top of page
  • Yazarın fotoğrafıHaberciGazete

Unutulmazlar: Ayşegül Atik, İbrahim Balaban, Mahir Çerci, Bülent Ersoy




Bugün 9 Haziran. Tiyatro sanatçısı Ayşegül Arsoy Atik'in 3., Usta ressam, Nâzım Hikmet'in hapishane arkadaşı ve öğrencisi İbrahim Balaban'ın ölümünün 4., ulusal basının ünlü fotomuhabiri Mahir Çerçi'nin ölümünün 9. yıldönümü.

9 Haziran aynı zamanda, ünlü ses sanatçısı Bülent Ersoy'un doğum günü.

BRT Yayın Grubu olarak Ayşegül Arsoy Atik'i, İbrahim Balaban'ı ve Çerçi'yi saygıyla, sevgiyle anıyor. Ersoy'a nice mutlu yıllar diliyoruz.


AYŞEGÜL ARSOY ATİK KİMDİR?



Ünlü oyuncu 1948 yılında Ankara’da dünyaya geldi. Tam adı Mürşide Ersoy’dur. 5 kardeştirler. Ankara TED Koleji mezunudur. Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümünden mezun oldu.

Mezun olduktan sonra, Devlet Tiyatrosunda, Gömü, Ezgiler Ezgisi, Ceza Kanunu, Yollar Tükendi gibi oyunlarda tiyatro oyuncusu olarak görev yaptı. 1978 yılında Devlet Tiyatrosu’ndan ayrıldı ve çeşitli tiyatro topluluklarında çalıştı.

TRT’nin tek kanal olduğu yıllarda Ali Atik ve Levent Kırca ile beraber Televizyonda çeşitli skeçlerde yer aldı. Bu dönemde bazılarını Şef Prodüktör Alâettin Bahçekapılı’nın gerçekletirdiği pek çok radyo izlencesinde de seslendirme sanatçısı olarak bulundu.

80’li yıllarda eşi Ali Atik ile birlikte çektikleri “Önce alışveriş sonra fiş” sloganlı KDV reklamlarında rol aldı.

1977 yılında oyuncu Ali Atik ile evlendi. 2002 yılında boşandı. Alper ve Argun Atik adlarında iki oğlu vardır.

KKTC’de Yakın Doğu Üniversitesinde Oyunculuk Anasanat Dalı öğretim görevlisi olarak görev aldı.

2001 yılında Işıl Yücesoy yönetmenliğinde Ayşegül Atik Tiyatrosu’nda “Gizli Bahçe” adlı tiyatro oyununda oynadı.

2002 yılında Birol Güven’in yaptığı ve başrollerinde Ayşegül Atik, Ali Erkazan, Arzu Balkan, Ali Sunal, Hatice Aslan, Levent Ülgen, Selahattin Taşdöğen, Büşra Pekin gibi oyuncuların oynadığı “En Son Babalar Duyar” adlı dizide rol aldı.

2007 yılında “Kısmetim Otel” adlı dizide Yıldız Kenter, Tarık Papuççuoğlu, Ekin Türkmen, Gürgen Öz, Ege Aydan, Binnur Şerbetçioğlu, Murat Akkoyunlu ile beraber rol aldı.

2010 yılında yapımcılığını Necati Akpınar’ın senaryosunu Emrah Serbes’in yaptığı “Şen Yuva” adlı dizide; Ayşegül Atik, Altan Erkekli, Ceyda Düvenci, Levent Üzümcü, Alper Kul, Osman Berk Selvi, Mehtap Bayri, Caner Alkaya, Meltem Yılmazkaya, Okan Çabalar, İrem Sak, Bican Günalan, Erdem Yenerbirlikte oynamıştır.

2017 yılında Fox Tv’de oynayan ve başrollerini Ece Uslu, Cansel Elçin, Nilay Deniz ve Berk Atan’ın paylaştığı “Dayan Yüreğim” dizisinde 24 Şubat 2017 akşamı, 4’üncü bölümünden itibaren Ayşegül Atik de diziye dahil olup Cansel Elçin’in annesi Türkan karakterini canlandırdı. Atik, 10 Haziran 2020'de Maltepe Başıbüyük Mezarlığı'na defnedildi.

Filmleri ve Dizileri :

Yönetmen : 1989 – Alıştık Artık (TV Dizisi)

Senaryo : 1989 – Alıştık Artık (TV Dizisi)

Oyuncu : 2017 – Dayan Yüreğim (Türkan) (TV Dizisi) 2017 – Yaşamak Güzel Şey (Sinema Filmi) 2015 – Ali Kundilli 2 (Alinin Babaannesi) (Sinema Filmi) 2010 – Şen Yuva (Gülümser) (TV Dizisi) 2007 – Kısmetim Otel (Ayten Kısmetim) (TV Dizisi) 2002 – 2003 – En Son Babalar Duyar (Şükran Yalçın) (TV Dizisi) 1989 – Alıştık Artık (TV Dizisi) 1986 – Sen de mi Şakir (Video) 1983 – Kartallar Yüksek Uçar (Özlem Onursal Seslendirmesi) (TV Dizisi) 1979 – Tatlı Çarşamba (Ayşegül) (TV Dizisi) 1978 – Taşı Toprağı Altın Şehir (Fatma) (Sinema Filmi


İbrahim Balaban kimdir?



Alâettin Bahçekapılı Balaban ile..

İbrahim Balaban (1921, Bursa – 9 Haziran 2019; Güngören, İstanbul), Türk ressam ve yazar. 1921’de Bursa – Seçköy, Osmangazi’de dünyaya geldi. Doğduğu köyün 3 yıllık okulunda eğitim gördü. 1937 yılının son günlerinde, henüz 16 yaşındayken hint keneviri yetiştirmek suçundan cezaevine girdi. Cezaevinde kendini avutmak için resim çizmeye başladı. Resimlerini zeytinyağına batırdığı renkli kalemlerle yapıyordu. Altı ay hapis ve 16,000 lira da para cezasına çarptırılmıştı; ancak para cezasını ödeyemeyince, para cezası üç yıl mahkümiyete çevrildi. Cezasının bitmesine çok az bir zaman kala dört mahkûmun saldırısına uğrayan Balaban, cezaevinden çıktıktan sonra evlendiği gün düğün evini basan hasmını öldürdü ve yeniden cezaevine girdi. 1942 ile 1944 ve 1947 ile 1950 yılları arasını Bursa Cezaevi’nde geçirdi. Cezaevindeyken önce babası Hasan Çavuş’un cinayete kurban gittiği; daha sonra da doğumda karısının öldüğü ve çok kısa bir süre sonra da çocuğunun ölüm haberlerini aldı.

Ateşin Başında Balaban, Bursa Cezaevi’nde kendisinden 20 yaş büyük olan Nâzım Hikmet’la tanıştı. Onun desteği ve ilgisi sayesinde resim yeteneği ortaya çıktı ve gelişti. Nâzım Hikmet, Orhan Kemal’i hikâyeci, Balaban’ı ise ressam olarak yetiştirmek istiyordu. İbrahim Balaban cezaevinde resmin yanı sıra felsefe, sosyoloji, ekonomi-politik konularında pratik bilgiler edindi. Ressam, yedi yıl süren Nâzım Hikmet’li günlerini ileriki yıllarda yazdığı Şair Baba ve Damdakiler kitabında anlatmıştır. İstanbul Şehir Tiyatroları’nda sahneye konan “Aslolan Hayattır” adlı tiyatro oyununda ve “Mavi Gözlü Dev : Nâzım Hikmet” adlı sinema filminde (Yönetmen: Biket İlhan) bu kitaptan alıntılar vardır. Ayrıca kitabı yazar Haldun Çubukçu tarafından oyunlaştırılmış ve yönetmen Ayşe Emel Mesci tarafından sahneye konularak 2011 yılında Ankara Devlet Tiyatrosunda sahnelenmiştir. Balaban, “Sanat yaşantının izdüşümüdür. Konu bir özdür, her öz kendi kabuğunu yapar. (Yani sanatsal biçimini oluşturur.) “ kuramını ortaya koymuş ve sanatını bu kuram üzerine oturmuştur. İlk sergisini 1953’te İstanbul’da, Fransız Kültür Merkezi’nde açtı. Sonraki yıllarda hem Türkiye’de, hem de yurtdışında pek çok sergi açtı. 1961’de Yeni Dal Grubu sergisindeki bir tablosundan dolayı yargılandı, ancak aklandı. Yine 1968’de Gazi Dergisi’nde basılan bir tablosundan dolayı yargılandı; ondan da aklandı. 1969’da Adana’da sergilediği resimleri saldırıya uğradı. Resim eleştirmenleri kendisini “Anadolu insanının yaşamından ve halk efsanelerinden yola çıkarak toplumsal gerçekçi yapıtlar üreten ressam” olarak tanımlarlar. Balaban, sanat hayatını Dağınık, Nakışsı, Ağır Aksak, Oyuncaksı, Tutsak, Özgürlük gibi dönemlere ayırır. Önceleri köy yaşamının yoksulluğunu, köylü üretim araçlarını resmeden sanatçı, giderek destanlara, halk inançlarına, kahramanlarına, söylencelere, mitolojiye uzanır. Giderek kente göçü, kentteki yaşam ve demokrasi mücadelesini ele alır. Son dönemde Anadolu Erenleri ve Bereket Anaları’nı resimler.


Bugüne kadar ikibinden fazla tablo ve bunun birkaç katı desen üretti; kendisi aynı zamanda yazar olup, yayınlanmış 11 adet kitabı bulunmaktadır. Ressam, son olarak desen çalışmalarını 2005’te İstanbul’da sergilemiştir. Bu desenler Balaban-Yaşamın Çizgileri / Desenler (Remzi Oğuz Yılmaz) kitabında toplanmıştır. 1990 yılında yayınlanan İbrahim Balaban-yaşamı sanatı anılar yankılar (Ahmet Köksal) kitabından sonra; resimlerini içeren Balaban-Yaşantının İzdüşümü (Zafer E. Bilgin) 2008 yılında yayınlanmıştır. Hasan Nazım Balaban ve Zafer E. Bilgin tarafından hazırlanıp 2009 yılında yayınlanan Balaban-Bir Ressam Yunus Emre kitabı kendisi hakkında yayınlanmış şiir, yazı, makele, kitap ve ansiklopedilerden derlenmiş yazıların toplandığı bir başvuru kitabıdır. Hapiste birlikte yattığı Nâzım Hikmet de, onun “Bahar” adlı tablosundan etkilenerek “İbrahim Balaban’ın Bahar Tablosu Üstüne” adlı şiri yazacaktır:

“İşte seyreyle gözüm, hünerini Balaban’ın /………../İşte sürülen toprak / İşte insan: / dağın, taşın, kurdun kuşun efendisi. / İşte çarıkları, işte poturunda yamalar / İşte karasaban. / İşte sağrılarında kederli, korkunç oyuklarıyla öküzleri. / On yıl mapusta yattı ama, kaybetmedi umudunu Balaban. / İşte Seçköyünden Ali’nin kızı geliyor al taylarıyla tarlaya. ”

Ayrıca Nâzım Hikmet, İbrahim Balaban’ın “Mapushane Kapısı” ve “Harman” tabloları için de birer şiir yazmıştır. Mart 2008 de vizyona giren Reis Çelik’in yönetmenliğini yaptığı “mülteci” filminde “Bülbül hoca” rolüyle yer almıştır. İkinci evliliğinden iki erkek, bir kız çocuğu ve beş torunu vardır. 1955 doğumlu oğlu Hasan Nazım Balaban da kendisi gibi ressamdır. İbrahim Balaban, BRT Yayın Grubu'nun Genel Yayın Yönetmeni, Gazeteci-Yazar Alâettin Bahçekapılı'nın hazırladığı Nâzım Sen Gittin Gideli kitabına mektubuyla, Ruhi Su Sen Gittin Gideli (Nabi Belekoğlu ile birlikte hazırlandı) kitabına da desenleriyle katkıda bulundu.

Sanatçı 9 Haziran 2019’da İstanbul’da tedavi gördüğü bir hastanede 98 yaşında ölmüştür. Cenazesi İstanbul’da Şişli Camii’nden kaldırılarak memleketi Bursa’ya gönderilerek memleketi Osmangazi ilçesine bağlı Seçköy’de defnedilmiştir.


Mahir Çerçi'nin aramızdan ayrılışının 7. yıldönümünde gazeteci Cemil Özyıldırım'ın anılarıyla harmanladığı yazısını sunuyoruz:

"Bizim Çerçi !..

‘’Çerçi’’ kelimesinin sözlüklerdeki anlam karşılığı ‘’Sırtındaki torbasında, ya da bir el arabasında taşıdığı, yokluğu çekilen her çeşit ihtiyaç maddesini, mahalle-mahalle, pazar-pazar dolaşarak satan gezici esnaf’’ şeklinde açıklanıyor. Özellikle uğrak yerleri köyler olan Çerçilerin torbasında, kurdele, fermuar, dikiş malzemeleri, incik-boncuk, kumaşlar, düdük, şeker, çikolata, kırık leblebi, çeşitli kokular ağırlıktaydı. Bugün bile Anadolu’nun kimi yerlerinde, bu gibi satıcılara rastlanıyor ve hala ‘’Çerçi’’ deniyor.


1969 yılında Hürriyet gazetesinin kapısından, omzuna astığı çantası ile bir Çerçi girdi. Uzun boylu, buğday tenli, kara kaşlı, kara gözlü, takım elbiseli kravatlı bu Çerçi, siyah saçlarını da geriye doğru tarayarak, yüz ifadesine güvenilir bir anlam kazandırmıştı. Çerçi kısa sürede bütün çalışanlarla kaynaştı. Çantasından çıkarıp karşılıksız dağıttıkları ile herkes onu çok sevdi. Rahatlamak isteyen onu bulurdu. İnsanları güldürmeyi, sevindirmeyi, mutlandırmayı, neşelendirmeyi sağlayan her şey onun çantasında idi. Eğer biri haksız ise, çantadan bir fermuar çıkarırdı. Yok.. haklı ise, yakasına takması için kırmızı kurdelesi hazırdı. Neşe arayana düdük, ağlayana mendil, kızıp sinirlenenlere yine çantada kolonya şişesi hazırdı. Çerçi’nin bir özelliği de, omzundan çantası ile birlikte eksik etmediği fotoğraf makinesi idi. Sokak-sokak, mahalle-mahalle, cadde-meydan dolaşıp öyle resimler çekerdi ki, görenler hayranlıklarını gizleyemezdi. Baş müşterisi ise, Hürriyet gazetesi idi. Hürriyet’in sayfaları onun çektiği resimlerle gündem oluştururdu. Yani Mahir bir adamdı bizim Çerçi !...


Simavi ile hatıra resmi


Çerçi Hürriyet Gazetesi camiasına kendisini o kadar sevdirmişti ki, bu sevgi Hürriyet Gazetesi’nin patronu Erol Simavi’ye kadar uzanmıştı. Simavi onu odasına neden çağırmıştı bilinmez ama, birlikte Sedat Simavi’nin duvara asılı resmi önünde bir hatıra fotoğrafı çektirmişlerdi. Fotoğraftaki yüzlerinin ifadesinden, bu buluşma ikisini de memnun etmişe benziyordu. Anlaşılan Çerçi, Simavi’ye de mutlaka bir şeyler satmıştı. Ne garip tecellidir ki, ikisi de bir yıl ara ile ve aynı gün vefat etti. Teşbihte hata olmaz. Soyadı ‘’Çerçi’’ olan usta bir meslektaşımızın soyadı sözlük anlamı açıklanarak girilen yazının konusu, 10 Haziran 2014’de toprağa verdiğimiz Mahir Çerçi’de düğümleniverdi. Meslekte iz bırakanlardan olan Mahir Çerçi, 1968 yılında Hürriyet Gazetesi’nin fotoğraf servisinde çalışmaya başladı. Ancak iki yıl önce Yeni Gazeteden gelerek önceleri Hürriyet Holding’in teknik servisinde baskı için indirilen ve tüketilen bobinlerin çetelesini tuttuğunu, daha sonra ‘’Hafta Sonu’’ dergisinde çalıştığını çok az kişi biliyor. Peki Mahir Çerçi Hürriyet gazetesinin fotoğraf servisine nasıl geçmişti ?.

Çerçi Hürriyet’te

Hayat tesadüflerle doluydu. Mahir Çerçi’nin de bir tesadüf sonucu önünde açılan fırsat kapısı, hem işinde, hem de yaşamında yeni bir değişikliğe yol açmıştı. O dönemde Hürriyet’in fotoğraf servisi şefi rahmetli Çetin Şencan, kendi biriminde kadrolaşma uğraşındaydı. Bir gün karşı sokaktaki Hürriyet Holding binasına uğradığında, karşılaştığı Mahir Çerçi dikkatini çekti. Şık giyimli, yakışıklı bu genç ile konuşmak ihtiyacı duydu. Mahir, o sırada ‘’Hafta Sonu’’ dergisinde çalışıyordu. 6X6’lık kutu makinesi ile resimler çektiğini anlatan Mahir Çerçi, resimlerden bazılarını da çıkarıp gösterdi. Çetin Şencan aradığını bulmuştu ama, Mahir’e hiç belli etmedi. Genel Müdür Nezih Demirkent’ten onay alınca, Mahir Çerçi artık Hürriyet’in fotoğraf servisi elemanı idi. Çetin Şencan onu, muhabirlerin peşine takarak, resim çekmesi için bazı işlere gönderip deniyor, ayrıca çektiği resimlerde hatalarını da gösteriyordu. Onunla işe giden muhabirlerden şikayet hiç gelmiyor, hepsi neşe içinde gazeteye dönüyordu. Çünkü Mahir Çerçi hayli esprili, şaka yapan, şaka kaldıran, arkadaşları ile iyi diyalog kuran, bir insandı. Kendisini yenilemek için, zamanın revaçta olan tele objektifli, geniş açılı, akü şarjlı, flaşlı fotoğraf makinesine sahip olma arzusu ile işe başladı. Ancak bunun için maaşından belirli miktarlarda kesilmek üzere, muhasebeye borçlanmak zorunda kaldı. O dönemde, istihbarat servisinde çalışan muhabirler gittikleri işlerde, hem haberi toparlar, hem de resim çekerdi. Bu durum zaman kaybına neden olduğu için Genel Müdür Nezih Demirkent Çetin Şencan’dan, fotoğraf servisinin kadrolaşmasını istemişti. İlk gelenlerden olan Mahir, kısa sürede çalışma arkadaşlarına yeni alışkanlıklar getirdi. Örneğin hafta sonları Cağaloğlu hamamına gidip yıkanma, iş çıkışı bir meyhanede toplanıp hoşça vakit geçirme gibi organizasyonlar, Mahir’in eseri idi. Onun dilinde herkesin bir lakabı vardı. İnce, uzun boylu ve kibar tavırlı olan Zeynel Akoğlu’na ‘’Ekselans’’, hayli esmer kara, kaşlı, kara gözlü Mersinli Kamil Başaran’a ‘’Karaböcek’’, Luis Sepülveda ve Alfred Andersch gibi ünlü yazarların eserlerini dilimize çeviren Engin Bilginer’e ‘’Çevirmeci’’, İstihbarat’ın gözü, kulağı, telsiz başındaki Rıfkı Kadam’a ‘’Telsiz kuşu’’, bu yazıyı yazana ‘’Teleme peyniri’’, filmlerin yıkandığı laboratuvar şefi Sayıl Eman’a ‘’Sayıl aman’’, hava kuvvetlerinden istifa ederek gazeteciliği meslek seçmiş Hami Alkaner’e ‘’Pilot’’ lakapları, bunlardan bir kaçı idi.


Olayların adamı


Mahir Çerçi denilince, 1968 yılında patlak veren öğrenci olayları ve gençlik hareketleri ile, 27 Mayıs 1971'de İsrail'in İstanbul Baş Konsolosu Ephraim Elrom’un, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi (THKP-C) liderlerinden Mahir Çayan, Hüseyin Cevahir tarafından kaçırılıp öldürülmesinden sonraki olaylar akla geliyor. 1968 yılına bakacak olursak, Haziran ayında Türkiye'nin çeşitli üniversitelerinde öğrenciler üniversite reformu talebiyle boykota gidiyorlar ve başta İstanbul Üniversitesi ve İTÜ olmak üzere çeşitli fakülteleri işgal ediyorlardı. İstanbul Üniversitesinde patlak veren öğrenci hareketinde Mahir Çerçi olay yerinde idi. Yanında ise, sonradan kamera şefi olan ve fotoğraf servisinde çalışan Adil Kızıltuğ da vardı. 17 Temmuz 1968 günü 6. Filo'nun İstanbul'a gelişi, öğrenci hareketlerine yeni bir kapı açtı.. Öğrenciler İTÜ yurtlarında, Dolmabahçe önüne demirlemiş 6. Filo'ya karşı eylem hazırlığı için toplantı halindeyken, polis yurdu bastı. Birçok öğrenci yaralandı. Bu arada Vedat Demircioğlu'nun da pencereden atılıp ölümüne yol açılması, eylemlerin fitilini ateşledi. Öğrenciler kızgınlık içinde Dolmabahçe'ye inerek yakaladıkları ABD'li askerleri denize attı. Orada da Mahir Çerçi, olayların içinde idi. Her iki olayda da Mahir’in çektiği resimler, öğrenci hareketinin tehlike boyutlarını gösteren cinstendi.

Mahir Çerçi’nin büyük bir cesaretle objektifini yönelttiği ikinci olay, 30 Mayıs 1971'de THKP’li Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir’in, Maltepe Orhangazi Caddesi, Küçükbağ Sokak, 8 numaralı apartmanda sıkıştırılması idi. Binbaşı Dinçer Erkan'a ait dairenin kapısını kırarak içeri giren Çayan ve Cevahir, anne Sevim Erkan, 10 yaşındaki oğlu Tamer ve 14 yaşındaki Sibel'in evden çıkmalarına izin verdi. Ama Sibel tam çıkacakken Mahir Çayan, "Sen kal’’ diyerek genç kızı alıkoydu. Askerler ve keskin nişancılar evi çember altına aldı. " Sibel Erkan olayı’’ olarak adlandırılan ve 51 saat süren çatışmada, Hüseyin Cevahir öldürüldü, Mahir Çayan ise yaralı olarak ele geçirildi. Rehin alınan Sibel ise kurtarıldı. Bu olayda da Mahir Çerçi’nin yanı sıra Orhan Şahin, Hami Alkaner, Murat Çetin, Ulvi Yanardağ, Atılay Kayaoğlu ve Çetin Şencan çatışmayı görüntüledi. Ancak Mahir’in olayın içine girerek yakın plan çektiği resimler, cesaret işi idi.

Anılardan bir demet

Rahmetli Mahir Çerçi ile çalışan 1970 kuşağı gazetecilerin onunla ilgili çok anısı vardı. O dönemin usta foto muhabiri Murat Çetin, Mahir’in bileğine takamadığı saatin öyküsünü şöyle anlattı:

‘’Bir gün foto muhabirleri uzun masamızın etrafında toplanmış oturuyoruz. Masanın bir başında Mahir, diğer başında ise Şakir Şad oturuyordu. O sırada elinde çanta olan biri salondan içeri girdi. Bizi kalabalık bir grup olarak görmüş olacak ki, yanımıza geldi. Çantasını Mahir’in oturduğu köşeye koyarak, taksitle marka saatler sattığını söyledi. Adama ilk yaklaşım ‘’Dök bakalım şu saatleri de bir görelim’’ diyen Mahir’den geldi. Masaya bir bez yayan satıcı, çantadan 15-20 tane saati çıkararak sergiledi. Bir yandan da gösterdiği her saatin marka özelliklerini anlatıyordu. Mahir saatleri tek-tek koluna takıp denemeye başladı. Bir yandan da satıcı ile pazarlık yapıyordu. Bu iş yarım saat kadar sürdü. Bir saati beğendi, senedini imzalayıp satıcıyı gönderdi. Hepimiz tebessüm ederek onu izliyorduk. Beğenip aldığı saati, koluna takmadan kurup ayarını da yaparken, masanın karşı köşesindeki Şakir Şad ‘’Mahir yakala’’ diyerek önündeki kül tablasını hızla ona sürükledi. Mahir kül tablasını tutayım derken elindeki saati yere düşürdü. Camı kırılan ikiye ayrılan saati bileğine takan Mahir’in kızacağını sanıp hepimiz ayağa kalkmışken O şunları söylüyordu:

‘’Kıskançlığın böylesini görmedim. Koluma da yakışmıştı yani’’

Don-paça kaçanlar

Konu Şakir’den açılmışken, bir de Şakir’in anlatacağı bir anısı vardı:

‘’Bir gece, Mahir ben ve Mehmet Akgüneş kulüp 12’de biraz kafayı bulduktan sonra, çıkarken üçte hanım ayarladık. Saat gecenin 2’si idi. Nereye gidelim diye düşünürken Mahir, ‘’Hadi bizim eve gidelim’’ dedi. Evleri Çukurbostan’da ahşap, 3 katlı bir evdi. Mahir bizi içeri girmeden önce uyardı: ‘’En üst kata çıkacağız. Merdivenler tahta olduğu için gıcırtı yapar. Çok dikkatli olun, annemi uyandırmayalım’’. Ayakkabılarımızı çıkarıp hanımlarla birlikte, ayaklarımızın ucuna basarak yukarı çıktık. Tam soyunduğumuz sırada, Mahir’in annesi bizi izlemiş, bir alt kattan hırsla bağırıyordu. ‘’Ulan utanmıyor musunuz. Burası evdir evvvv...’’ Biz de telaşla don-paça merdivenlerden birer-ikişer atlayarak kaçmaya başladık. Mahir tam kapıdan çıkarken aşağıdan annesine şöyle seslendi. ‘’Sus be kadın. Yarın sen de bir tane bulursun’’.

Babadan kız istedi

Mahir’in en çok takıldığı kişi ise ‘’Baba’’ lakaplı Rıfkı Kadam idi. Kadam ile kimse kolay kolay şaka yapamaz, yapsa bile hemen karşılığını alırdı. Oysa Mahir ona öyle şakalar yapardı ki, karşılık görmezdi. Onun yaptığını bir başkası yapsa, 1.62 boyundaki Rıfkı Baba, mutlaka bir masanın üzerine çıkıp, üzerine atlardı. Mahir, Rıfkı Kadam, Kasım Gence, Sadettin Teksoy birlikte yemeğe çıkmışlardı. Mahir ‘’Baba bak sana bir şey söyleyeceğim. Hemen cevap verme de bir düşün’’ diye konuya girdi:

‘’Biz Sadettin için seninle hayırlı bir iş yapacağız. Bütün çocuklar toplanıp senin eve geleceğiz. Allah'ın izni Peygamberin kavli ile senin kızı bizim Sadettin'e isteyeceğiz. Sadettin senin kızı çok beğenmiş. Hem bak Sadettin uzun boylu, çocukları da uzun boylu olur.."

Rıfkı Baba bir Mahir'e, bir Sadettin'e, bir de Kasım'a bakıp yemeği orada bırakıp kaçtı. Aslında Sadettin'in olaydan haberi yoktu. Bu anlattıkları Mahir’in senaryosu idi. Olan zavallı Sadettin'e olmuştu. Baba bir ay boyunca konuşmadığı gibi kin dolu bakışlarla hep Sadettin'i izledi. Sürekli Basın Kartı Sahibi Mahir Çerçi, geçirdiği ameliyat sonrası 9 Haziran 2014’te arkasında derin izler bırakarak, 69 yaşında hastane enfeksiyonu kurbanı oldu. Levent Camii’nde onu seven meslektaşları, meslek dışından dost ve arkadaşlarının duaları ile son yolculuğuna uğurlandı. Cenazesi Antalya’nın Manavgat İlçesi’ne bağlı Çeltikçi köyünde, toprağa verildi.

NOT: İz bırakanın, izi kaybolmaz.."

BRT Yayın Grubu'nun notu: Mahir Çerçi'ye Tanrı'dan rahmet dilerken, yazısını paylaşmamıza izin veren gazeteci Cemil Özyıldırım'a teşekkür ederiz.



Doğum günü: Bülent Ersoy kimdir?

Bülent Ersoy (9 Haziran 1952, İstanbul), Türk sanat müziği şarkıcısı. Sanatçı "Diva" lâkabıyla bilinir.

9 Haziran 1952 tarihinde, İstanbul'da doğdu.Sanat hayatına özel müzik dersleri alarak başladı. Çok küçük yaşlardan itibaren müzikle ilgilenmeye başlayan Bülent Ersoy, İstanbul Konservatuvarına 2 ay devam etmiştir. Hocası Süheylâ Altmışdört Bülent Ersoy'un konservatuvara 2 ay devam ettiğini ve sonra bıraktığını açıkladı.Eğitimi süresince Melahat Pars ve Rıdvan Aytan gibi üstadlardan özel dersler almıştır.

Konservatuvardan mezun olduğunda, aldığı akademik terbiye vasıtasıyla müzikal tecrübelerini geliştirme fırsatı bulmuş ve sahneye ilk adımını 1970 yılında Fıstıkağacı, Üsküdar'da, bugün Oya Düğün Salonu olarak bilinen, dönemin ilk aile gazinolarından birisi olan Özlem Aile Gazinosu'nda attı. Sunar Konser Bürosu-Fikret Torun tarafından düzenlenen ses yarışmasına katılarak bu yarışmada birinciliği kazanarak ve 1000 lira para ödülü almıştır. Akabinde bu gazinoda üç ay kadar assolist olarak çalışmış, 1971 yılında ilk 45'liği Lüzûm Kalmadı-Neye Yarar Gelişin, Saner Plak'tan çıktı. Sanatçı bu 45'liğinde söz ve müziği Muzaffer Özpınar'a ait "Lüzûm Kalmadı" ve "Neye Yarar Gelişin" adlı eserleri seslendirmiştir.

Ağustos 1980'de İzmir Fuarı'nda seyircilerden gelen tezahürat sonrası göğüslerini açınca İzmir Cumhuriyet Savcılığı, hakkında soruşturma açtı. Eylül 1980'de Kordon'daki evinde bir hâkime hakaret edince tutuklanarak Buca Cezaevi'nde tutuklu kaldı. 12 Eylül darbesi sonrası Haziran 1981'de diğer travesti ve transseksüel sanatçılarla birlikte sahne yasağı aldı. 8 yıl süren sahne yasağı 8 Ocak 1988 tarihinde kaldırıldı.

14 Nisan 1981'de Londra'da geçirdiği cinsiyet değiştirme ameliyatıyla kadın oldu[8], ancak Türkiye cinsiyet değişikliğini tanımıyordu. 1983'te Danıştay, Bülent Ersoy'un hukuken erkek olduğuna ve gazinolarda ancak erkek kıyafeti ile sahneye çıkabileceğine karar verdi. 'Pembe nüfus kağıdı' alması yıllar sonra, sahne yasağını da kaldıran dönemin başbakanı Turgut Özal'ın öncülüğünde 1988'de çıkartılan, cinsiyet değiştirmeye izin veren kanun sayesinde oldu.

Bülent Ersoy yasaklı olduğu yıllarda çeşitli Avrupa ülkelerinden vatandaşlık teklifi aldı. 1989 yılında Adana'da verdiği bir konser sırasında bir seyirciden gelen "Çırpınırdı Karadeniz" adlı isteği okumadığı için kurşunlanarak bir böbreğini kaybetti. 2011 yılında Aşktan Sabıkalı çıkartan sanatçı, halen çeşitli konserler vermektedir. Popstar Alaturka adlı şarkı yarışmasında jüri üyeliği yapmıştır.

Yurtiçinde ve yurtdışında yüzlerce konser veren, Avustralya'da verdiği konseri için ismini taşıyan ayrıca albüm yayınlayan Bülent Ersoy, Düşkünüm Sana, Yaşamak İstiyorum, Biz Ayrılamayız ve Ablan Kurban Olsun Sana gibi satış grafiği yüksek albümlere imza attı. 1995 tarihini taşıyan "Benim Dünya Güzellerim", "S Müzik" etiketiyle çıkan ilk albümü oldu. Selçuk Tekay'ın müzik yönetmenliğini, Özkan Turgay'ın aranjörlüğünü yaptığı albümde on şarkı seslendirdi. Yine aynı yıl makam ve usulüne uygun olarak "Alaturka 95" adında bir albüm yaparak Klasik Türk müziği'ne katkıda bulunmuştur. Muzaffer Özpınar'ın yönetmenliğini yaptığı albümde Hacı Arif Bey, Münir Nurettin Selçuk, Kemani Serkis Efendi gibi birçok müzisyenin eserlerini yeniden yorumlamıştır. Ondört eserin yeraldığı çalışmada; "Aziz İstanbul", "Dönülmez Akşamın Ufkundayız", "Nerelerde Kaldın Ey Servi Nazım" gibi klasik eserlerin yanında "Alıverin Bağlamamı Çalayım" ve "Karam" adlı iki de anonim türküye de yer vermiştir.

Bülent Ersoy, bir sonraki çalışmasını 1997 yılında yayınlamış, Maazallah ismini taşıyan albüm, piyasaya sürülmeden yankı uyandırmıştır.Albümün hazırlık aşamasında Halil Karaduman ve Osman İşmen'le çalışan sanatçı, popüler şarkılardan ve anonim türkülerden oluşan bir repertuar seslendirdi. Albüme ismini veren "Maazallah" adlı şarkısının video klibi ise büyük ses getirdi. Bülent Ersoy'un bir sonraki albümü ise 2002'de çıkardığı Canımsın albümü olmuştur. 2011 yılında Aşktan Sabıkalı albümünü müzikseverlerin beğenesine sunan Bülent Ersoy, bu albümünde söz ve müziği Tarkan imzalı Bir Ben Bir Allah Biliyor parçasını Tarkan ile birlikte seslendirdi.

Otuz yıla yaklaşan sanat yaşamında pek çok ilke imza atan Bülent Ersoy, dünyaca ünlü yıldızların sahne aldığı salonlarda konserler vermiştir.[kaynak belirtilmeli] 1980 yılında London Palladium'da ve 1983 yılında Madison Square Garden'da sahne alan ilk Türk sanatçısı olmuştur. 30 Mart 1997'te ise Ümmü Gülsüm'den sonra, etnik müzik sazlarıyla Olympia müzikholünde sahne alan ilk Türk sanatçı olmuştur. Bülent Ersoy ayrıca Ajda Pekkan ve Dario Moreno'dan sonra Olympia'da konser veren ilk Türk sanatçısı olmuş, sahnede elli kişiden oluşan orkestrasıyla dört saat süren bir program sunmuştur.

59 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

コメント


bottom of page