• HaberciGazete

Sıddık Sami Onar, Aliye Berger, Fikret Otyam, Aytekin Kotil



Bugün 9 Ağustos. Sıddık Sami Onar, Aliye Berger, Fikret Otyam ve Aytekin Kotil'in ölüm yıldönümleri.

BRT Yayın Grubu olarak bu değerlerimizi saygıyla, sevgiyle anıyoruz.

Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar kimdir?


(d. 1898 – ö. 9 Ağustos 1972), Türk hukuk adamıdır. Modern Türk idare hukukunun kurucusu, İstanbul Üniversitesi'nin seçimle gelen ilk rektörü ve üniversitede yönetim özerkliğinin ilk savunucularındandı.

1492'de İspanya'dan kaçıp Osmanlı İmparatorluğunda Selanik şehrine sığınan bir aileden gelen Sami Onar, 1898'de İstanbul'da doğdu; Vefa Sultanisi'ni ve İstanbul Hukuk Mektebi’ni bitirdi. Bir süre Paris Hukuk Fakültesi'nde okudu, İstanbul Ticaret Mahkemesi’nde hakimlik, Mülkiye Mektebi ile Galatasaray Lisesi’nde öğretmenlik yaptı. 1933’teki üniversite reformu sonrasında Hukuk Fakültesi’nde idare hukuku profesörü, ertesi yıl da ordinaryüs profesör oldu. Aynı fakültede iki kez dekanlığa getirildi. 1946’da yürürlüğe giren bilimsel ve idari özerklik yasasından sonra İstanbul Üniversitesi’ne seçimle gelen ilk rektör oldu ve bu görevi 1949’a kadar sürdürdü. 1948’de Fransa’nın Toulouse Üniversitesi Onar’a hukuk doktoru unvanı verdi. 1949’da İdare Hukuku ve İdari Bilimler Enstitüsü’nü kuran Onar ölümüne değin bu kurumun müdürlüğünü yaptı. 1959’da yeniden rektör seçilen Onar, Demokrat Parti mensubu milletvekillerinin oylarıyla 27 Mayıs 1960 darbesi öncesinde meydana gelen olaylarla ilgili araştırmalar yapmak üzere TBMM'de “Tahkikat Komisyonu” kurulmasını "anayasa ihlali" olarak gördü, üniversite gençliğinin protesto hareketine destek verdi.

Kendi ailesi 1490'larda İspanya'daki "Engizisyon Mahkemesi"nden kaçan Sıddık Sami Onar, 27 Mayıs 1960 askeri darbesini ve sonucunda ortaya çıkan "Yassıada Cunta Mahkemesi"ni meşru ilan etti. 1961 Anayasası’nı hazırlayan kurula başkanlık yaptı, daha sonra 147 öğretim üyesinin üniversiteden uzaklaştırılmasına tepki olarak rektörlükten istifa etti. 147'ler sorununun çözümünde etkin rol oynayan Onar üçüncü kez rektör seçildi ve 1963’e kadar bu görevde kaldı. Medeni hukuk, devletler, borçlar, icra ve iflas hukukları alanlarında birçok yapıtı bulunan Onar’ın en önemli kitabı Türk hukukunda en geniş kamu hukuku incelemesi olan İdare Hukukunun Umumi Esasları’dır (1966-1967, 3 cilt). 1972’de İtalya Cumhurbaşkanı’ndan Cumhuriyet Liyakat Nişanı alan Sıddık Sami Onar’ın anısına İstanbul Üniversitesi 1977’de Onar Armağanı’nı yayımladı. Hukuk profesörü Sıddık Sami Onar 9 Ağustos 1972'de İstanbul’da öldü.

Kaynak:wikipedia

Aliye Berger kimdir?



Aliye Berger, 1903 yılında Şakir Paşa’nın altıncı ve sonuncu çocuğu olarak Büyükada’da dünyaya gelir. Sadrazam Cevat Paşa’nın yeğeni, yazar Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir’in ve ressam Fahrünnisa Zeid’in kız kardeşi, seramikçi Füreya Koral ve tiyatro sanatçısı Şirin Devrim ve ressam Nejad Devrim’in teyzesi, ressam Cem Kabaağaç’ın halasıdır.

İpekli kumaşları boyalarla bezeyip, evinin duvarlarına asan, resmi kirlenince kirlenen yeri bir kelebek resmiyle, leke küçükse bazen bir tırtılla örterdi diye anlatır annesi Sare İsmet Hanım’ı. Aliye Berger, 24 Aralık 1903’te Büyükada’da dünyaya gelir.


Şakir Paşa Ailesi (En arkadaki kişi Şakir Paşa’dır. En altta oturan çocuklar (soldan sağa) Fahrünnisa, Cevat Şakir (Halikarnas Balıkçısı) ve Aliye)

Aliye Berger, eğitimine 1909 – 1912 yıllarında kurulmasına babasının öncülük ettiği Büyükada mahalle mektebinde başlar. Aliye’nin öğrenciliği bir iki yıl sürer, daha sonra Birinci Dünya Savaşı’na kadar Notre Dame de Sion’a devam eder, okul savaş nedeniyle kapatılınca İstanbul’da Fransızca öğrenim yapan Madame Braggiotti’nin okuluna gider. Bu arada, resim, müzik dersleri alır. Aliye’nin öğrenim serüveni 17 yaşında Fransız Büyükelçiliği’nde sınava girip diplomasını almasıyla tamamlanır. Sanatçı genç yaşlarında Voltaire, Strindberg, İbsen ve Dostoyevski gibi yazarlardan etkilenir, yazar olmak ister.



Aliye Berger, Habeş lalası Seyfettin, Büyükada’da Şakir Paşa Köşkü’nün bahçesi, 1909

Aliye Berger’in gençlik yıllarında keman çaldığı, hiç resim yapmadığı bilinir. Kendisinin anlattığına göre çocukluk ve gençlik yıllarında üç kez resimle ilgilenir. Resme karşı ilk sevgisini babasının kitaplarını karıştırırken Çin resimlerini gördüğünde duyar. Ağabeyi Cevat Şakir’in İtalya’dan gelirken getirdiği çıplak kadın resimlerini gördüğünde resim sanatı ikinci kez ilgisini çeker. Babası Şakir Paşa bu resimleri gördüğünde çok kızar, köşkün her yerinden kaldırır. Aliye Berger çocukluk yıllarında gizlice tavan arasına çıkarak bu resimleri seyreder. Üçüncü kez ilgisi ise 17-18 yaşlarında iken ablası Fahrünnisa Zeyd, Büyükada’daki evlerinin bahçesinde resim yaparken bayılınca boyaları ve tuvali bahçede bırakıp içeriye götürülünce açığa çıkar.



Karl Berger

1920 yılında Halife Abdülmecit Efendi’nin çağrısıyla İstanbul’a gelip, saray mensuplarına müzik hocalığı yapan Macar keman virtüözü Karl Berger’den keman dersleri almaya başlayan Aliye hocasına aşık olur. Kendisi 21 yaşındadır, hocası ise otuzlu yaşlarındadır. Karl Berger, işinde isim yapmış, yakışıklı ve felsefeye meraklı oluşuyla öğrencilerini etkileyen bir yapıya sahiptir. Çok geçmeden Aliye de bu etki alanına girer ve hocasına aşık olur. Çapkın olan Karl Berger’in başka ilişkileri de vardır; bunu bilen ve Aliye’nin durumunu fark eden ablaları Hakkiye ve Ayşe Hanım, Aliye’yi uyarırlar. Ancak Aliye ablalarına “Berger benimle evlenecek!” diyerek rest çeker.

“Bize müzik dersi vermek için gelirdi. Birinci görüşümde değilse, ikinci görüşümde vuruldum ona. Yıldırım çarpmışa döndüm. Ve iyiye, güzele doğru değiştim. Hırçındım, uysal oldum. İçime dönüktüm, dünyaya açıldım. Brahms, Beethoven, Bach’ı onunla yeniden keşfettim. Dostoyevski’de, Ibsen’de, Strindberg’de yeni anlamlar buldum onunla.”



Aliye ve Karl Berger, Büyükada, 1947

Ailesi haklı çıkar ve Karl Berger Aliye’den uzaklaşmaya başlar, adı bir başka kadınla anılır. Bunu fark eden Aliye, bir gece elinde tabancayla Karl Berger’in bulunduğu eve gider ve kapıyı açan kişiye silah çeker, kurşun hizmetliyi (bazı kaynaklarda kadını ya da annesini gibi farklı kişileri) yaralar. Aliye 35 gün hapis cezasına çarptırılır, ancak doktor raporlarına göre suç asabiyetle işlenmiştir ve ve ailenin de sicili göz önüne alınarak Aliye serbest bırakılır. Bu olay, onun Karl’a olan sevgisi karşısında yapabileceklerinin sınırsızlığını gösterir. Aliye Berger, dindar annesine karşı bir müddet gizli de olsa Karl Berger ile birlikte yaşar. Yirmi üç yıllık beraberlik ne yazık ki Karl Berger’in ölümünden 6-7 ay kadar önce resmileşir. Karl Berger 1947’de ülkesine konser vermek için Ada iskelesine giderken sokakta kalp krizi geçirerek ölür.


Beraberlikleri boyunca eşiyle felsefe okuyan, ev dekorasyonu ile ilgilenip eşine kıyafetler diken Aliye Berger resimle ilgili değildir. Ancak Karl Berger’in ölümünden sonra yaşadığı acıyı unutmak için, Londra’da ablası Fahrünnisa Zeid’in yanına gider, burada gravürle tanışır ve hüzünlü anılarını metal plakalar üzerinde kazır. John Buckland Wright’ın atölyesinde eğitim alır. Wright, Yeni Zelanda’da kendi kendini yetiştirmiş bir sanatçı olarak Londra ve Paris’te çalışmış özgün baskı alanında ismini duyurmuştur. Aliye Berger, Wright’ın atölyesinde resim ve heykel çalışmaları yapar. Heykelden ziyade gravür çalışmalarındaki başarılı uygulamaları, sanatçıyı gravüre yönlendirir. Çeşitli desen ve yağlıboya çalışmaları da mevcuttur. 1951 yılında döndüğü İstanbul’da 140 parça gravürden oluşan, sanat çevrelerinin dikkatini çeken ilk kişisel sergisini açar.



Gravür

O yıllarda Türkiye’de gravür çok yaygın de­ğildir. Geçimi için manzaralar, tebrik kartları çalışır, ancak küçük gravürler zor satılı­r, halk siyah-beyaza alışkın değildir. Bedri Rahmi’nin, Ahmet Hamdi’nin de yaşadığı Narmanlı Han’a yerleşir, hem evi hem de atölyesidir artık. Dört odalı atölyesi caddeye bakar, han gece 12’den sonra kapanır, ama Aliye için farketmez, merdiven dayar her zaman açık olan mutfak penceresinden girer. İçinde kuş olmayan kırmızı bir kafesin bulunduğu mutfağında masanın üzerinde ekmek kırıntıları eksik olmaz, güvercinlerini yiyeceksiz kalmasın diye. Bir gün atölyesinde çıkan yangında tavan çöker, resimleri yanar. Ancak Aliye, yangın sırasında alevleri unutup kargaşada yastıklardan kurtulup uçuşmaya başlayan kuş tüylerini seyre dalar. Bu şiirini belki de o günlerde yazar.

Ne ala… ne ala!!! Tavan da düştü başıma Ne ala… ne ala!!! Takoz da düştü burnuma Ne ala… ne ala!!! Komşu da kırdı anahtarı ya? Ne ala… ne ala!!! Gitti de sanat boğaza? Ne ala… ne ala!!! Kaldı da renksiz Alioşka Ne ala… ne ala!!! Amma da güzelmiş şu dünya Ne ala.. ne ala!!! Ne ala!!!



Aliye Berger’in Narmanlı Han’daki odası


Gravür kazma sürecinde, her zaman hayatında yer etmiş acıları, sevinçleri, anıları ve yaşamından kesitleri ortaya çıkarmaya çalışmıştır. Küçük-büyük boyutlu gravürler, Berger’in iç dünyasını, yaşamını yansıtır. Kimi zaman fantastik kimi zaman gerçekçi bir yaklaşımla ele aldığı gravürlerinde, dışavurumcu bir anlatımı açığa çıkarmaktadır. Sanatçı kişiliğini, hikayeler ve söylencelerle destekler.



Kendi el yazısıyla gravürünü yaptığı bahçe hakkında İngilizce notlar bulunan Özgün Baskı

Yapı Kredi Bankası’nın 1954 yılında AICA (Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Birliği) Kongresi nedeniyle düzenlediği Türkiye’de İş ve İstihsal konusu ele alınarak özel bir konuma dikkat çekilmiş ve bir yarışma düzenlenmiştir. 1954’te başlayan AICA kongresi için İstanbul’da bulunan Paul Fierens, Lionello Venturi ve Herbert Read’den oluşan seçici kurul tarafından 38 katılımcı içinden 10 ödül belirlenir; birinciliği Aliye Berger’e verirler. Türk sanat ortamında seçici kurulun değerlendirme sonuçları üzerine tepkiler oldukça sert olur.



Güneşin Doğuşu, 1954

Aliye Berger bu yarışmada birincilik ödülü alan tablosunu nasıl hazırladığını şu cümlelerle açıklamıştır: “O tablonun üzerinde çok düşündüm. Göze fazla çarpan tablodan fırlayan şekillerden hoşlanmam. Bir odanın, bir köyün, bir şehrin veya bir insanın muayyen bir zaviyeden görünüşünü canlandırmaktan kaçınmaya çalışmak gerektiğine inanıyorum. Kendi hesabıma hayatı bütünü ile umumi olarak görmek istiyorum. O tabloda toprak, deniz ve güneşle haşır neşir olan insanları, musikiden bir misal verecek olursam, Mozartvari diyebileceğim motiflerle işlemek istedim. Bir köşeye buğday yüklü bir araba, başka tarafa buğday yıkayan kadınlar, bir fabrika, bir koyun sürüsü koydum. Sonra süngercileri ele aldım. Ege kıyılarında denize dalan süngerciler, suyun dibinde eski zamanlardan kalma uzun toprak küpler bulurlarmış. Bizim adadaki evde de vardı o küplerden. Kadınlar süngercilerin içine sünger doldurdukları küpleri omuzlarına vurup evlerine yollanırlarmış. Tablonun sağ tarafı buna dair. Sonra denizin çizgilerine, balıkları göstermeden, balıkların suyun içindeki hareketlerini, çırpınışını vermeye çalıştım. Ayrıca bir köşede bir sepet dolusu balık da var.”

Aliye Berger tablosunda Türkiye’nin istihsaline dair bir şeyler göremediklerini iddia edenlere de şu cevabı vermiştir:“İstihsal sembolü diye büyük büyük koyunlar koyamazdım ya! Uzaktan bakılınca bir koyun sürüsü otlağın bir parçası gibi görünür, tabiatla birleşir. Ben de öyle yaptım.”

Ağırlıklı olarak Anadolu insanını geometrik kübist yapıda kompozisyonlar içinde betimleyen Akademi hocalarının ve tanınmış ressamların katıldığı yarışmanın sonucunda Berger’in dinamik, renkçi ve öznel kompozisyonunun seçilmesi Akademi’nin modern sanat üzerindeki egemenliğinin sarsılması açısından olduğu kadar, nesnel kübist resimler karşısında soyut dışavurumcu resmin modern sayıldığının da göstergesidir.



Çiftetelli (Oyma Baskı)


Sanatçı genellikle, siyah-beyaz gravürler yapmış ve sürekli tekniğini geliştirme gayretinde olmuştur. Siyah-beyaz gravürleri tercih etmesini şu şekilde ifade eder: “(…) Siyah-beyaz gravürlerimde, bu iki rengin (siyah ve beyazı her zaman olanakları olan birer renk olarak görmüşümdür) ara tonlarında bulduğum ışığı, renkte her zaman bulamadım…” Bu sebeple, sanatçının siyah-beyaz gravürleri renkli gravürlere oranla sayıca fazladır. Mevleviler, Davulcu, Çiftetelli, Bektaşiler renkli gravürlerindendir. Rengi çizgiye eşdeğer bir kompozisyon olarak kullanır. Çizgiler gibi renkler de bir sarmal etrafında döner.



Boğaziçi (Özgün Baskı)

Aliye Berger’in gravürlerinin yaygınlaşmasında Ferit Edgü’nün payı vardır. Edgü, Füreya Koral arşivindeki gravür kalıplarını tekrar bastırır ve bu baskılar, gravürlerin tanınmasında önemli rol oynar. Ferit Edgü, Argos dergisinde Aliye Berger: Yaşam Çizgileri yazısında gravür sanatını şöyle tanımlamaktadır: “Aragon’un bir şiirinde dediği gibi, sevinç acılardan sonra doğar. Başka bir deyişle, sevinç bu acılarla çizilmiş, kazılmış metal kalıpların, kağıda aktarılması, basılması ve çoğaltılmasıdır. Buna da gravür sanatı denir.”


Sanatçı, gravürlerini sadece kağıt üzerine basmaz. Tülbent, zımpara kağıtları ve kasap kağıtları gibi farklı malzemeler üzerinde de dener. Bu yönüyle, sanatçının özgün ve serbest bir anlatım dili yakalama çabasında olduğunu söylemek mümkündür. Basılı malzemeler kullanarak, farklı dokular üzerindeki gravürün etkisini görmeye çalışır.

Sanatçı bu gravür kalıpların üzerinde deneysel çalışmalar yaptığı için kendine özgü bir anlatım dili oluşturmuştur. Kendi ifadesiyle de “Öylesine ki, kazıdığım her gravürü, bir baskıdan, öbür baskıya küçük değişikliklerle geçirdim. Birbirinin aynı, belki hiçbir gravürüm yoktur” der.


Sanatçının bazı gravürlerinde, loş ortam ve solmuş çiçekler görülürken, bazılarında canlı çiçekler, Büyükada’dan manzaralar, deniz kıyısı ve aydınlık bir atmosfer vardır. Yaşamının her dönemini gravürlere yansıtmıştır. Ölüm-yaşam gravürlerinin çoğunda görülür.


İstanbul görünümlerinde bile dramatik, trajik bir hal vardır. Gölge ve ışık gravürlerinde ölüm-yaşamla ilişkilidir. Gölge, hayatın karanlık, yaşam, aydınlık yönünü gösterir. Gravürlerini oyarken, ruhsal-sinirsel durumu o gravürün ortaya çıkışını etkilemektedir ve dolayısıyla çalışmalarında o anki duygusunu hissetmek mümkündür. Berger, kendi psikolojik durumunu kompozisyonlarda kullandığı nesnelerin yardımıyla bir gerçeklik olarak yorumlayıp ona anlam vermektedir. Sanatçının çizgileri yalındır, ancak kapalı imgelerle dolu olup kişisel dünyasını yansıtmaya yöneliktir.



Karagözler (Karışık Teknik)

Aliye Berger, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Masal adeta gözlerinde! Pek az insan etrafında bu kadar güzel görebilir”diyerek güzelliklere olan aşkını dile getirdiği, Orhan Peker’in “Çağımızın en gerçek, en sevgili kadınıydı” dediği, hiç büyümeyen, merakını ve şaşma yeteneğini hiç yitirmeyen, Dostoyevski’den esinlenerek taktığı adla ailesinin Alyoşa’sı, dilinden düşürmediği “Hayatta her şeyi renkli görüyorum. Ve bu renklerin hepsini seviyorum” cümlesinde olduğu gibi rengarenk kıyafetleri, kıyafetlerine diktiği kelebekleri, çiçekleri, farklı makyajı, saçlarındaki renk renk kurdeleleri, boynuna bağladığı eşarplarıyla zaten bunu hep yansıtacaktır.

Aziz Nesin onu şöyle tanımlar: “En kötümser olduğunuz bir sabah evinizden çıktığınızda pembemsi çiçeklere durmuş bir ilkyaz dalı görünce, birden kötümserliğimizden kurtulup mutlulukla gülümseriz. Aliye Berger de bana, kış ortasında tomurcuklanıp çiçeklenmiş ve her zaman öyle kalmış bir ilkyaz dalı gibi gelirdi. Onun cin mısırı patlayışlarındaki ivediliğine, her mevsim renk renk çiçek açmış kış ortasındaki ilkyaz dalı verimliliğine baktıkça mutlulukla gülümserdim.”


Dostlarından Nüvit Özdoğru şöyle der: “Gerçekten dervişti. Anne tarafı Rufai dervişlerindenmiş. Fatih’teki dergâha giderlermiş. Dergâhın şeyhi Kenan Bey de evlerine gelirmiş. Alyoşa’daki mistisizmi, sevgiyi de, hoşgörü­yü de biraz bunda aramak gerek.”



Otoportre

“Güzellikleriyle, acılarıyla, aşklarıyla, ölümleriyle, başkaldırışım ve baş eğmelerimle, umutlarım ve umutsuzluklarımla yaşadığım, benim olan dünyayı yansıtmak istedim yapıtlarımda” diyen Aliye Berger, 9 Ağustos 1974 tarihinde, doğup büyüdüğü ve çok sevdiği Büyükada’da yaşama veda eder; kendi kişiliği gibi renkli bir törenle Büyükada’da defnedilir.


Kaynak CUMHURİYETİN İLANINDAN GÜNÜMÜZE TÜRK RESMİNDE KÖY VE KÖY YAŞANTISININ RESİM EĞİTİMİNE KATKISI, Aliye Berger – Gravür Albümü, Aliye Berger Resimleri, Aliye Berger Gravürlerinde İstanbul’un İzleri, Aşk, Sanat Tarihine Bir İsim Kazandırdı: Aliye Berger, FARK! FARKI FARKETTİRENLER VE FARKINDALIK, Aliye Berger Gravürleri, “Berger’in ölümü iki kişilikti. O, Ada’daki mezarlığa gömüldü. Aliye ise…”, Bir Hayat: Aliye Berger


Fikret Otyam kimdir?


Eserlerindeki sürmeli kadın figürleriyle dikkati çeken ressam, fotoğraf sanatçısı, gazeteci ve yazar Fikret Otyam, vefatının 5'inci yılında mezarı başında sevenlerinin katılımıyla anıldı. Aksaray'da 19 Aralık 1926'da dünyaya gelen Fikret Otyam, 6 yaşından itibaren babasının eczanesinde çalışmaya başladı. Besteci ve orkestra şefi Nedim Vasıf Otyam ile Nusret Kemal Otyam’ın kardeşi sanatçı, eczaneye gelen köylülerden dinlediği hikayeleri defterine günübirlik not etti ve daha sonra bunları, 1945-1946'da İstanbul'da "Gece Postası" gazetesinde yayımladı.

Fotoğraf tutkusu ortaokulda başladı Otyam, ilk ve ortaöğrenimini Aksaray'da tamamlarken, resim ve fotoğraf tutkusunun başlamasında, ortaokuldaki Fransızca öğretmeni Lüleci Haşim Bey'in kendisine "Lenduha ayaklı, cama çeken fotoğraf makinesi"ni hediye etmesi etkili oldu. Fotoğrafı ağabeyi Nedim'den öğrenen Otyam, Aksaray'da arkadaşı ve resim öğretmeniyle birlikte "Foto Üç Yıldız" isimli fotoğrafçı dükkanını açtı. Lise eğitimine Ankara Atatürk Lisesi'nde başlayan Otyam, Kayseri Yatılı Lisesi'ne devam ederek buradan mezun oldu. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ne girmesini ressam Neşet Günal önerdi Otyam, liseden mezun olduktan sonra babasının yanında çalışmaya devam etti ve bu dönemde ressam Neşet Günal ile karşılaştı. Resme ilgisi olduğunu fark eden Neşet Günal, Otyam'a İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ne girmesini önerdi. Sanatçı bu hatırasını, bir röportajında şu sözlerle anlatmıştı: "Resim yapmayı çok seviyordum. Birgün belediyenin önünde, Nevşehir arabası bekleyen bir çocukla tanıştım. İstanbul'da Devlet Güzel Sanatlar Akademisi diye bir okulda resim okuyormuş. Bu çocuk, rahmetle andığım ressam Neşet Günal'dı. Akşam babama 'Nihayet okulumu buldum' dedim." İbrahim Çallı ve Bedri Rahmi Eyüboğlu'ndan ders aldı Bunun üzerine 1945'te girdiği Akademisi'yi 1953'de Bedri Rahmi Eyüboğlu atölyesinde bitiren Otyam, öğrencilik yıllarında gazetecilik, sanat-edebiyat yazarlığı ve fotoröportajlar yapmaya başladı. Otyam, Akademi'deki ilk yılında İbrahim Çallı'nın atölyesinde klasik eğitim alırken, Eyüboğlu'nun atölyesine geçmesiyle birlikte konu ve biçem yönünden serbest olarak çalışma imkanı buldu. Akademiye devam ettiği yıllarda "Gece Postası"nda çalışmaya başlayan Fikret Otyam, mezun olduktan sonra sırasıyla "Son Saat", "Dünya", "Ulus" ve "Cumhuriyet" gazetelerinde çalıştı, Aydınlık gazetesinde haftalık yazılar yazdı. Otyam, Doğu ve Güneydoğu Anadolu halkı ile yaptığı röportajları konu alan gazete yazıları hazırladı, daha sonra bu röportaj serilerini "Topraksızlar", "Gide Gide", "Ha Bu Diyar", "Harran ve Irıp", "Ey Samandağ Samandağ" adlı kitaplarında yayımladı. İlk resim sergisini 1952'de açtı İlk resim sergisini 1952'de açan sanatçı vefatına kadar yurt içi ve yurt dışında 30'un üzerinde sergi açtı ve resimleri birçok yurt dışı müzelerinde ve özel koleksiyonlarda yer aldı. 1953-1996'da Anadolu insanının yaşamını belgelediği fotoğraflarını "Gide Gide" başlığı altında, "Memleketimden İnsan Manzaraları, Anadolu 63" adlı sergilerde tanıtan Otyam, resmi hiçbir zaman bırakmamasına karşın, 1980'e kadar fotoğraf ve yazarlık çalışmalarında yoğunlaştı. Otyam, Akademi'nin ardından "Dünya" gazetesinin yazı işleri müdür yardımcısı olurken, aynı dönemde ünlülerin kitap kapaklarını ve iç resimlerini de çizmeye başladı. Yine bir röportajında "Yazı bittiği zaman fotoğrafa fotoğraf bittiği zaman fırçama ulaştım. Hepsi gerçeği anlatmak için. Fotoğraf, gazetecilik, ressamlık eşittir Fikret Otyam." diyen sanatçı, gazeteciliğin tüm zamanını aldığı o dönemde resim yapmaya fırsat bulamadığı için sürekli fotoğraf çekti. Daha sonra 1956'dan itibaren Ankara'da "Ulus" gazetesinde, 1962'den itibaren de "Cumhuriyet" gazetesinde sanat ve siyaset yazarlığı yapan sanatçı, resim çalışmalarını 1979'da "Cumhuriyet" gazetesinden emekli olduktan sonra yoğun biçimde sürdürdü. Resimlerinde keçiler ile başı örtülü ve sürmeli Anadolu kadınlarını figür olarak sık sık kullanan Otyam, Anadolu'yu, insanlarını, hayvanlarını, bitkilerini ve mahalli unsurlarını işlemeyi seven bir ressam olarak hafızalarda yer etti. Otyam, resimlerinde kullandığı figürleri şöyle açıklamıştı: "Güneydoğu'daki kadınların gözleri doğuştan sürmeli. Bir de sürme çekerler, olur fincan gibi. Biraz da ben abartıyorum. Bu gözler benim imzam gibi oldu. Harranlı, Doğulu kadın... İmzam olmasa da 'Bu Otyam' derler. 45 yıldır bu simge oldu. Keçiye gelince... Biz çocukken kuzu beslerdik. Gazipaşa'ya geldiğimizde keçi besledik. Şimdi Geyikbayırı'ndaki evimizin bahçesinde de keçimiz var."


89 yaşındayken hayatını kaybetti Fikret Otyam'ın "Toprak" adlı senaryosu, ağabeyi Nedim V. Otyam tarafından 1952'de filme alınırken, "Mayın" adlı oyunu ise yönetmen Ayberk Çölok tarafından 1968'de Ankara Sanat Tiyatrosu'nda sahnelendi. Eşiyle birlikte 1977'de Antalya'nın Gazipaşa ilçesine taşınan, daha sonra da Antalya merkezde bulunan Geyikbayırı Köyünde yaşamını sürdüren Otyam, 26 Ocak 2015'te Antalya'daki özel bir sağlık merkezinde girdiği diyaliz sırasında rahatsızlandı. Mide kanaması geçirdiği anlaşılan ve böbrek yetmezliği nedeniyle bir süre Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde tedavi gören sanatçı, 9 Ağustos 2015'te 89 yaşındayken hayatını kaybetti.

Aytekin Kotil kimdir?



Aytekin Kotil, 21 Şubat 1934 tarihinde Gündoğdu, Rize‘de doğmuştur. Annesi Nuriye Kotil’dir. Aytekin Kotil’in babası Yusuf Ziya Kotil Rize’de çay tarımına ilk geçenlerdendir. Ailenin meyve bahçeleri de vardı. Ticaretle de uğraşıyorlardı. Necdet, Günay ve Atilla Kotil adlarında kardeşleri vardır. Aytekin Kotil, ilkokul ve ortaokulu Rize’de bitirdi. 1950’li yılların başına kadar Rize’de lise olmadığı için Kotil ailesinin çocukları, liseyi İstanbul’da okudu. Aytekin Kotil liseye İstanbul Vefa Lisesi’nde başladı. Ancak, sağlık durumunun bozulması nedeniyle Rize’ye dönmek ve öğrenimini Rize Lisesi’nde tamamlamak zorunda kaldı. Aytekin Kotil, bu yıllarda tifoya yakalandı ve bir müddet sanatoryumda yatmak zorunda kaldı. 1956 yılında başladığı İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1960 yılında mezun oldu.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden avukat olarak mezun olduktan sonra İstanbul baro avukatlık yapmaya başladı.

1973 yılında Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul İl başkanlığına seçildi. 1977 yılındaki yerel seçimlerde tekrar aday gösterilmeyen CHP’nin İstanbul belediye başkanı Ahmet İsvan‘ın yerine seçilerek 14 Aralık 1977 tarihinde İstanbul belediye başkanı olarak görev yapmaya başladı. 12 Eylül 1980 günü askeri darbe olduktan sonra görevinden alındı. Kotil’den sonra bu göreve orgeneral İsmail Hakkı Akanselgeldi.

1987 yılında Sosyal Demokrat Halkçı Parti‘den (SHP) istanbul milletvekili olarak seçimlere katıldı.

Aytekin Kotil, 14 Aralık 1987 arasında 18. Dönem İstanbul Sosyal Demokrat Halkçı Parti milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinde bulunmuştur. Bu dönemde TBMM Başkan Vekilliği görevinde de bulunmuştur.

1991 yılındaki erken seçimlerde önseçim sonucu 5. sırada yer almış ve milletvekili seçilememiştir.

Aytekin Kotil, 1961 yılında Nazik Görsev Kotil ile evlendi. Vehbi Serhan Kotil, Gökhan Kotil, Dilek Kotil adlarında çocukları vardır.

Mustafa Sarıgül‘ün eski eşi Aylin Kotil; kardeşi Necdet Kotil’in kızıdır.

Aytekin Kotil, 9 Ağustos 1992 tarihinde İstanbul’da 58 yaşında karaciğer rahatsızlığından ölmüştür.

Aytekin Kotil ismi Şişli‘deki 19 Mayıs Mahallesi’nde bir caddeye verilmiştir. 1993 yılında Bakırköy’de 96.958 m2 alana sahip Aytekin Kotil Parkı açıldı.

27 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör