• HaberciGazete

Timur Selçuk, Mahmut Alptekin, Münif Fehim Özarman



Bugün 6 Kasım. Türk pop müzik yorumcusu, piyanist, ve besteci Timur Selçuk, TRT Prodüktörü, Şair, Yazar Mahmut Alptekin ve Ressam Münif Fehim Özarman'ın ölüm yıldönümü.

BRT Yayın Grubu olarak bu değerlerimizi saygıyla, sevgiyle anıyoruz.


Timur Selçuk kimdir?

Timur Selçuk, (d. 2 Temmuz 1946, İstanbul-6 Kasım 2020, İstanbul). Türk pop müzik yorumcusu, piyanist, ve besteci. Hayatı Türk sanat müziği bestecisi Münir Nurettin Selçuk'un oğludur. Beş yaşında piyano çalmaya başlamış, yedi yaşında ilk konserini vermiştir. Galatasaray Lisesi mezunudur. Aynı zamanda İstanbul Belediye Konservatuvarı piyano bölümüne de devam etmiştir. Paris'teki École Normale de Musique de Paris'te bestecilik ve orkestra yönetimi bölümünden mezun olduktan sonra 1975'te Türkiye'ye dönmüştür. "Ayrılanlar İçin", "Sen Nerdesin", "Beyaz Güvercin" ya da "İspanyol Meyhanesi" gibi parçaları bu dönemimin şarkılarıdır. Ümit Yaşar Oğuzcan, Orhan Veli, Attilâ İlhan ve Nâzım Hikmet'in şiirlerinden bestelediği şarkıları seslendirmiş, 1976'da İstanbul Oda Orkestrası'nı ve kendi öğrencilerini yetiştirdiği Çağdaş Müzik Merkezi'ni kurmuştur. Ankara Sanat Tiyatrosu'nda 10 yıl çalışmış, Bilgesu Erenus'un "Nereye Payidar" oyunu için besteler yapmış, Uğur Mumcu'nun Sakıncalı Piyade'sinin müziklerini yapmış, ayrıca "804 İşçi", "Ferhat ile Şirin", "Şeyh Bedrettin Destanı", "Tak-Tik", "Küçük Adam Ne Oldu Sana", Rumuz Goncagül ve "Galilei-Galileo" adlı oyunların müziklerini yapmıştır. "Sarıpınar 1914", "Üç İstanbul", "Cahide", "Hakkari'de Bir Mevsim" gibi filmlere de fon müziği bestelemiştir. 1998 yılında Kültür Bakanlığı'nca verilen Devlet Sanatçısı unvanını almıştır. 6 Kasım 2020 tarihinde 74 yaşında uykusunda kalp krizi geçirerek öldü. Cenazesi, Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi.

Diskografi Albümler (LP/MC/CD) Timur Selçuk ve Orkestrası, Yonce Plak, 1974 İspanyol Meyhanesi, Philips Plak, 1974 Timur Selçuk, Yankı Plak, 1977 Tak Tik, Maral Plak, 1979 İstanbul Oda Orkestrası eşliğinde; Timur Selçuk, Maral Plak, 1979 Dünden Bugüne, Balet Plak, 1982 Timur Selçuk - 3, Balet Plak, 1986 Bir Uzay Masalı - Pop Opera, Balet Plak, 1991

  1. Yıl, Balet Plak, 1992

Seçkiler, Ada Müzik, 2000 Abdülhamit Düşerken, Balet Plak, 2004 Babamın Şarkıları, Balet Plak, 2004 Bedreddin, Balet Plak, 2005 45'likler Ayrılanlar İçin - On Dit, Barclay Plak, 1964 İnme - Çoban Çeşmesi, Balet Plak, 1969 Derbeder Ömrüm - Köylü Kızı, Philips Plak, 1970 Böyledir Akşamları İstanbul'un - Rıhtımda, Philips Plak, 1970 Viens Regarder Le Soleil, Philips Plak, 1971 Bugün Yarın Daima - Kadın Kadın, Philips Plak, 1972 Yaşayamam Sensiz - Sevmek Delilik, Philips Plak, 1972 - 1974 İspanyol Meyhanesi - Beyaz Güvercin, Philips Plak, 1972 Duyar mısın? - Kara Sevda, Grafson Plak, 1972 Sıla Güneşi - Ben Gamlı Hazan Sense Taze Bahar, Yonca Plak, 1972 Kırık Kalpler - Oy Be Nenem, Yonca Plak, 1973 Panayır Günü - Yaralı Ceylan, Yonca Plak, 1973 Sen Nerdesin - Tu Seras Un Concerto, Barclay Plak, 1974 Hürriyete Doğru - Karantinalı Despina, Grafson Plak, 1974 Pireli Şarkı - Memet, Yonca Plak, 1975 Dönek Türküsü - Özgürlük, Yankı Plak, 1978 Filmografi Hakkari'de Bir Mevsim,1982/1983 Erden Kıral Vatanyolu (Die Heimreise), 1987/1988 Enis Günay, Rasim Konyar Mavi Sürgün (Das blaue Exil), 1992/1993 Erden Kıral Kurtuluş , 1992/1993 Refet Paşa Konserleri Ankara Resim Heykel Müzesi, Anadolu Organize Sanayi Bölgesi Atatürk'ü Anma gecesi, Ankara, 10 Kasım 2012 Hakkındaki çalışmalar Timur Selçuk,1992 BBC Türkçe

Mahmut Alptekin kimdir?



Mahmut Alptekin (sağda) Asım Bezirci ve Necati Güngör ile...

MAHMUT ALPTEKİN’İ TANIYOR MUSUNUZ? Ahmet ÖZDEMİR Beğendiğim, örnek aldığım şair ve yazarlardan biri Mahmut Alptekin oldu. Genç arkadaşlar pek tanımazlar. Mahmut Alptekin 1971 yılından emekli olduğu 1997 yılına kadar TRT’de prodüktör, Eğitim Yayınları Müdürlüğü ve Yayın Denetleme Kurulu Üyeliği gibi görevlerde bulundu. Ders olarak İletişim öğrencilerine gösterilebilecek örnek pek çok program yaptı. Diğer taraftan iyi bir şair, iyi bir araştırmacı ve hikâyeciydi. Mahmut Alptekin’in niteliklerinden birisi, sıradan kimselerin hikâyecisi olmasıydı. “Sevginle Yüreğimi Dağla” başlıklı şiirinde “Bir dal kopsa temmuzdan / Ellerinden uzanırım denize / Taşralı bir sıkıntıyla” diyordu. Hikâyeleri gibi şiirlerinde de taşralıların acısı, tasası, kıvancı, hamaseti vardı. “…… Ellerim ırgat / Ayaklarım tutsak / Beklemeye kurulu / Bu benim ırgat yüreğim.. // Daha nelere gebedir / Bu benim köylü yüzüm / Taşır yüzyılların ağırlığını / Ve sellerin oyduğu toprağı / Neyi bekler / Bu benim ırgat yüreğim.. …” İnsan olarak son derece alçak gönüllüydü. TRT’de birlikte görev yaptıkları eski arkadaşları ile her hafta TGC lokalinde buluşur, sohbet ederlerdi. Başka masalarda olsam da gelir, gönlümü alır. Aşık Veysel ile ilgime iltifat ederdi. Size önce satırbaşları ile biyografisinden söz edeyim: “10 Ocak 1940’ta Denizli’nin Çal ilçesinde doğdu. İlkokulu burada okudu. Denizli Lisesinin orta kısmından sonra 1958’de Akşehir İlköğretmen Okulunu bitirdi. 1961’de Bursa Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümünden mezun oldu Bir süre İÜ Hukuk Fakültesine devam etti. Türkçe-edebiyat öğretmeni olarak çeşitli okullarda çalıştı. 1970’te öğretmenlikten ayrılıp TRT’ye İstanbul Radyosu’na girdi.


İlk şiiri “Bir Sigara İçimi Daha Bekle” 1956’da Varlık dergisinde yayımlandı. Yazı ve şiirleri Varlık, Türk Dili, Yelken, Çağrı, Türk Sanatı, Yazko Edebiyat gibi dergilerde ve Cumhuriyet, Akşam, Politika, Dünya gibi gazetelerde yer aldı. 1974’te TRT’de “Hakkı” adlı senaryosu televizyona uyarlanarak Yusuf Kurçenli’nin yönettiği 45 bölümlük bir dizi yapıldı. “Gurbetçi” adlı şiiri Sadık Gürbüz tarafından bestelenip yorumlandı. “Feyza’ya Mektuplar” adlı öykü ile 1964 Öğretmenler Bankası Öykü Ödülü’nü, “Yunus Emre” programıyla 1972 TDK Radyo-TV Dil Ödülü’nü, “Kurtuluş Savaşı’nda Ege” programıyla 1982 TDK Radyo-TV Dil Ödülü’nü, Yakın ve Uzak Komşuluğun Şiirleri ile 1986 Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülü’nü, Tünel Çıkmazı ile 1990 Ömer Seyfettin Öykü Ödülü’nü aldı.” Onunla ilgili Hikmet Altınkaynak şunları yazmıştı: “Mahmut Alptekin, sessiz, sakin akar durur yatağında. Pek şikayetçi değildir durumundan ama: ‘Eleştirmenlerce, yazarlarca yeterince anlaşılıp değerlendirilmediğim kanısındayım. Yapıtlarım ortada… Bana göre olmam gereken yerde değilim’ de der ara sıra…” Nitekim, Sennur Sezer Cumhuriyet Kitap Ekinin 4 Mayıs 2000 tarihli sayısında, Mahmut Alptekin için şöyle yazmıştı: “Edebiyat bir zincirdir. Bir halkasını gözden kaçırırsanız bütününü kavramanız olanaksızlaşır. Yakın tarihimizin, şu anda altmış yaşına yaklaşanların yazmaya başladığı edebiyat ortamını kavramak için o dönemin belli başlı yazar ve şairlerine bakmak, onların yazdıklarına dikkat etmek gerekir. Mahmut Alptekin bu dikkat edilmesi gerekli yazarlardan biri…” Necati Güngör ise “Kuşaksız Bir Yazar” benzetmesi yapmıştı. Mahmut Alptekin’in şiir kitapları arasında Sonbahar Durağı, Atatürk’e Şiirler, Bağımsızlık Bekçisi, Yakın ve Uzak Komşuluğun Şiirleri ve Yorgun Atlısı Akşamın adlı eserlerini sayabiliriz. Hikayeleri, Bir Denizin İki Kıyısı ve Tünel Çıkmazı adlı kitaplarında yer aldı. Aşksız ve Kimliksiz adlı bir romanı var.

Sait Faik’le ilgili iki inceleme kitabı bulunuyor. Birlikte program yaptıkları Derman Bayladı ile halk şiiri incelemelerini içeren “Nesini Söyleyim” Yine Nail Ekici ve Derman Bayladı ile ortak “Cumhuriyete Kan Verenler” hem program hem kitap olarak kaynak eserler arasında yer alıyor. İnceleme kitapları arasında “Çocuk Eğitimi” adlı çalışmasını anabiliriz. Mahmut Alptekin 6 Kasım 2011’de vefat etti. Şiirlerinden bir örnek vermek istiyorum: “ANITTEPE'DE TOPLANMIŞ TÜRKİYE'MİN TEPELERİ Bu tepe Üç Şehitler tepesi Sallanır kavaklar, ışıklar Gider bulur Mustafa Kemal'in soluğu Yurt köşesinde en uzak köyü Karanlıklar ak olur Bu tepe Rasattepe Tepelerden bakıyorum ülkeme Doruklarda Mustafa Kemal'in elleri Bu Tınaztepe, bu Kocatepe Düşlerimiz yaprak olur Bu tepe İstasyon tepe Bir ışık çakar, bir bulut sallanır Umudumuz başak olur Uykuların dar vaktinde geceler boyu Türküler yaşamak olur Bu tepe Anıttepe Mustafa Kemal Anıttepe'den bakar Türkiye'ye Yankılanır içimizde Eser yel, durmaz yaşam Anıttepe bayrak olur”

Ressam Münif Fehim kimdir?

Türkiye'nin öncü illüstratörü Ressam Münif Fehim'in bilinmeyen hikâyesi (1899 İstanbul, 6 Kasım 1983 İstanbul)



Münif Fehim Özarman, illüstratör, karikatürist, ressam, amatör fotoğrafçı, klişeci ve ilk Türk tiyatro oyuncusu olarak anılan, büyük üstat Ahmet Fehim’in oğlu. İmzasının olduğu işler, devrimlerin büyük bir hızla gerçekleştiği, dünya savaşlarının yaşandığı, Cumhuriyet edebiyatının, resminin, dergiciliğinin ve gazeteciliğinin başladığı yıllarda, o zamanki adıyla “basın ressamlığı”, şimdi ise çok daha geniş bir yelpazeyi içine alan pek çok alanda görülür. İsminin birlikte anıldığı yazarları, eserleri gördükçe insan, “O da mı Münif Fehim’in kaleminden çıkmış” diye hayret etmekten kendini alamaz. Kendisi hakkında bir düzineye yaklaşan nitelikli çalışmalar arasında, yazı boyunca ismini anacaklarımızın yanı sıra, Gül Sarıdikmen’in dipnotları dahi güven veren yazısından, içerdiği kaynaklardan faydalandık. Bu büyük ustayı, vefatının yıldönümü olan 6 Kasım’da, babası Ahmet Fehim ve her biri çok değerli isimler olan çevresi ile anmak istedik. “Eskiden beri herhangi bir dekoru yaptırmak söz konusu olduğu zaman, hemen Fehim Efendi’ye başvurur; gereken dekoru kendisine ısmarlar, ona yaptırırdım. Çünkü, Türk sahnesinin bir numaralı sanatçısı yalnız oyuncu olarak birinci değildi; dekor yapmada, klişe işlerinde de eşi bulunmaz bir ustaydı. Yirmi dört saat içinde bir sahnenin ağaçlı sekiz kulisiyle bir orman fon perdesini boyar, size verirdi.” 1918’de Muhsin Ertuğrul kendi bağımsız tiyatro topluluğunu kurarken, “kendisine sınırsız saygı duyduğu” bu ustayı da yanlarında olmaya ikna etmişti. “Bir toplulukta Ahmet Fehim gibi büyük bir sanatçı bulunursa, elbette ilk düşünülecek nokta, onun hoşnut edilmesi, üzülmemesi için her şeyin yapılmasıydı. Zaten Ahmet Fehim Efendi’yi razı edip de topluluğa almak, başlı başına en büyük başarıydı. Ne yazık ki, o dönemin toplumsal ortamında bu büyük sevinci paylaşacak, bu kazancın manevi değerini tartacak olgunlukta hiçbir arkadaş yoktu.”

Naşit Özcan, Suad Derviş’le yaptığı harika röportajında, Şehzadebaşı’nda “ben onları göre göre yetiştim” derken ismini anar. Anıldığında, babasının ismini imzasında hep yaşatan Münif Fehim imzalı bir resim mutlaka beklenir. Behzat Butak, İ. Galip Arcan, “en çok sevdiği” Raşit Rıza öğrencileri arasındadır. Oğlunu sanatçılarla dolu bir ortamda yetiştirir. Muhlis Sabahattin, gecenin 12’sinde yeni bir bestesiyle çıkagelir, evlerindeki org-piyanoda bunu onlara çalar. O zamanlar pek az evde bulunan fonografa ney üfleyen “sarıklı, cübbeli zat” Neyzen Tevfik’ten başkası değildir. Belki yaptığı ilk ses kayıtlarından biri de bu olacaktır. Halide Edip’in ünlü Sultanahmet konuşması ise, oğlunun filme aldığı ilk kayıtlardan biridir. Ahmet Fehim, “Tophane’den çıkma bir ustaydım ben” diyerek ömrü boyu cebinde taşıyacağı altın bileziği, mesleği tornacılıktan gurur duyar. Hiç umulmadık bir anda bir gazoz makinesini tamir eder ya da bir dönem Bursa’da ün kazanacak “otomatik bir matkap” üretir. Geçimini “bir köşesini kutucu dükkânına döndürdüğü evi”nde, bu matkapla delikler açarak ürettiği tohum kutularıyla sağlar. “Hiç malzemenin olmadığı yıllarda, fotoğraf makinesi, film ve kâğıt imal eder”, ki “ürettiği fotoğraf makinesinin hariçten alınan tek maddesi objektifidir.” “Klişecilik diye bir şeyin olmadığı günlerde, Paris’ten kitaplar getirir, bir klişehane açar ve yalnız İstanbul’dan değil, taşradan da siparişler alacak kadar ünlenir.” Şehzadebaşı’nda açacağı resim, klişe, dekor, afiş atölyesi, oğlu Münif Fehim’in de hayata atılacağı yer olacaktır.

“Yıllarca, Şehzadebaşı tiyatrolarının büyük, renkli ilanları fırçasından çıkan” Münif Fehim, “klişecilik sanatını, usta bir klişeci kadar bildiği, hatta kendisi de klişe yaptığı için, siyah ve beyazın tonlarını son derece hünerle kaynaştırır”, resimlerini klişecinin ihtiyaçlarına göre çizmesini bilir. Yusuf Ziya Ortaç, 1966’da yazdığı anılarında eklemeden edemeyecektir, “genç okurlar kuşağı korkarım, ne onu, ne Türk sahnesinin eşsiz komedyeni Ahmet Fehim efendiyi tanımaz da değil, duymamıştır bile.” KOSTÜMÜN ÖNEMİ Bir perde, bir dekor Ahmet Fehim için bir sanat eseridir. Gözleri, bir daha geri gelmemek üzere yok olan kostümleri de, dükkân tabelalarını da, tiyatro afişlerini de aynı şekilde görecek, hissettiklerini oğluna da aynı sezgiyle aktaracaktır. Tiyatroculuğa başladığı yıllarda, “koca beyaz sakallı, artık kamburu çıkmış bir ihtiyar olan” İtalyan Merlo’nun “Sultan Aziz’in Sarayı’nda, tavanın göbeğine resmettiği tüller içinde çırpınan kuşları”nı nasıl nefis bir sanat eseri addediyorsa, “Dolmabahçe Sarayı karşısında Sultan Mecit için yapılan tiyatronun ön perdesi” renkleriyle, hele canfesten yapılmış kandil fenerine “arkadan ışık verildiğinde, mistik atmosferi bütün canlılığıyla ortaya çıkaran” mezarlığın olduğu perdesiyle, hafızasına unutulmamak üzere nakşolunmuş şaheserlerdir. Ahmet Fehim’in zamanında, “kostüm tiyatroda en önemli, aynı zamanda oyuncuların çok parasını yiyen bir şeydir.” “Bir tiyatro yöneticisi oyuncuyla sözleşme imzalarken, en az üç kat normal elbise ile frak, redingot, smokin, muhtelif şapka, peruklarla bastona varıncaya kadar çeşitli malzemeye sahip değilse, topluluğa alınmazdı.” Tarihi veya milli kostümlerin önemi büyüktü. Ahmet Fehim, dönem kıyafetlerini, malzemelerini, üzerlerinde emeği geçenleri tanırdı. Onun için “naftalinli odasında yıllarca sırma, kadife, ipek boncuklar arasında göz nuru dökmüş, kamburu çıkmış” İtalyan Jozepyo, “bütün milletlerin ve geçmiş çağların kostümlerini iyice öğrenmiş, zevk sahibi bir adamdı” ve “diktiği her elbise bir sanat eseriydi.” Oğlu Münif Fehim de, çizdiği resimlerdeki her ayrıntı gibi, kıyafetlere de büyük önem verecekti. Terzilikle hayata atılan İbrahim Hilmi Çığıraçan’ın külliyatını yayınlayacağı, elişleri ve resme yatkınlığı bilinen Gürpınar’ın dikkatlerinin önünde kitap kapaklarını resimleyecekti ilk yıllarda. Çizeceği en son seri olan “Hz. Muhammed’in Hayatı” için nasıl gönül rahatlığıyla “çizdiğim tablolarda mekân, gerçeğe noktası noktasına uygundur” diyebiliyorsa, 20. Asır için çizdiği tablolardan birinin altına (s. 78, Deli Mehmet) düşülen “o günlerin kıyafetlerini etüt ettikten sonra çizmiştir bu tabloyu” notu, çevresine tarihi tablolarında güven veren bu dikkate hep sahip olduğuna işaret edecekti. “TATLI ACILARLA DOLU” HAYATLAR “Cemal’i çok severdim.” Semih Balcıoğlu’nun Memleketimden Karikatürcü Manzaraları kitabında, bu sözlerle anar Münif Fehim, Cemal Nadir’i. Her an birbirlerinden dinledikleri hikâyelerle beslendikleri, şekillendikleri bu sanat ortamında, gözünün önündekilerle, babasına ait zamanları birleştirdiği bir kişi varsa, büyük olasılıkla bu kişi Cemal Nadir’dir. Bursa, Cemal Nadir’in doğduğu, Ahmet Fehim’in vali Ahmet Vefik Paşa’nın yanında tiyatroda parladığı şehirdir. Resim çizmenin günah sayıldığı dönemleri yaşamış, hattat babaların oğulları olan, kendileri de hatla ilgilenen iki sanatçı, sıkıntı çektikleri dönemlerde birer tabela dükkânı açmış, Ahmet Fehim nasıl “birkaç ay içinde Ankara sokaklarını, evleri ve dükkânları” resimleriyle doldurduysa, Cemal Nadir de harf devrimiyle birlikte tabelalarıyla bütün Bursa’yı süslemiştir. Malûl Gaziler Cemiyeti’nin (şimdiki Sağlık Müzesi) binası Ahmet Fehim’in ilk filmlerine, Cemal Nadir’in de Sedat Simavi’nin Diken Dergisi’nde çıkan ilk karikatürlerine şahit olur. Ahmet Fehim’in “tatlı acılarla dolu” anılarını yazdığı 1926 yılı ise, sanat hayatının en acı, en tatlı bütün cilvelerini yaşayan Cemal Nadir için bir dönüm noktasıdır. İstanbul’da şansını denemeye karar veren Cemal Nadir her kapıdan çevrilir. O günlerde oturduğu “Ortaköy’den her gün Babıâli’ye yürüyerek gidip gelir ve giydiği siyah çorabın yırtıldığı gözükmesin diye siyah çini mürekkeple tenini boyar.” Yaşadığı yokluk herkesin gözlerinin önünde cereyan etmiştir, (Yedigün, s. 19) “Düşünün ki bakımsızlıktan bir çocuğum öldü. Kucağımda can veren yavruyu minderin üzerine koyarak ertesi günkü karikatürü hazırlamaya koyuldum. Buna mecburdum.” Babasının jübilesinde gördüğü saygıyı, Cemal Nadir’in cenazesinde gördüğü sevgiyi yaşayan Münif Fehim, hayatları boyu yaşadıkları sıkıntılara rağmen insanlardan vazgeçmeyen, hayata karşı dik durmayı, gülebilmeyi başaran bu iki adamı hiçbir zaman unutmayacaktır. “AKACAK KAN DAMARDA DURMAZ” Ahmet Fehim, oyuncu olmak isteyen gençlere mukavemet gösterir. Dışardan parıltılı görünen bu yaşamın içinde karşılaşacakları yüzünden “kendini vicdanen sorumlu” hisseder. Hevesli gençlere “mesleklerinizde kalmaya direnç gösterin… Size baba nasihati!” diye öğütler. Öğrencilerinden Raşit Rıza, iki yıl kapısını aşındırır, direnir. Ahmet Fehim’in razı olmaktan ziyade, onu “kurtarmak amacıyla yanına alması”nın ardında yatan sebep “her yeni gelen istekli insana biraz gönül eğlendirmesi için izin veren, ondan sonra ekip içinde ona hayat hakkı tanımayanlar”dan çok farklıdır. “Tiyatronun içyüzünü kendi görüp anlasın ister.” “Benim gibi mi olmak istiyorsun?” diye sık sık sorduğu “oğlunun da ressam olmasını istememiş. Hattâ, yaptığı ilk resmini yırtmış”tır. Yine de “akacak kan damarda durmaz.” Şiir yazmaya 12’sinde başlayan Leyla Saz’ın anıları, Almanca basılan Osmanischer Lloyd Gazetesi’nde çıktığında, resimlemesini 15 yaşındaki Münif Fehim’in yaptığı söylenir. “Ümit Dergisi’nde Ömer Seyfettin ve Nâzım Hikmet”le tanışmış”, Fağfur Dergisi’nde ilk çizgilerini denemiş olsa da “Kelebek’ten önceki çalışmalarını önemsemez.” (29, Ağustos 1939, Aka Gündüz'ün yazısı & 30 Mayıs 1936, Son Posta, Nazım Hikmet'in tefrikası (Orhan Selim takma adıyla) İlk yazısından sonra ayrılan İbn-ür Refik Ahmet Nuri, Reşat Nuri ve Yesârizade Mahmut Esat’la birlikte karar vererek çıkardıkları, 25 Eylül 1924’e kadar yayın hayatı süren Kelebek hem yazılarıyla, hem karikatürleriyle, güncel olaylar karşısında muhalif ve cesur bir duruş sergileyebilen bu gençlerin görüşleriyle doludur. “Türkiye’ye karikatürün savaşçılığını getirmiştir” diyerek anacağı Cemil Cem’in hayranı, derginin baş çizeri Münif Fehim’in karikatürleri burada serttir. “ES… ES… ES MÜBAREK… ES…” Münif Fehim, “siyasi inançlarıyla bağdaşmadığı için salt ‘fantazi’ konulara değinmeyi tercih edeceği ‘Aydede’ Dergisi’nde başladığı, şiirleri mısra mısra resimlediği “Eski Şiir Medlulleri” dizisine Kelebek’te de devam edecek, çok sonraları bir kitapta toplayana kadar da ara ara bu üslupta resimleri her zaman yayımlanacaktır. “Mizahı hiçbir zaman ön planda tutmadığını” söyler Turhan Selçuk’la yaptığı röportajında, “çıkış noktası, mizah çizerliği değil, ressamlıktır: ‘Resimdir çoğunlukla yaptıklarım ve altında iki satır nüktedir’” der. Bazen kendisi, bazen de dostları yazar bu satırları. Hikmet Feridun Es bir yazısında şu anısını paylaşır: “Bizim Afrika yazılarının rağbetini gören Ercüment (Talû) karar vermiş… Meşhedî’yi benim gibi Afrika seyahatine çıkaracak… Torik Necmi ile beraber Meşhedî Aslan peşinde!.. Bir yandan ben Afrika’yı dolaşıyorum. Bir yandan Meşhedî Cafer, Torik Necmi. Yani Ercüment ile Münif Fehim vahşi Afrika ormanlarında. Lafı uzatmayalım. Çok sıcak bir günde, Meşhedî Cafer bir ağacın altına seriliyor. Bayılmak üzere. Bereket o sırada hafiften tatlı bir rüzgâr… Meşhedî bağırıyor, “Es… Es… Es mübarek… Es…” “İşte o esnada, ormandaki sık ağaçlar aralanıyor. Ve “ben” çıkıyorum ortaya!.. Hikmet Feridun Es… Bir elimde fil silahı… Başımda kolonyal şapka… Bağırıyorum. “Es burada!.. Kimmiş beni çağıran?” Fikret Arıt’ın kıymetli yazı dizisi “Meşhur Simalariyle Babıâli”de şöyle hikâye eder Ercümend Ekrem Talû, Meşhedî’nin doğuşunu: “Bir mizahî roman yazmak geldi aklıma. Şehzadebaşı köşesindeki eczanenin bitişiğinde Acem, daha doğrusu Azerî bir tütüncü vardı. Gayet orijinal, eşi örneği bulunmayan bir tipti. Ben o semtte oturur ve kendisiyle konuşmaktan haz ederdim. Bu adamı yaşatmak istedim.” “Türk karikatürüne yeni tipler kazandırmak isteyen Münif Fehim öyle bir Meşhedî çizer ki, Ercüment Ekrem ‘Pes…’ der, ‘İşte bu Meşhedî…’” Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu da “çocuklukları bir mahallede geçen, yıllar sonra Babıâli’nin yokuşunu da yine beraber çıktığı” arkadaşıyla yaptığı (YediGün, s. 166, 13 Mayıs 1936) röportajda, Kara Davud romanında yaşadığı benzer bir şaşkınlığı paylaşır: “…hanın tertibatını tasvir ederken Kayseri’den beş saat uzaktaki Sultan Hanı’nı göz önüne almıştım. Sahnenin gazetede çıktığı gün bir de ne göreyim? Münif Fehim ben ne düşündü isem aynını yapmamış mı? Hem de ne büyük bir canlandırışla… Şüphesiz Münif ne Kayseri’ye gitmiştir, ne de Sultan Hanı’nı bilir…” İhsan Öden Odatv.com

33 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör