• HaberciGazete

Reşat Ş. Sirer, Refet Bele, Cemal Sahir, Yalın Tolga, Cahit Sıtkı



Bugün 2 Ekim. Reşat Şemsettin Sirer, Refet Bele, Cemal Sahir ve Yalın Tolga'nın ölüm yıldönümleri. 2 Ekim aynı zamanda Cahit Sıtkı Tarancı'nın doğum günü.

BRT Yayın Grubu olarak bu değerlerimizi saygıyla anıyoruz.

Reşat Şemsettin Sirer kimdir?



1903'te Sivas’ta doğdu, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bö­lümünden mezun oldu. Liselerde ve îlköğretmen okullarında öğ­retmenlik yaptı. Pedagoji kitabını İstanbul Kız Öğretmen Okulu öğ­retmeni iken yazdı. Daha sonra Bakanlık Müfettişliği, İlköğretim ve Yüksek Öğretim Genel Müdürlüğü yaptı. 1943’te Sivas’tan Mil­letvekili seçildi. 1946-1947’de Millî Eğitim Bakanlığı yaptı. Mil­letvekili iken bir trafik kazasında öldü. Ölümü üzerine, yakından ta­nıyanlar şunları yazmışlardır:

Reşat Şemsettin Sirer “her konuşmasında toplum içinde düzenliliği, gelenek ve göreneklerin yaşamasını ve korunmasını savunurdu.”

“Reşat Şemsettin Sirer, zengin ve sağlam bir kültüre, salim bir mu­hakeme ve sorunlara nüfuz edebilme gücüne, beliğ bir anlatma ve inandırma kudretine malikti. Bakanlık yaptığı yıllarda, en önemlileri de dahil olduğu halde, özel kalemden geçen bütün işlemleri not eder, ilgili dairelerdeki ilgili memurların yanlarına giderdi. Bir sandalyeye oturur, onlarla eşit şartlar içinde bir arkadaş gibi konuşur, lâtife yapar; huzur, emniyet dağıtır, işlerin sonuçlarını öğrenir, gerekirse direktif verir, telâşsız, sessiz, gösterişsiz ayrılırdı.

Tamamlanmamış olan ve yalnız birinci cildi çıkan Pedagoji ki­tabının konuları şunlardır:

Pedagojinin Tarihi, Pedagojinin Niteliği, Pedagojinin Kısımları, Pe­dagojiye Yardım Eden Bilimler, Eğitimin Niteliği ve Görevi, Eğitimin Önemi, Eğitimin Öğeleri ve Çeşitleri, Eğitimin Gücü, Sınırları ve Ka­lıtım, Çocuğun Oluşumuyla İlgili Çevresel Etkenler, Eğitimin Amaçlan, Amaçların Yere ve Zamana Göre değişmesi; Milliyet Dönemine Kadar Tarihin Çeşitli Dönemlerinde Karakteri ve Bu Dönemin Eğitim İdeali ve Son Olarak da Türkiye’de Eğitim Amaçlarının Değişmeleri ve Bugünkü Türkiye’nin Eğitim İdeali.

Kitabın son üç konusunda eğitim tarihine de yer verilmiştir. Bunlar, daha sonraki pedagoji kitaplarında yoktur. Özellikle, “Türkiye’de Eğitim Amaçlarının Değişmeleri ve Bugünkü Türkiye’nin Eğitim İdeali”, ko­nusu, o sırada içine yeni girdiğimiz Cumhuriyet rejimini ve onun de­ğerlerini Türk öğretmenine açıklamaya yönelikti. Bu kısımda:

1) Geç­mişimize Egemen Olan Sultalar,

2) 19. Yüzyıla kadar süren dönem,

3) Enderun Mektebi,

4) Medresenin ulusal olmayan niteliği,

5) 19. yüzyıla kadar egemen olan düzen ve eğitimin sonuçları,

6) 19. yüzyılda başlayan dönem: Bu dönemde toplumsal düzenin değişmesi, eğitim yöntemlerinin değişimi, okulların açılması, mektep ve medrese kavgası,

7) Cumhuriyet ve laisizmin kurulması,

8) Eğitim yöntemi kavramlarında devrim.” ko­nuları işlenmiştir.

Bu konuda , eski eğitimin, ahirete yönelik bir eğitim verdiği; sal­tanatın istediği adamı yetiştirmek istediği; yasaların, dayanağını dinden aldığı; medreselerde Arapça dil kullanıldığı; düşünmeye yönelik bir öğ­retim yapılmadığı; doğma ve batıl inançların öğretildiği; girişimcilik ve yaratıcılıktan yoksun bir eğitim uygulandığı; okulların amacının tüketici memurlar yetiştirmek olduğu vurgulanmıştır. Yenileşmiş olan Tür­kiye’de “ulusal yaşamın gerektirdiği niteliklerle donatılan milletperver adam yetiştirmek, bugünün ve yarının eğitim idealidir” denilmektedir.

“Milletperver adam” şöyle tanımlanmıştır: “Milletini seven, mefkûrelerini (ülkülerini) kendi vicdanında duyan, hukukî ilişkilerinde demokrat, siyasî hayatta cumhuriyetperver, itikadında (inanışında) hür ve vicdan hürriyetine hürmetkâr (saygılı), ahlâkta diğerkâm (özgeci) ve feragatkâr, İktisadî yönden müstahsil (üretici) ve faal, hayat anlayışında nikbin (iyimser) ve mesut adamdır.”

“Bugünkü Türkiye’nin eğitimcileri, tâlim ve terbiye müesseseleri, nazariye ve usulleri, bu vasıflarını söylediğimiz milliyetperver Türkü ye­tiştirmek vazifesini üzerine almış bulunuyorlar.”

Anlaşılmış olacağı üzere, bu kitap, daha önce Bakanlıkça ya­yımlanmış bulunan ve “Maarif Misakı” olarak bilinen genelgedeki görüş ve düşüncelerin, eğitim bilimleri açısından bir açıklaması niteliğindedir. Daha sonraki Pedagoji kitaplarında bu konular yoktur. Bu, eski dö­nemden yeni döneme geçişin bir gereği olarak, öğretmen adaylarını “Cumhuriyetçi” olarak yetiştirmek için yazılmış olabilir. Daha sonraları, Cumhuriyet rejimi yerleşince buna gerek kalmamıştır. Kitabın diğer kı­sımlarının yayımlanmamış olması bir eksikliktir.

2 Ekim 1953'te vefat etti.

Kaynak: Öğretmen Yetiştirme Açısından Türkiye’de Eğitim Bilimleri Tarihi Üzerine Bir Araştırma, Cavit BİNBAŞIOĞLU, Milli Eğitim Basımevi, 1995

Refet Bele kimdir?



1881’de Selanik’te doğdu. 26 Aralık 1898’de Harp Okulundan Piyade Teğmen rütbesiyle mezun olarak 3’üncü Ordu emrine verildi. 29 Aralık 1903’te Üsteğmenliğe yükseltilerek Redif 107’nci Alaya atandı. 12 Ocak 1904’te Selanik Merkez Jandarma Taburunun Vodine Bölüğüne nakledildi. 10 Şubat 1906’da Yüzbaşı oldu. Ekim 1909’da Harp Akademisine başladı.

1912 Haziranında Trablusgarp, 16 Eylülde de Balkan Savaşı’na katıldı. 7 Ocak 1913’te Binbaşılığa yükseltildi. 5 Eylül 1913’te Edirne Jandarma Alay Komutanlığına atandı. 30 Aralık 1913’te Alman Askeri Islah Heyeti Kurmayına verildi. 5 Şubat 1914’te 2’nci Ordu Müfettişliği Kurmayına nakledildi.

3 Ağustos 1914’te Birinci Dünya Savaşı seferberliğinde 4’üncü Ordu Haber Alma Şubesi Müdürü oldu. 28 Şubat 1915’te Yarbaylığa yükseltilerek 10’uncu Tümen Kumandanlığına tayin edildi. 30 Aralık’ta 3’üncü Tümen Komutanı olarak görevlendirildi. 13 Aralık 1916’da Albaylığa yükseltildi ve 53’üncü Tümen Komutanlığına atandı. 9 Ekim 1917’de 22’nci Kolordu Komutanı oldu. 17 Ekim 1918’de Jandarma Genel Komutanlığına getirildi. 17 Mayıs 1919’da 3’üncü Kolordu Komutanlığı görevi İstanbul’dan ayrılarak Mustafa Kemal Paşa ile birlikte 19 Mayısta Samsun’a geldi. 23 Ekim 1919’da Heyeti Temsiliye tarafından Batı Anadolu’daki durumu yerinde görmek ve Komutanlar arasında birliği sağlamak üzere görevlendirildi. 10 Aralık 1919’da Nazilli’de Aydın Kuvayı Milliye Komutanlığını üstlendi. 18 Ağustos’ta Ankara’ya geldi ve İzmir Milletvekili olarak TBMM’nin Genel Kuruluna takdim edildi. 6 Eylül 1920’de Dahiliye Vekilliğine seçildi.

9 Kasım 1920’de Güney Cephesi Komutanlığına atandı. 10 Ocak 1921’de Tümgeneralliğe yükseltildi. 5 Mayısta Cepheden ayrıldı. 30 Haziran 1921’de ikinci defa Dahiliye Vekilliğine seçildi. Mustafa Kemal Paşanın Başkumandan olduğu 5 Ağustos 1921’de Milli Müdafaa Vekâletine getirildi. 10 Ocak 1922’de Milli Müdafaa Vekâletinden çekildi.

II. Dönem (11.08.1923 -26.06.1927) için yapılan seçimlerde İstanbul Milletvekili seçildi. 16 Aralık 1922’de Trakya Komutanlığını üstlendi. 8 Ekim 1923’te Komutanlığın kaldırılmasıyla Meclisteki görevine döndü. 9 Kasım 1924’te Halk Fırkasından istifa etti. 17 Kasım’da kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kurucuları arasında yer aldı. 1 Kasım 1926’da milletvekilliğinden istifa etti. 8 Aralık 1926’da kendi isteğiyle askerlikten emekliye ayrıldı.

1935 yılına kadar politikadan uzak kaldı. V. Dönemde (01.03.1935 – 27.01.1939) İstanbul’dan milletvekili seçilerek yeniden Parlamentoya girdi. VI, VII, ve III. Dönemlerde de İstanbul Milletvekili seçilerek TBMM’deki yerini 1950’ye kadar korudu. 8 Nisan 1950’de Beyrut’taki Birleşmiş Milletler Ortadoğu Filistin Mültecilerine Yardım ve Bayındırlık Ajansı Türkiye Delegeliğine atandı. 22 Şubat 1961’de bu görevden ayrıldı.

2 Ekim 1963’te İstanbul’da vefat etti.

Cemal Sahir Kehlibağcıoğlu kimdir?



(1900-1973). Batılı anlamda operetler sahneye koyma çabalarıyla tanınan yönetmen ve oyuncu.

Budapeşte Krallık Tiyatro ve Sanat Akademisi’nde öğrenim gördü (1916-20). İstanbul’a dönünce İstanbul Operet Heyeti’ne girdi; İstanbul Efendisi, Macun Hokkası, Atlı Ases gibi müzikallerde oynadı. Daha sonra Şehzadebaşı’nda kurduğu (1921) Sahir Opereti adlı toplulukta, Batılı anlamda operetler sunma çabası içinde oldu, Tarla Kuşu, Çardaş gibi operetleri sahneye koydu. Topluluğuyla Millet, Ferah, Hale tiyatrolarında temsiller verdi: Darülbedayi’de ve Süreyya Opereti’nde çalıştı. Bir Anadolu turnesi sırasında sahnede kaza geçirdi ve kötürüm kaldı. Birçok opereti Türkçeye çeviren ya da uyarlayan Cemal Sahir, oyuniar da yazdı: Son Buse, Öldüren Kim, Bir Şoförün Cinayeti, Salondaki Kadın, vb.

Yalın Tolga kimdir?



1 Ocak 1934'te Muğla'da doğdu.


Tiyatro sanatçısı ve yönetmen, Bursa Ahmet Vefik Paşa Devlet Tiyatrosu müdürlerinden. Ankara Devlet Konservatuvarı'nın tiyatro bölümünü bitirdi. Sanat yaşamına Ankara Devlet Tiyatrosu'nda başladı. 196 7-1972 yılları arasında Ankara Mithatpaşa Tiyatrosu'nda sahneye çıktı. 1972'den itibaren Bursa AVPT'de oyuncu-yönetmen olarak, sonra Ankara Radyosu'nda oyuncu yönetmen, TRT televizyonunda ise oyuncu ve seslen¬dirme görevlisi olarak çalıştı. Radyo ile Eğitim Merkezi'nin kuruluş hazırlıklarına katkı sağladı. Ali Cengiz Çelenk'in ölümü üzerine 18 Ocak 1980'de Bursa AVPT'nin müdürlüğüne atandı. Bu görevini 1987 yılına değin sürdürdü. Bursa'da 02.10.1989 tarihinde vefat etmişve Bursa Pınarbaşı Mezarlığına defnedilmiştir. Oynadığı veya yönettiği oyunlardan başlıcalari: Buzlar Çözülmeden, Mor Defter, Huzur Çıkmazı, Çöpçatan, Herkesin Sevgilisi, Gazebo, Yaprak Dökümü, Köşebaşı,

2 Ekim l989'da Bursa'da vefat etti.


Doğum günü: Cahit Sıtkı Tarancı kimdir?



Diyarbakır’da doğdu (2 veya 4 Ekim 1910) Asıl adı Hüseyin Cahit’tir. Diyarbakır’ın eski ve köklü ailelerinden Pirinççizâdeler’e mensup Bekir Sıtkı Bey’in oğludur. İlk ve orta okulu Diyarbakır’da okudu; daha iyi bir öğrenim görmesi için babası tarafından İstanbul’a Saint Joseph Lisesi’ne gönderildi. Daha sonra bu okuldan Galatasaray Lisesi’ne geçti. Burada ölünceye kadar dostlukları devam edecek olan Ziya Osman (Saba) ile tanıştı. Mezun olunca yine babasının isteğiyle Mülkiye Mektebi’ne kaydoldu (1931). Derslere karşı ilgisizliği ve çirkinliği dolayısıyla kendini içkiye vermesi, birtakım gönül maceraları yaşaması yüzünden dört yıl sonra diploma alamadan okuldan ayrılmak zorunda kaldı, ancak kaydını Yüksek Ticaret Mektebi’ne nakletti (1935). Bu arada Sümerbank’ta memur olarak çalışmaya başladı (1936). Cumhuriyet gazetesinde hikâyelerini yayımlayan Nadir Nadi’nin maddî desteğiyle öğrenimine devam etmek üzere 1938 yılı sonlarında Paris’e gitti ve orada Ecole Sciences Politiques’e kaydoldu. Paris’te Oktay Rifat’la birlikte bir süre Paris Radyosu Türkçe Yayınlar Servisi’nde spiker olarak çalıştı. Temmuz 1940’ta Paris Almanlar tarafından bombalanırken Paris’i terkedip önce Lyon’a, oradan Cenevre’ye geçti. İsviçre’de kısa bir süre kaldıktan sonra güçlükle Türkiye’ye dönebildi.

Bir süre Diyarbakır’da ailesinin yanında kalan Cahit Sıtkı, Mart 1941’de askere gitti; Ekim 1943’e kadar Ankara, Burhaniye ve Ilıca’da görev yaptı. Askerlik dönüşü işlerini İstanbul’a nakletmiş bulunan babasının yanında ticarethanenin muhasebe defterlerini tutmaya başladı. Ancak babasıyla anlaşmazlığa düşünce işten ve ailesinden ayrıldı. 1944 yılı sonlarında Ankara’ya gitti ve Anadolu Ajansı’na mütercim olarak girdi. Bu tarihten itibaren aralarında Orhan Veli Kanık, Ahmet Muhip Dıranas, Melih Cevdet Anday, Baki Süha Ediboğlu, Oktay Rifat, Ceyhun Atuf Kansu, Yaşar Nabi Nayır, Cevdet Kudret Aksal, Sabahattin Eyüboğlu gibi şair ve yazarların bulunduğu edebiyatçılar çevresinde yaşamaya başladı. Daha sonra Toprak Mahsulleri Ofisi’nde yine mütercim olarak çalıştı; buradan Çalışma Bakanlığı’ndaki mütercimlik kadrosuna geçti. 1951’de Cavidan Hanım’la evlendi. 1954 yılında hastalandı; kısmî felç dolayısıyla konuşamadığı gibi hareket de edemiyordu. Hastalığı sırasında bir süre İstanbul’da, bir süre de Diyarbakır’da ailesinin yanında kaldı. Arkadaşı Samet Ağaoğlu’nun yardımıyla tedavi için gittiği Viyana’da öldü (12 Ekim 1956); cenazesi Türkiye’ye getirilerek Ankara’da toprağa verildi. Diyarbakır’da doğup büyüdüğü ev daha sonraki yıllarda Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi haline getirilmiştir.

Ünlü bir şair olmaya hevesi daha lisede okuduğu yıllarda başlayan Cahit Sıtkı edebiyatla ilişkisinin, küçük yaşta ailesinden uzakta sıkıcı yatılı okul hayatının hasta ruhuna yüklediği sıkıntıdan kaynaklandığını söyler. Dayısının teşvikiyle yazdığı, Abdullah Cevdet’in de takdirle karşıladığı denemelerinden sonra ilk şiirleri 1930’lu yıllarda Servet-i Fünûn-Uyanış ve Muhit ile Galatasaray Lisesi’nin Akademi dergisinde, daha sonraki yıllarda Varlık, Yücel, İnkılâpçı Gençlik, Ağaç, İnsan, Gündüz, Akpınar, Ülkü, Kültür Haftası, İstanbul, Yaratış, Cumhuriyet, Akşam, Vatan, Sanat ve Edebiyat gibi gazete ve dergilerde yayımlanır. Edebiyat dünyasında tanınmasında Peyami Safa’nın 1932 yılında Cumhuriyet gazetesinde şiiri üzerine yazdığı üç yazının büyük etkisi olur. 1945’te Cumhuriyet Halk Partisi şiir yarışmasında “Otuz Beş Yaş” şiiriyle birinci oldu; böylece şöhreti bir anda yayıldı.

Cahit Sıtkı, Fransız sembolist şairlerinden Baudelaire, Verlaine, Rimbaud, Valéry ve Paul Eluard’ın etkisinde kaldığı ilk şiirlerinde vezne ve şekle önem verdiği gibi şiirde ses, anlam ve biçim bütünlüğünü âdeta şart koşar. Yetişme çağlarında biraz da döneme hâkim olan milliyetçi ve memleketçi edebiyat dolayısıyla halk şiirinden etkiler alan Cahit Sıtkı’nın 1935’ten sonra yazdığı şiirlerde yalnızlık ve ölüm temaları üzerinde yoğunlaştığı dikkati çeker. Bu temalar üzerinde ısrarla durmasını dönemin toplumsal şartları dolayısıyla içine düştüğü nihilizm duygusuyla açıklayan Mehmet Kaplan onu metafizik seviyeye yükselememiş, dünya ile boşluk arasına sıkışıp kalmış, hayata sarılmak isteyen, fakat hayatta da aradığını bulamayan bir şair olarak değerlendirir. Aynı nesle mensup Orhan Veli ve arkadaşları gibi o da gerek toplumsal gerekse dinî ve tarihî değerlere ilgi duymadığından boşluğa düşmüş, bundan dolayı bir kaçış psikolojisiyle bazan tabiata, bazan da yaşama sevincine sığınmaya çalışmıştır.

Kendi neslinin diğer şairleri gibi dünyayı duyularıyla kavramaya ve tadını çıkarmaya çalışan Cahit Sıtkı’nın hemen bütün şiirlerinde ölümün gölgesinde yaşayan insanoğlunun yaşama sevinci veya buruk tadı duyulur. Şiirlerinin çoğunda ölüm, içinde yaşanılan bu güzel dünyayı sona erdirecek bir tehdit şeklinde varlığını hissettirirken mutluluğu zaman zaman çocukluk günlerine dönmek suretiyle yakalamaya çalışır. Şiirlerinde yaşamayı âdeta bir ibadet gibi gören, vatan topraklarının mutlu insanlarla dolmasını arzulayan Cahit Sıtkı’nın günlük hazları ölümsüzleştirmesi büyük başarılarından biri kabul edilmiştir. Şiirlerinde yalnızlık, çaresizlik, çirkinlikten şikâyet ve ölüm korkusu yanında yaşama sevinci de dikkati çeken en önemli temalardır. Fazla bir derinlik taşımamakla birlikte sade, akıcı ve âhenkli bir dil kullanması dolayısıyla şiirleri devrinde geniş bir okuyucu kitlesi tarafından sevilerek okunmuştur. Türk edebiyatında şiir üzerine en çok düşünen şairlerden biri olan Cahit Sıtkı bu konudaki görüşlerini çeşitli yazılarıyla mektuplarında uzun uzadıya açıklamıştır. Yazılarından birinde, “Şiir kelimelerle güzel şekiller kurma sanatıdır” der. Ona göre kelime annedir, dosttur, hasrettir, hayaldir; yani bir anlamı, çağrışımı, bir gölgesi, hatta bir rengi ve adı olan nesnedir. Şiirde mükemmellik ne aruzun ne hecenin ne de serbest veznin tekeli altındadır. Mükemmellik şairin kullandığı dilden âzamiyi koparmasıdır.

Cevat Sadık ve İrfan Kudret takma adlarıyla bir kısım şiirleriyle paralellikler gösteren hikâyeler de yazan Cahit Sıtkı, şahsî yaşantısının ve kültürünün kendisine kazandırmış olduğu birikimi şiirleriyle birlikte hikâyelerinde de bol bol kullanmıştır. Zaman zaman hikâyelerinde işlediği konuları kelimelerin istifinden doğan şiir sesine ulaştıkları zaman şiirine geçirmiş, bazan da şiirini yazdıktan sonra onu bir de hikâyede işleyerek açıklamıştır. Böylece hikâye ve şiirleri âdeta birbirini tamamlamıştır. Olay örgüsünün genellikle basit bir çerçevede geliştiği hikâyeleri her şeye rağmen hayatın yine de yaşanmaya değer olduğunu anlatır (hikâyelerinin bir kısmını Selahattin Önerli derlemiştir, bk. bibl.). Cahit Sıtkı ölümünden sonraki yıllarda da sevilen ve okuyucusu azalmayan bir şair olmaya devam etmiştir.

Eserleri. Şiir: Ömrümde Sükût (İstanbul 1933), Otuz Beş Yaş (İstanbul 1946), Düşten Güzel (İstanbul 1952), Sonrası (yetmiş üç yeni, on tercüme şiir, ölümünden sonra hakkında yazılanların bir kısmı, İstanbul 1957), Bütün Şiirleri (haz. Asım Bezirci, İstanbul 1983).

Mektup: Ziya’ya Mektuplar (Ziya Osman Saba’ya yazdığı elli yedi mektup; başında Saba’nın “Cahit’le Günlerimiz” başlığıyla yer alan uzun bir yazısı vardır, İstanbul 1957), Eşime ve Nihal’e Mektuplar (haz. İnci Enginün, Ankara 1989).

Makale-deneme: Yazılar, Makaleler, Konuşmalar, Yanıtlar (haz. Hakan Sazyek, İstanbul 1995).

İnceleme: Peyami Safa: Hayatı ve Eserleri (İstanbul 1940).

Tercüme: Fransa’da Müstakil Resim (A. Basler – C. Kunstler’den, A. Muhip Dıranas’la birlikte, I-II, İstanbul 1938). Cahit Sıtkı’nın şiirlerinden otuz üçü Necdet Adabağ tarafından İtalyanca’ya çevrilerek yayımlanmıştır (Trentacinque anni [Milano 1972]).

BİBLİYOGRAFYA

Güngör Gençay, Cahit Sıtkı Tarancı, Ankara 1956.

Muzaffer Uyguner, Cahit Sıtkı Tarancı: Hayatı, Sanatı, Eseri, İstanbul 1966.

Şevket Beysanoğlu, Cahit Sıtkı Tarancı, Ankara 1969.

Mehmet Kaplan, Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, İstanbul 1973, s. 107-116.

a.mlf., Edebiyatımızın İçinden, İstanbul 1978, s. 196-206.

Selahattin Önerli, Cahit Sıtkı Tarancı’nın Hikâyeciliği ve Hikâyeleri, Ankara 1976.

Gültekin Samanoğlu, Cahit Sıtkı Tarancı, Ankara 1988.

İnci Enginün, Yeni Türk Edebiyatı Araştırmaları, İstanbul 1991, s. 240-249.

a.mlf., Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı, İstanbul 2001, s. 72-74.

Önder Göçgün, “Şiir Dünyası İçinde Cahit Sıtkı Tarancı”, Diyarbakır: Müze Şehir (haz. Şevket Beysanoğlu v.dğr.), İstanbul 1999, s. 319-333.

Şaban Sağlık, Cahit Sıtkı Tarancı’nın Hikâyeleri Üzerine Bir İnceleme, Ankara 2003.

Milliyet Sanat Dergisi (Ölümünün 20. Yılında Cahit Sıtkı Tarancı-özel sayı), sy. 200, İstanbul 1976.

“Tarancı, Cahit Sıtkı”, TDEA, VIII, 251-254.

Ramazan Korkmaz, “Cahit Sıtkı Tarancı”, Türk Dünyası Edebiyatçıları Ansiklopedisi, Ankara 2007, VIII, 195-198.

23 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör