• HaberciGazete

Selahattin Pınar, Adnan Kahveci, Cemal Kutay, Eren Eyüboğlu, Kerime Nadir



Bugün 5 Şubat. Ünlü bestekâr Selahattin Pınar'ın, siyasetçi Adnan Kahveci'nin ve ünlü tarihçi Cemal Kutay'ın ölüm yıldönümü.

Bugün aynı zamanda, artık aramızda olmayan Ressam Eren Eyüboğlu ve Romancı Kerime Nadir'in de doğum günü.

BRT Yayın Grubu olarak bu değerlerimizi saygıyla anıyoruz.

Selahattin Pınar kimdir?


22 Ocak 1902 tarihinde Üsküdar, Altunizade de doğdu. Babası Sadık Bey aslen Denizli ilinin Çal kasabasındandır. Eski hukukçulardan olan Sadık Bey kadılık yapmış, Denizli milletvekili olmuş, İstanbul "Yüksek Ticaret ve İktisat Mektebi"nde "Medeni Hukuk müderrisliği" yapmıştı. Annesi İsmet Hanım Ud çalar, babası da musikiyi severdi. Türk Musikisi’ni daha çocukluğunda, aile çevresinde tanımıştı.

Selahattin Pınar ilköğrenimini Çal'da tamamladı. Buradan sonra sırasıyla önce Saros adasına, sonra Edirne'ye tayin oldular. Ortaokulu burada okuduktan sonra 1918 yılında İstanbul'a geldiler. İtalyan Ticaret Okulu'nda okudu ise de yarıda bıraktı. Babası Sadık Bey, onun hukukçu olmasını istiyordu. Bir gün Denizli'den gelen eşraf için kurulmuş bir sofrada Sadık Bey'e oğlunu sordular. Selahattin Pınar da sofradaydı. Sadık Bey, o yokmuş gibi "Selahattin çalgıcı oldu" dedi. Selahattin Pınar ayağa fırladı ve "Babacığım, rica ederim, ben çalgıcı değil, sanatkârım" diye itiraz etti. Sadık Bey, pek sevimsiz bir kelime ile yanıtladı bu çıkışı. Bunun üzerine Selahattin Pınar, ceketini alıp sofrayı terk etti. Kapıdan çıkarken döndü ve şöyle dedi; "Babacığım, bir gün gelecek, benim adımla anılacaksınız." Sadık Bey, yanı başında bulunan gaz lambasını oğluna doğru fırlattı. Çıkan yangını güç bela söndürüldüler. Selahattin Pınar o günden sonra bir daha baba evine dönmedi.

Sanat hayatı:

Musiki çalışmalarına on iki yaşında iken, Udî Sami Bey'den Ud dersleri alarak başladı. 1920 yılında kurulan, daha sonra "Üsküdar Musiki Cemiyeti" adını alacak olan "Darü'l-Feyz-i Musiki”nin kurucuları arasında bulundu. Burada Telgrafçı Ata Bey, Udî Sami Bey, Kadıköylü Fuat Bey gibi kimselerle ciddi çalışmalar yaptı.

O zamanlar Üsküdar Musiki Cemiyeti'nde Bestenigâr Ziya Bey, Mızıkalı Celâl Bey, Udî Sami Bey, Hanende Hüsamettin Bey, Kazım Uz ve Ali Rıfat Çağatay hoca olarak görev yapıyordu. Selâhattin Pınar bütün bu hocaların çeşitli yönlerinden yararlandı.


1919 yılında Tambur çalmayı öğrendi. 1920 yılında bestekârlığa başladı. İlk eseri sözleri adliyeci Senihî’nin olan Kürdîlihicazkâr makamında, aksak usulünde bestelediği "Mülkün ne yaman şule-i ikbâli karardı" güfteli şarkısıdır. Eserlerinin çoğunu İskender Kutmanî yayınlamıştır. Bestelerinde Hacı Arif Bey ekolünü benimsediği görülür. Belki de bu yüzden Hacı Arif Bey'in mucidi olduğu Kürdîlihicazkâr makamını çok sevdiği söylenmektedir. Eserlerine söz seçmekte çok titiz bir sanatkârdı. Şarkılarının çoğunun sözlerini Mustafa Nafiz Irmak yazmıştır. 20. yüzyıl içinde yetişmiş bestekârlar arasında özel bir yeri olan Pınar, şarkı formunun geleneklerine bağlı olmakla beraber kendine özgü yeni bir yol izlemiş, yeni bir duyuş ve anlayışın etkisi altında güzel eserler bestelemiştir. Eserlerinde makamlarımızın seyir ve hareketi, usta bir modülasyon tekniği, ritim ve melodi uygunluğu dikkat çekicidir. Bu eserlerin çoğu o zamanın ve zamanımızın ses sanatkârları tarafından plâklara okunmuştur. Sanat hayatının büyük bir bölümünü İstanbul sahnelerinde geçiren sanatkâr geçimini bu yoldan temin etmiştir.


Çok temiz giyinen, zarif, efendi, güzel ve esprili konuşan Selahattin Pınar 6 Şubat 1960'da Todori'nin lokantasında, yanında söz yazarı Selim Aru olduğu halde, yemeğini yemek üzereyken yine bir kalp krizi sonucu öldü. 7 Şubat 1960 tarihinde kalabalık bir toplulukla Şişli Camii'nde kılınan namazdan sonra Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verildi.



Atatürk ile anıları:

ATATÜRK, İstanbul'da bulunduğu zamanlar huzuruna çağırırdı. Pınar bir anısını şöyle anlatıyor. "Arkadaşlardan Nubar, Dolmabahçe'de Büyük Gazi'nin huzurunda çalıyor; Gazi de zevkle dinliyor ve Nubar'a soruyor: -Kendi eserleriniz de var mı ? Nubar da okumuş. Gazi bunu da çok beğenmiş; bir şarkısını daha istemiş. Bunun üzerine Nubar:-Efendim, benim başka şarkım yok ama bir arkadaşımın yeni güzel bir şarkısı var. Müsaade buyurursanız onu okuyayım, diye benim,

Anladım sevmeyeceksin beni sen nazlı çiçek Hasta gönlüm yine hicranını yalnız çekecek Bil ki ruhum seni çılgınca severken ölecek Yine sensin beni bir lâhza şifâyâb edecek

diye okumuş. Nubar hakikaten güzel okurdu. Gazi'nin de pek hoşuna gitmiş. -Kimin bu ? Bu eserin sahibini öğrenmek isterim demiş. O da : —Arkadaşlardan tamburi Selâhattin... deyince, Gazi : -Bu kabiliyetli çocuğu tanısam..." demiş. —Ertesi akşam zaten tanıştığımız Kılıç Ali Bey telefonla beni davet etti. Otomobil gönderdiler, kalktım gittim. Büyük Gazi'nin huzuruna ilk çıkışım; heyecan içindeyim. Dolmabahçe Sarayı'nın muazzam salonunda nasıl adım atacağımı bilmiyorum. Gazi karşıda oturuyordu. —Sizi yalnız dinleyelim... Dün gece Nubar Bey güzel bir eserinizi okudu. Bir de sizin ağzınızdan dinleyelim buyurdu. —Emredersiniz diye okumağa hazırlandım ama, bir hatâ edeceğim diye ödüm kopuyordu. Tarif edilmez bir heyecan içindeydim. Hele bakışlarım gözlerine ilişince büyülenmiş gibi oluyor, titriyordum. Sazımı akort ettim ve tek başıma okudum. Çok mütehassıs oldu. " Bir daha okuyun " dedi. Bu iltifatın verdiği sevinçle kabıma sığmayacak hale geldim. O anda dünyalar benim oldu. Tekrar okudum, yine takdir etti, yalnız sazımı beğenmemiş. "Bu madeni sazı değiştirin. Bunda bizim ananevi tamburumuzun hassasiyeti yok", diye buyurdu. O günden sonra madenî saza veda ettim. İtiraf ederim ki, sanatımda beni en çok teşvik ve teşci eden büyük halaskâr Atatürk'ün paha biçilmez iltifatlarıdır. O vakit gençlik de vardı. O'nun küçük bir takdir ve teşviki insana yaratmak kudretleri, hayata ve sanata bambaşka gözle bakmak, emniyet ve cesaretle bağlanma aşkını verirdi. Ve o kadar yüksek bir sezişi vardı ki, tarif edemem.

Florya Deniz Köşkü yeni yapılmıştı. Bir akşam oraya davet ettiler. Hafız Yaşar da orada idi. -Bir fasıl yapın dedi. Hüzzam faslı yaptık. O aralık yeni bestelediğim şu şarkı da vardı:

Aşkınla sürünsem, yine aşkınla delirsem Bilmem ki ne yapsam da senin kalbine girsem Bir gölge gibi ruhunun altında belirsem Bilmem ki ne yapsam da senin kalbine girsem

Bunu Atatürk bilmiyordu. O gece saz heyetiyle hep beraber çaldık, söyledik. İlk defa dinledikleri bu şarkı dikkat nazarını çekmiş... Fakat zekâya bakın: " —Durun... dedi ve bana hitapla: -Bu şarkı sizin mi? diye sordu." -Evet efendim... dedim -Ben anladım zaten... Sen bunu yalnız oku" buyurdu. O kalabalık saz ve hanende içinde daha ilk duyuşta, benim olduğunu sezişi beni hayrette bıraktı. Bu görülmemiş müthiş bir seziş hassasıdır. Sonra son derece hassastı. Meselâ, bir gece yine "Gel gitme kadın" şarkısını okurken, "Karşında esirim bana düşman gibi bakma" yerine gelince, ağlayarak masayı terk edip uzaklaştığını görmüştüm."

Yüzyılın aşkı : Selahattin Pınar & Afife Jale Aşkı

Hicaz makamındaki Selahattin Pınar bestesindeki gibi "Bir Bahar Akşamı" rastlaştılar. İstanbul Kuşdili Çayırında... Hafız Burhan konserinde... Selahattin Pınar, üstadın arkasında tambur çalıyordu. Afife Jale ise Darulbedai'de sahneye çıkarak "Tiyatrodaki ilk Müslüman kadın oyuncu" olarak tarihe geçmiş, ancak tiyatro zaptiye tarafından basılınca kapı önüne konulmuştu. İşsiz, sahnesiz ve kimsesizdi. Acısını yatıştırıcı haplarla dindirmeye çalışıyordu. İkisi de 25 yaşındaydı. Şarkıdaki gibi;

Bir bahar akşamı rastladım size

Sevinçli bir telaş içindeydiniz Derinden bakınca gözlerinize Neden başınızı öne eğdiniz

İçimde uyanan eski bir arzu Dedi ki yılardır aradığım bu Şimdi soruyorum büküp boynumu Daha önceleri neredeydiniz

dediler ve evlenmeye karar verdiler.



Selahattin Pınar, bir gün eşinin öğle uykusu için çekildiği odasının anahtar deliğinden içeri baktığında, damarına morfin şırınga ettiğini gördü ve çöktü. Morfin için eczacıyla ilişkiye girmişti Afife.. Ama Pınar, eşine öfkeden çok, merhamet duyuyordu. Onu hayata döndürebilmek için çırpınmaya başladı. Sürekli melankolik besteler yapar olmuştu. Bunun üzerine Afife, "Terk et

beni" diye yalvardı ona. "Yoksa sen de mahvolacaksın, bırak beni gideyim" dedi. Pınar, 6 ay sonra Afife Jale'yi terk etti. Şimdi ikisi için de en kötü yıllar başlıyordu.

Afife Jale, kimsesizliğinin, terk edilmişliğinin, yoksulluğunun son durağı Balıklı Rum Hastanesi'nde vefat etti. Cenazesine 4 kişi katıldı. Mezar yeri de mektupları ve fotoğraflarıyla birlikte kaybolup gitti. Unutuldu. Selahattin Pınar, Afife'nin ölümünün ardından paraladı kendini... Nice, hicran dolu besteye imza attı. Son katıldığı radyo programında "Hatıralar" şarkısını seslendirdi;

Beni de alın ne olur koynunuza hatıralar Dolanıp kalayım bir an boynunuza hatıralar Yeriniz ne, yurdunuz ne, benden böyle korkunuz ne Duyuyorum sesinizi bazen derin bir uykudan Dinliyorum uzakları kalkıp derin bir uykudan Beni de alın ne olur koynunuza hatıralar Bu ömür tükenecek yolunuza hatıralar

Bir süre sonra müdavimi olduğu Todori meyhanesine gitti, doktorların yasak ettiği ne varsa hepsini ısmarlayıp sofrayı donattı. Rakısını yudumlarken, son nefesini verdi. "Her yıl ölüm yıldönümümde mezarıma bir büyük rakı dökün" diye vasiyet etti. Son yolculuğuna mezarlıkta kendi bestesi çalınarak uğurlandı;

Söndü yadımda akisler gibi aşkın seheri... Duruyor gözlerinin, kalbimin üstünde yeri Kupkuru yollarda ümitsiz yaşadım bîkesim Bülbülün duymadı zarını, gül bahçeleri

1948 yılında bestelediği Evcara makamındaki bu şarkının güftesi Mustafa Nafiz Irmak'a aittir. Bestekarımız şarkılarındaki temasıyla da kibar ve tam bir İstanbul Beyefendisi imajını vermiştir. Şıklığına oldukça önem veren Pınar, bir gün kravatını eleştiren arkadaşına" sesimi, sazımı ve hatta bestelerimi bile eleştirebilirsiniz fakat kravatımı asla" diyerek tepkisini belirlemiş. Bestekarın 800'e yakın kravatı olduğu söylenir.

Adnan Kahveci kimdir?



(1949 - 1993)


Zekası ve ürettiği yeni fikirlerle Türk siyasi tarihinde önemli bir yeri bulunan Adnan Kahveci, 1949 yılında Trabzon'un Sürmene ilçesinde dünyaya geldi. Hayatı hep birincilikle geçen Kahveci, Milliyet Gazetesi'nin açtığı ilkokullar arası bilgi yarışmasının ilk birincisidir. 1966 yılında Kabataş Lisesi'ni dönem birincisi olarak bitiren Kahveci, aynı yıl üniversite sınavlarında da Türkiye birincisi oldu. İstanbul Üniversitesi burs sınavında yine en yüksek puanı alarak birinci olan Kahveci, daha sonra ABD'de Indiana'da Purdue Üniversitesi'ne girdi. Buradan elektrik mühendisi olarak mezun olan Kahveci, mezuniyetinin ardından Missouri Üniversitesi'nde doktora yaptı. Ardından da aynı üniversitede asistan profesör olarak çalıştı. Kahveci, Türkiye'ye döndükten sonra Boğaziçi Üniversitesi'nde öğretim üyeliği yaptı. Ardından da İçişleri Bakanlığı teknik danışmanlığında bulundu. 12 Eylül döneminde Başbakanlık Danışmanlığına atandı ve o sıralarda Turgut Özal'la tanıştı. 1983 yılında ANAP'ın kurucuları arasında yer alan Kahveci, askeri yönetim tarafından veto edildiği için milletvekili olamadı. Daha sonra 1987 yılında İstanbul'dan milletvekili seçildi ve Devlet Bakanı oldu. Bir süre sonra da Maliye Bakanlığı görevine getirildi. 5 Şubat 1993 tarihinde eşi ve iki çocuğu ile birlikte Bolu-Gerede yakınlarında trafik kazası geçirdi. Adnan Kahveci ve eşi olay anında hayatlarını kaybederken, 17 yaşındaki çocukları Aslıhan Kahveci yaralı olarak kurtuldu ancak, bitkisel hayata girdi ve 10 gün sonra vefat etti. Kamuoyunda dürüstlüğü ile tanınan ve çok sevilen Adnan Kahveci'nin yeni yapılan otobanda ters yola girerek kaza yapması, çeşitli şüphelerin ortaya atılmasına sebep oldu.

Cemal Kutay kimdir?



1909’da Konya’da doğan Cemal Kutay, orta öğrenimini Kadıköy Lisesi’nde tamamladı. Anadolu Ajansı’nda 1924-1928 yılları arasında muhabirlik, Hakimiyet-i Milliye’de İstihbarat Şefliği ve fıkra yazarlığı yapan Kutay, Konya’da Yeni Anadolu Gazetesi’ni ve Zaman Dergisi’ni, İstanbul’da Halk Gazetesi’ni, Millet Dergisi’ni çıkardı. Kutay, Pek çok gazete ve dergide özellikle tarihi konularda yazılar yazdı.

Cemal Kutay’ın kitap halinde basılan 187 eserinden bazıları ise şöyle: “Türkiye İstiklal ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi” (20 cilt, 1957-62), “Bilinmeyen Tarihimiz” (4 cilt, 1974-75), “Tarih Sohbetleri” (9 cilt, 1966-68), “Örtülü Tarihimiz” (2 cilt, 1975), ”Sisli Tarihimiz” (2 cilt-1975), “Midhat Paşanın Gurbet Hatıraları” (3 cilt, 1983), “Geçmişten Günümüze Türk Kitaplığı”

Cemal Kutay, 5 Şubat 2006 tarihinde İstanbul’da vefat etti.

Doğum günü: Eren Eyüboğlu kimdir?



(d. 5 Şubat 1907 Yaş Romanya – ö. 30 Ağustos 1988 Kalamış İstanbul) Türk ressam


İlk çalışmalarına ortaöğretim yıllarında özel resim dersleri alalarak başladı. Romanya Yaş Güzel Sanatlar Akademisi’nde resim öğrenimi gördü. 1929 yılında okulu bitirdikten sonra Paris’e gitti. Dört yıl boyunca Julian Akademisi’nde André Lhote’un öğrencisi oldu. Bu sürede Monet ve Cezzane’nın eserlerini inceledi. Onlardan röprodüksiyon çalıştı. 1930 yılında Paris’te tanıştığı kendisi gibi resim sanatçısı olan Bedri Rahmi Eyüboğlu ile 1936 yılında evlenerek İstanbul’a döndü. İki resim sanatçısı eş olarak yaşamlarını sürdürmeye başladıkları Türkiye’nin dört bir yanını dolaşarak Anadolu insanının yaşam biçimini tuvallerine folklorik özellikleri plastik ögelerle birleştirerek yansıttı. Bedri Rahmi Eyüboğlu ile birlikte D Grubu’na katıldı. Topluluğun etkinliklerinde önemli rol üstlenen sanatçı resimlerinde soyutlamacı ve Ekspresyonist görüşü ile Anadolu insanına ve doğal yaşama yönelik konular işledi.

1950’li yıllarda Picasso ve Braque gibi usta ressamlardan çalıştığı kopyalar sayesinde yapıtlarında ayrıntıdan uzaklaşarak; sadeliğe, ritmik çizgi ve heyecan verici , coşkulu renk uyumuna yöneldi. Eşi Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun nakışçı stiline karşın, yöresel anlatımlara ulaşmada plastik ögelere eğilimi ağır bastı. Temalarına Çağdaş bir yorum kazandıran Eyüboğlu, Üç Güzeller, Dört Güzeller gibi mitolojik konulu resimler de yaptı.

Resmin yanında Mozaik da çalıştığı 1956’da Ankara Etibank, 1957’de 4. Levent Konut Duvarları, 1978de Ankara Çocuk Hastanesi , Cerrahpaşa Hastanesi ile 1979 yılında Haydarpaşa Göğüs Hastalıkları Hastanesi için gerçekleştirdiği mozaik panolardan anlaşılmaktadır. Geride çok sayıda sanat eseri bırakan Eren Eyüboğlu, 1988 yılında İstanbul’da öldü.



Eren Eyüboğlu’ nun “Dikili Ağaç” Adlı Eseri

Doğum günü : Kerime Nadir kimdir?



Kerime Nadir Azrak (d. İstanbul, 05 Şubat 1917 - ö. 20 Mart 1984; İstanbul)



5 Şubat 1917'de İstanbul'da doğdu. 20 Mart 1984'te İstanbul'da yaşamını yitirdi. Asıl ismi Kerime Nadir Azrak.

1935'te İstanbul Bebek Saint Joseph Sörler Okulu'nu bitirdi. Ayrıca özel eğitim gördü.

İlk şiir ve öyküleri 1937'de Servet-i Fünun, Uyanış ve Yarımay dergisinde yayınlandı.

İlk romanı "Yeşil Işıklar" 1937'de yayınlandı. Çoğunlukla kadın kahramanlar üzerine kurduğu duygusal aşk ve serüven romanlarıyla 1940-1970 arasında çok okunan ve sevilen bir yazar oldu.

Birçok baskısı yapılan bu romanlarından bazıları sinemaya da uyarlandı.

Yazar Hakkında Bir Değerlendirme

"... Her kuşağın, popülerlik açısından, belli yazarları oluyor. Peki, Kerime Nadir hangi okur kuşağının yazarıydı?

Kerime Nadir'in yazarlık yaşamı 1930'ların sonlarıyla 80'lerin başları arasındadır.

1938'de yayımlanan ve ilk ciddi romanı sayılan Hıçkırık'ı on dokuz yaşındayken kaleme almış; ardından Funda (1941), Seven Ne Yapmaz (1941), Samanyolu (1941), Sonbahar (1943), Aşka Tövbe (1945), Ormandan Yapraklar (1948), Posta Güvercini (1950), Son Hıçkırık (1956), Kırık Hayat (1957), Aşk Bekliyor (1959), Gümüşselvi (1960), Sisli Hatıralar (1967), Dert Bende (1973), Zambaklar Açarken (1973) gibi romanlarıyla belli bir okur kitlesi tarafından sürekli okunan bir yazar olmuştur.

1980'lerde eski ilgiyi gördüğü söylenemez ama yazmayı son nefesine kadar sürdürdüğü de bir gerçektir; son romanı Aşk Fısıltıları'nı ölümünden bir yıl önce, 1983'te yayımlamıştır. Yine de asıl şöhretini 1940'larla 70'ler arasında yaşamıştır.

Önemli bir nokta da romanlarının çoğunun filme çekilmiş ve sinema üzerinden de ciddi bir izleyici kitlesine ulaşmış olmasıdır. Bilinir ama tekrarında yarar var: Bazı romanlarının etkisi o kadar geniştir ki Hıçkırık romanının yayımlanmasından sonra yeni doğan kız çocuklarına Nalan veya Handan; erkek çocuklarına ise Kenan isminin koyulması furya hâlini almıştır. Aynı durum Funda yayımlandığında da söz konusu olmuş; sadece yeni doğan kız çocuklarına değil restoranlara, pastanelere bile Funda adı verilmeye başlanmıştır..." (Bâki Asiltürk, Türk Dili Dergisi, Sayı 782, s.133)

Kerime Nadir'in Eserleri

ROMAN:

  • Yeşil Işıklar (1937)

  • Hıçkırık (1938)

  • Funda (1941)

  • Seven Ne Yapmaz (1941)

  • Samanyolu (1941)

  • Gelinlik Kız (1943)

  • Sonbahar (1943)

  • Uykusuz Geceler (1945)

  • Aşka Tövbe (1945)

  • Kahkaha (1946)

  • Ormandan Yapraklar (1948)

  • Posta Güvercini (1950)

  • Pervane (1955)

  • Son Hıçkırık (1956)

  • Kırık Hayat (1957)

  • Esir Kuş (1957)

  • Sonbahar (1958)

  • Aşk Bekliyor (1959)

  • Gümüşselvi (1960),

  • Sisli Hatıralar (1967),

  • Dert Bende (1973),

  • Zambaklar Açarken (1973)

10 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör