoşçakalın’ dediğimi nasıl olsa duyacaksınız. Neden, niçin diye meraklanmamanız ve yapılması muhtemel yakıştırmalarla kamuoyunun karşısına çıkmamanız için, son sözümü baştan söyleyeyim. Atılmadım, başarı dileklerimle, uzun bir tatil için hoşçakalın dedim. Peki, söze neden atılmadım diye başladım? Nedeni şu; Ben atılma konusunda şerbetliyim, kıdemliyim. Zaman zaman atılırım. Tanıyanlar ‘yine mi atıldın’ diye merakta kalmasın istedim. Şimdi, ‘nerelerden ve niçin atıldın’ diye de merak edenler olmuştur. Özetle; 1968'de İstanbul Ü. Hukuk Fakültesinden, 1971 muhtırası verilince işçilikten atıldım. 1980’de TRT’deydim. Darbe oldu. "Anarşi ve Terör" adlı programım ekranlardaydı. Önce Mamak’a davet ettiler, arkasından da Sıkıyönetim Komutanı emriyle TRT'den attılar. 1402'lik oldum. Geçmişte, "Gazeteci dövdürdü" v.s diye haberini yaptığım ve Basın Konseyi Yüksek Kurulu üyesi olarak hakkında olumsuz rapor yazdığım bir milletvekili, günün birinde basından sorumlu devlet bakanlığına getirildi. Ben de A.A. Radyo Tv. (ARG ) Genel Müdürüydüm. İlk işi beni Genel Müdürlükten attırmak oldu. Ne yazık ki, o dönem A.A. Rd.Tv A.Ş.'de Yönetim Kurulu üyesi olan basınla ilgili kuruluşların başkanlarından, yani 5 gazeteciden 4'ü de bakan talimatına uydu, atılmamı onayladı. İlk imzayı o atar diye karalanan bir meslek kuruluşumuzun başkanı ise "Niye atıyorsunuz, çok başarılı bir Genel Müdür" dedi ve imza atmadı. Yıl 2000 - 2005. TRT'de "Televizyon Gazetesi" ve "Susma Konuş" diye iki program hazırlayıp, sunuyordum. Önce "Susma Konuş”u, sonra da tam 400 hafta, aralıksız her cumartesi-pazar sabahı yaptığım çok ödüllü, Sayın Demirel'den Arınç'tan, Çiçek'ten, Baykal'a, Diyanet İşleri Başkanı'ndan STK'lara kadar her kurum ve kuruluşun başkanının konuk olduğu canlı yayın Televizyon Gazetesi programımı yasakladılar. Her halde, ‘pes yani, bir kere de atılma’ dediniz. Demeyin, 40-50 yıllık meslek hayatımda çok güzel şeylerde oldu. Erzincan Lisesi'nde öğrenciyken Erzincan Radyosu'nda program yapmak, Anama bile istek türkü çalmaktan güzel ne olabilir ki? 1971 öncesi yıllarda İşçi-Köylü Gazetesi gibi bir gazetede çalışmak hem onur, hem de çok büyük bir güzellikti. TRT’den atılınca, Prof. Dr. A.T. Kışlalı'nın katkısıyla Yankı'da, daha sonra “Karaoğlan” Ecevit'in davetiyle Arayış Dergisi'nde çalışmakta güzeldi. Bu arada, Arayış'ta olmanın avantajıyla BBC, Radio Stockholm ve Avustralya'nın SBS radyolarına Türkiye haberleri hazırlayıp sunmak hem güzel, hem de şanstı. Sıkıyönetim Komutanlığı’nın 52 sayı tahammül ettiği Arayış yasaklanınca, Mülkiyelilerin A. Işıklı Hocasının katkısıyla Nokta Dergisi'nde ve THA'da iş bulmam bir başka güzellikti. Sonra, kendisinden çok, ama çok şey öğrendiğim Nimet Arzık ve Turan Güneş Hoca'nın tanıştırdığı CHP Milletvekili Nizamettin Çoban’ın ajans satın alması ve benim UBA'da aralıksız 14 yıl Genel Müdürlük ve Genel Yayın Yönetmenliği yapmam gerçekten güzeldi. UBA’dan yazdığım bir haberle ilgili olarak haber kaynağımı açıklamadığım için, gözaltına alındım, Mamak'ta 30 gün yattım. Sıkıyönetim Komutanının o dönem gözaltı yetkisi 30 gündü. 30 gün sonra askeri savcının önüne çıkardılar? Bunlar da güzeldi. Öte yandan, Best Fm’e sabah programları hazırlayıp sundum. Basın Konseyi kurucusu, Yüksek Kurul ve Onur Kurulu üyesi, Sarı Basın Kartları Komisyonu üyesi ve TGC’nin Ankara Temsilcisi oldum. 2000’de yeniden döndüğüm TRT’de beş yıl program yaptım, sundum. Bunların hepsi çok güzeldi. Başka ne güzellik arar ki bir gazeteci? Ya 2005 sonrası diyeceksiniz?. Yine güzellikler devam etti. TRT'de programlarım yasaklandıktan sonra CHP Genel Başkanı Sayın Deniz Baykal telefonla aradı. 'Gel, Genel Başkan İletişim Koordinatörü ol' dedi. Oldum. Sonra, Sayın Kemal Kılıçdaroğlu Genel Başkan oldu. ‘Aynen devam’ dedi. Devam ettim. Bugün oy kullandık, akşam da sandıklar açılacak . Sandıklar açıldıktan sonra hoşçakalın demek spekülasyonlara, yakıştırmalara neden olur. O nedenle sandıklar açılmadan uzun bir tatil hayaliyle hoşçakalın demenin tam zamanıdır. Tekrar hoşçakalın. Hepinize selamlar sevgiler? Baki Özilhan. Gazeteci?."

24 Ağustos 2018'de aramızdan ayrıldı.

KAYNAKÇA: CHP’den sürpriz ayrılık! CHP’nin emektar basın emekçisi Genel Başkan İletişim Koordinatörü Baki Özilhan görevinden ayrıldı (cumhuriyet.com.tr, 7 Haziran 2015), Gazeteci Baki Özilhan'dan acı haber - Gazeteci Baki Özilhan geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti (cumhuriyet.com.tr, 24 Ağustos 2018), Baki Özilhan kimdir? (hürriyet.com.tr, 24.08.2018).

21 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör