top of page
  • Yazarın fotoğrafıHaberciGazete

Velid Ebüzziya, Prof. Dr. Halet Çambel



Bugün 12 Ocak. Gazeteci bir aileden gelen ve aynı mesleği sürdüren Velid Ebüzziya ile arkeolog, Prof. Dr. Halet Çambel'in ölüm yıldönümü bugün.


BRT Yayın Grubu olarak bütün bu değerlerimizi saygıyla, sevgiyle anıyoruz.

Velid Ebüzziya kimdir?



Temmuz 1882’de İstanbul’da doğdu. Ebüzziyâ Mehmed Tevfik’in küçük oğludur. Tahsiline Bakırköy’de Behram Ağa İlkokulu’nda başladı (1891-1892), oradan Mekteb-i Sultânî’ye geçti (1893-1894). Babasının ve aynı okulun son sınıfındaki ağabeyi Talha’nın Konya’ya sürgün edilmeleri üzerine okuldan uzaklaştırılarak göz hapsine alındı (Nisan 1900). Beş yıl kadar süren bu hapis müddetinde geceleri duvardan atlayarak evlerinin bitişiğindeki Fransız Frerler Mektebi’ne devam etmek suretiyle Fransızca’sını ilerletti. Bir yandan da babasının Konya’dan mektupla verdiği edebiyat ve dil derslerini sürdürdü; kendi gayretiyle Arapça, Farsça ve Almanca öğrendi. Göz hapsinin son bulması üzerine tekrar Mekteb-i Sultânî’ye devam etmek istediyse de buna izin verilmeyince lise tahsilini Bakırköy’deki Fransız Saint Benoit Mektebi’nde tamamladı. Daha sonra İstanbul Dârülfünunu Hukuk Mektebi’ne girdi.

II. Meşrutiyet’in ilânı ile çıkarılan umumi af üzerine babasıyla ağabeyi sürgünden dönüp Ebüzziya Matbaası’nı yeniden kurma hazırlığı içinde iken Velid de mütercim olarak Düyûn-ı Umûmiyye’ye girdi, bu arada Hukuk Mektebi’ni tamamlayarak doktora yapmak üzere Paris’e gitti (Kasım 1910). Sorbonne Üniversitesi’nde hukuk doktorası yaparken bir taraftan da Sciences Politiques’e devam etti. İstanbul’a döndüğünde babasının çıkarmakta olduğu Yeni Tasvîr-i Efkâr gazetesinde çalışabilmek için o devrin önde gelen Fransız gazetelerinden Le Temps ve Le Figaro’da stajyer muhabir olarak çalıştı. Bu arada Sciences Politiques’ten mezun oldu, ancak doktorasını tamamlayamadan İstanbul’a döndü ve babasının gazetesinde çalışmaya başladı (Ekim 1912). Babaları Ebüzziyâ Mehmed Tevfik’in ölümünden sonra iki kardeşten Talha idarî işleri, Velid de yazı işlerini üzerine alarak gazetenin yayımını devam ettirdiler.

Balkan Savaşı’nın bu en felâketli günlerinde bir yandan birbiri ardına değişen hükümetler, ilân edilen örfî idareler, İttihat ve Terakkî Fırkası ile Hürriyet ve İtilâf Fırkası arasındaki çekişmeler, öte yandan yeni patlak veren I. Dünya Savaşı ve uygulanmaya başlanan ağır sansür gazeteciliği çok güç ve tehlikeli bir hale getirmişti. Balkan Savaşı’nın başlangıcından I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar geçen devrede Tasvîr-i Efkâr on yedi defa kapatılmış, her defasında da o dönemde kapatılan gazetelerin başvurduğu bir tedbirle, ellerinde bulundurdukları yedek imtiyazlarla kapanan gazetenin adını değiştirerek yayına devam etmişlerdir. Bu müddet zarfında gazete Yeni Tasvîr-i Efkâr, Tasvîr-i Efkâr, Tasfîr-i Efkâr, Tesvîr-i Efkâr, Tefsîr-i Efkâr, İntihâb-ı Efkâr ve Hak isimleri altında yayımlanmıştır.

Mütareke’nin ilânı üzerine Trakya ve Anadolu’da başlayan mahallî direniş hareketlerinin sözcüsü durumuna gelen gazete Damad Ferid Paşa hükümetleriyle de mücadele etmiş, Velid ve Talha beyler arka arkaya İstanbul hükümetinin meşhur Nemrud Mustafa Dîvânıharbi’nde muhakeme edilmişlerdir. Memleketin parçalanmak istenmesi üzerine halkı galeyana getirmek için matbaalarında bastıkları beyannâmeler dolayısıyla Talha Bey tutuklanarak Bekir Ağa Bölüğü’nde hapsedilmiştir. İngilizler’in, Mütareke şartlarını çiğneyip İstanbul’u resmen işgal etmeleri ve Şehzadebaşı Karakolu’nda uyumakta olan silâhsız askerleri yataklarında süngüleyerek şehid etmeleri üzerine (16 Mart 1920) kanlar akan naaşlarının resimlerini çeken Velid Bey, bunları çoğaltıp gizlice Anadolu’ya göndererek halkı galeyana getirmeye çalışmış, resimleri götüren bir kişinin yakalanması üzerine İngilizler Velid Bey’i tutuklayıp Malta adasına sürgün etmişlerdir (23 Mart 1920). Bir yıl kadar sonra Malta sürgünleri arasında bulunan gazeteciler serbest bırakılınca Velid Bey de İstanbul’a döndü. Tasvîr-i Efkâr’ı çıkarmasına izin verilmeyince Tevhîd-i Efkâr adı altında yayımlamaya başladığı gazete ile gerek işgal kuvvetleri gerekse İstanbul’daki İngiliz taraftarları ile mücadeleye girişti. Tevhîd-i Efkâr bir taraftan Millî Mücadele hareketinin yayın organı haline gelirken diğer taraftan Velid Bey’in matbaasında kurduğu “Mim Mim grubu” yer altı teşkilâtı ile, işgal kuvvetlerinin Türk ordusundan toplayarak depolara doldurduğu silâh ve mühimmatı alıp Anadolu’ya kaçırmaya başladı. Büyük Taarruz’un yapılabilmesini sağlayan çok miktarda cephane bu teşkilât tarafından elde edildi; bunları Ladin adlı bir vapurla bizzat Velid Bey İnebolu’ya götürerek Millî Müdafaa Vekili Refet (Bele) Paşa’ya teslim etti (18 Aralık 1921). Bu hizmetine karşılık kendisine Erkân-ı Harbiyye Reisi Fevzi Çakmak imzasıyla istiklâl madalyası verildi (22 Nisan 1922). Zaferden sonra Mudanya Mütarekesi’ne katılan tek gazeteci Velid Bey olduğu gibi Lozan barış müzakerelerinde de bulunarak gazetesine günü gününe gönderdiği yazılarla, Anadolu ve İstanbul’la ilgili Lozan’da oynanmak istenen oyunlar ve Türk delegelerinin çetin mücadelesi hakkında bilgi verdi.

O zamana kadar Anadolu hükümetiyle birlikte çalışmış olan Velid Bey, hiçbir hazırlık yapılmadan birdenbire cumhuriyet ilân edilmesinin yanlış bir hareket olduğuna dair şiddetli tenkit yazıları yazdı. Özellikle hilâfetin kaldırılmasının büyük bir hata olduğunu ve bu hatanın Türkiye’yi bütün İslâm âleminin mânen hâkimi durumundan çıkaracağını, o yıllarda hemen hepsi Batı devletlerinin müstemlekesi olan İslâm devletlerini siyaset âleminde tamamen başsız ve hâmisiz bırakacağını, bunun da Türkiye’yi büyük devletlikten çıkarıp sıradan küçük bir devlet haline düşüreceğini ısrarla belirten makaleler yayımlaması Ankara hükümetini rahatsız etti. Yine bu sırada alfabenin değiştirilmesi hakkında ileri sürülen fikirler aleyhinde neşriyat yapması bardağı taşıran son damla oldu. Bu esnada gazetede Ağa Han’ın hilâfet hakkında yazdığı bir makalesi yüzünden (24 Kasım 1922) Velid Bey “hıyânet-i vataniyye” ithamı ile tutuklandı ve İstanbul’a gönderilen özel bir İstiklâl Mahkemesi heyetine teslim edildi (9 Aralık 1923). Ancak vatana yaptığı hizmetler sebebiyle, ayrıca İstiklâl madalyası sahibi olduğu için mahkeme sonunda beraat etti. Velid Bey’in, hükümetin yanlış bulduğu icraatını şiddetli makalelerle tenkide devam etmesi üzerine, o sıralarda doğuda patlak veren Şeyh Said isyanı dolayısıyla (11 Şubat 1925) çıkarılan Takrîr-i Sükûn Kanunu ile (4 Mart 1925) Tevhîd-i Efkâr kapatıldı. Kendisi de Şeyh Said isyanına sebep olmakla suçlanarak tutuklandı ve Diyarbakır’da bulunan İstiklâl Mahkemesi’ne gönderildi (12 Mart 1925). Aynı şekilde suçlanan, İstanbul ve Adana’da muhalefette bulunan başka gazeteler de kapatıldı, yazarları tutuklanıp aynı mahkemeye gönderildi. Diyarbakır’da başlayan mahkeme Elazığ’a nakledilerek devam etti; suçsuz bulunan gazetecilerin hepsi beraat etti. Ancak beraat kararı şartlı oldu; Velid Bey’den başka diğer bütün gazetecilerin hayatları boyunca bir daha gazetecilik yapmaları yasaklandı. Velid Bey, bu ağır ve haksız şarttan istisna edilmesine rağmen gazetesini tekrar yayımlamadı, bir çeşit inzivaya çekilerek matbaasıyla meşgul oldu. Tutuklanmadan önce İstanbul’da yeni kurulmuş olan Türk Matbuat Cemiyeti başkanlığına seçilmiş olduğu halde yapılan teklifleri reddederek burada tekrar görev almadığı gibi 1924-1925 yıllarında bulunduğu İstanbul Belediyesi Şehir Meclisi üyeliği görevine de devam etmedi. Atatürk’e karşı suikast teşebbüsü ortaya çıkarılınca (15 Haziran 1926) hükümetin muhalif olarak tesbit ettiği tanınmış kimselerle beraber Velid Bey de tutuklanarak Ankara İstiklâl Mahkemesi’ne gönderildi, ancak ilk sorgusundan sonra serbest bırakıldı.

Velid Bey 11 Haziran 1934’te Zaman adıyla bir gazete çıkararak tekrar gazeteciliğe başladı. Ancak burada da tek parti idaresinin ağır baskısı yüzünden dilediği gibi yazı yazamadığı için gazeteye rağbet sağlayamadı; ayrıca gazetenin iki defa kapatılması üzerine yayın hakkını devrederek matbaası ile meşgul olmaya devam etti. Bu ikinci inzivâ dönemi altı yıl sürdü; aile gazetesini yeniden çıkarmaya karar veren ağabeyi Talha Bey’in oğlu Ziyad Ebüzziya’nın yayımlamaya başladığı Tasvîr-i Efkâr’da (2 Mayıs 1940) başmakale ve Selim Sabit takma adıyla günlük siyasî yazılar yazdı. Velid Bey’in tekrar gazeteciliğe başlaması hükümetçe hoş karşılanmadı ve gazete daha yayımının ilk haftasında on gün tatil edildi. II. Dünya Savaşı’nın en hareketli günlerinde hükümet çeşitli vesilelerle arka arkaya Tasvîr-i Efkâr’ı kapatmaya devam etti; nihayet gayri resmî olarak, “Velid Bey yazı yazmaktan vazgeçmezse gazete tamamen kapatılacaktır” tehdidi üzerine gazeteye yazı yazmaktan vazgeçti. Velid Bey 12 Ocak 1945 tarihinde öldü.

Geniş bir kültüre ve ansiklopedik bilgiye sahip olan Velid Bey inançlarından fedakârlık etmeyen, kanaatlerini ne pahasına olursa olsun yılmadan müdafaa eden, memleket meselelerinde asla müsamaha göstermeyen, son derece çalışkan bir kimse idi. Ülkenin ancak dinine, geleneklerine ve aile mefhumuna bağlı kalarak yükselebileceğine inanıyordu. Aynı zamanda her türlü ilmî ve fikrî yeniliğe taraftardı. Kendisine yapılan menfaat tekliflerinde olduğu gibi en ağır baskı ve tehditler karşısında da fikir ve kanaatlerinden asla vazgeçmemiştir.

Tam anlamıyla gazeteci olarak doğmuş bulunan Velid Bey Türkiye’de çağdaş gazeteciliği kurmuştur. Paris’teki gazetecilik stajında mesleğin bütün inceliklerini kavramış, bunları daha sonra kendi gazetesinde başarıyla uygulamıştır. Türk basınında fotomuhabirliğini ihdas eden, olayları fotoğraflarla görüntüleyip sunan, idarehanede karanlık oda ve klişehane kuran odur. Yine olayların temsilî resim ve karikatürlerle verilmesi âdeti de onunla başlamıştır. Memleketin tanınmış birçok gazetecisinin yetiştiği Tasvîr-i Efkâr ve daha sonra Tevhîd-i Efkâr Türk matbuatında başlı başına bir gazetecilik okulu sayılır. Velid Bey’in önemli hizmetlerinden biri de Millî Mücadele sırasında gazetesine topladığı devrin güçlü kalemlerine hamasî yazılar yazdırması ve tanınmış ressamlara çizdirdiği hamasî desenlerle halkın zafere olan inancını arttırarak onlara mânevî kuvvet vermiş olmasıdır.

Ebüzziya Matbaası’nda yayıncılığa başlayan Velid Bey, gazetecilik yapması yasaklanınca daha önce babasının yayımladığı Takvîm-i Ebüzziyâ’yı 1943’ten itibaren tekrar çıkarmaya başlamıştır. Yine bu sırada Fen ve Sanat Halk Ansiklopedisi adıyla fasikül halinde bir eserin yayımına başlamış, ancak vefatı üzerine eser ilk ciltten sonra yarım kalmıştır.

Velid Bey “eau forte” denilen çini mürekkebi kullanarak tarama usulüyle resim yapmakta ve bilhassa portre resmetmekte usta idi. Matbaasında bastığı kendi eserlerinde ve babasının takvimlerinde bu tarz resimleri vardır. Ayrıca kûfî hatta ve bilhassa arabesk tezyinatta usta olup matbaasında basılan eserlerin kûfî hatla olan yazılarını kendisi yazmıştır.

Eserleri.

Şarlok Holmes’in Sergüzeştleri (Conan Doyle’den trc., İstanbul 1328 r.); Delik İğne (Conan Doyle’den trc., 1910); Kuyruklu Yıldızlar ve Halley Kevkeb-i Gîsûdârı (İstanbul 1328 r.); Girid, Mâzisi, Hali, İstikbali (bir heyet tarafından hazırlanmıştır, İstanbul 1328 r.); Tayyârecilik, Mâzisi, Ehemmiyeti, Terakkiyât-ı Hâzırası, İstikbali (2. bs., İstanbul 1329 r.); Türkiye Demiryolları Cep Atlası (İstanbul 1931); Takvîm-i Ebüzziyâ (1943-1945 yıllarına ait ansiklopedik duvar takvimi); Fen ve Sanat Halk Ansiklopedisi (İstanbul 1945).

Halet Çambel kimdir?



Fotoğraf: Ara Güler


1916 yılında Berlin’de doğan Halet Çambel’i 12 Ocak 2014 tarihinde 98 yaşında kaybettik. Prof. Dr. Halet Çambel özgün kimliği ve çağın çok ötesinde bakış açısıyla, birbirinden çok farklı alanlarda öne çıkmıştır. Yüzyıllık yaşamını kelimenin tam anlamıyla dolu dolu yaşamış, Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaşlaşma sürecinin hemen hemen her alanında yapı taşlarından biri olmuştur.

Çambel akademik dünyanın farklı alanlarında yaratıcı öngörüsü, uygulamadaki başarıları ile öne çıkmıştır; arkeolog, korumacı, çevreci, eğitmen, dilbilimci, mimar, planlamacı, etnograf, düşünür gibi farklı bilimsel kimlikler ile tanınır. Türk akademik ortamında uluslararası açılımların simgesi olarak ünlenmiştir. Başka bir açıdan bakıldığında ise Çambel sporcu, köycülük önderi, köy öğretmenidir. Karatepe Dağları’nın “Halet Bacısı” sıdır. Bizler için ise Halet Hocamızdı. Bu nedenle Halet Çambel’i Karatepe Aslantaş’ın hafiri, bir arkeolog olarak tanımlamak, O’nun bu uzun ve renkli yaşantısını sığlaştırmak olacaktır. Çambel her şeyin ötesinde Cumhuriyet’in ilkelerine, çağdaşlaşmaya yürekten inanmış bir aydındı, tüm yaşamını da bu ilkelere göre düzenlemişti. İş’i görev olarak bilmiş, bu nedenle yaptıkları ve başardıkları ile hiçbir zaman övünmemişti. Yeni kurulan dünya ile bütünleşmeye ve çağı yakalamaya çalışan Cumhuriyet’e katkıda bulunmayı, zaten yapması gereken bir görev olarak gördüğünden Çambel bunları hiçbir zaman dile getirmemiştir. Her türlü zorluğa karşı durmayı ve bürokratik engelleri aşmayı ve yapılmasına gerekli olduğuna inandığı şeyleri yapmayı sıradan bir işmiş gibi sürdürmüştür. Bu nedenle yaklaşık 50 yıl boyunca öğrencisi olmakla övündüğüm Halet Çambel’i, öğrencilik yıllarımızda herhangi bir üniversite hocası olarak görmüştük. Yaptığı işlerin ne denli önemli ve büyük olduğu, zaman geçtikçe ortaya çıkmış; 1950’li yıllarda çalışmalarına esas olarak aldığı ilkeler, ancak 1980’lerden sonra, önce Dünya’da daha sonra da ülkemizde kabul görmüş ve esas olarak alınmıştır.

Ne var ki Çambel hiçbir zaman ilkelerini sloganlaştırmamış, süslü ve güzel terimlerle değil, herkesin anlayacağı sıradanmış gibi gelen söylemlerle hayata geçirmiştir. Bunların arasında

  • kültür varlıklarının yerinde, doğal çevre ortamı ile birlikte korunması – “kültürel peyzaj”

  • kültür varlıklarının orta ve uzun erimli bölge planlaması ile bütünleşmesi

  • kültür varlıklarının, çevresinde yaşayanlara karşın değil, onlarla birlikte yaşayanlar ile korunması

  • kültür varlıklarının yalnızca seyirlik olmaması, toplumun sosyal ve ekonomik zenginliğine katkıda bulunması

  • sürdürülebilirlik

  • farkındalık yaratmak

  • restorasyonu gösterişe dayalı bir sahtecilik olarak değil 1964 Venedik Tüzüğü’nde tanımlanan anastylosis (orjinaline en yakın haliyle) düzeyinde tutması

  • bilimsel yayında “acelecilik değil titizlik ve doğruluk”

gibi birçok ilki örnek olarak sayabiliriz.

Halet Çambel’in ailesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun önde gelen aydın bir ailesidir; dedesi, müderrislik, sadrazamlık ve en sonunda Berlin Büyükelçiliği yapmış İbrahim Hakkı Paşa; babası Türk Tarih Kurumu’nun kurucularından ve uzun süre de başkanlığını yapmış olan Hasan Cemil Bey’dir. Önce Almanya’da daha sonra İstanbul Amerikan Kız Koleji’nde ve Fransa Sorbonne Üniversitesi’nde okumuş; birçok batı diline ana dili kadar hakim olması ötesinde Ön Asya’nın ölü dillerinde de uzmanlaşmış, dönemin önde gelen düşünürleri, bilim insanları ile yakın ilişki içinde olarak yetişmiştir. Bu farklı ve seçkin aile ortamına karşın Çambel, 1939 yılından itibaren yaşamının büyük bir kısmını arazide, dağlarda, köylerde en güç koşullar altında hiç şikayet etmeden kendi seçtiği yaşam şekline gönülden bağlanarak sürdürmüştür. Kendisine sıradan gelmesine karşın efsaneleşmiş alan çalışmaları vardır. II. Dünya Savaşı’ndan önce Afyon’un Frig yaylasında Emilie Haspels ile başladığı ve savaşın başlamasıyla yarım kalan çalışmayı tek başına sürdürmüş, iki kez paraşütle indirilmiş Alman casusu kuşkusuyla tevkif edilerek yakalanmış ancak yine de geri dönerek çalışmalarını sürdürmüş, Karatepe Dağları’nda eşkiyaların kol gezdiği dönemde tek başına atla gezmiş, konaklamış ve bölgede “Halet Bacı” adı günümüze kadar yaşayan bir efsane haline gelmiştir.



Halet Çambel eşi Nail Çakırhan ile birlikte.


İstanbul Üniversitesi’nde 14 Ocak 2014 tarihinde yapılan cenaze törenindeki konuşmalarda Halet Hocamızı en iyi tanımlayan konuşma “O sizler için bilim insanıydı, arkeologdu, eğitmendi ancak O bizim Karatepelilerin, Toroslar’ın Anasıydı” sözü olmuştur.

Halet Çambel’in meslek yaşamının ilk yılları, yukarıda sözünü ettiğimiz Frig Yaylası’nın yanı sıra Orta Anadolu’da Kırşehir Has Höyük’te 1943 yılında başlamıştır. İç Anadolu Yaylası’nın enginliği Çambel’i çok etkilemiştir. Sık sık “Orta Anadolu bozkırlarında güneşin batışı ve gece karanlığının bastırması bir başka olur” sözünü yinelerdi. 1946 yılından sonra Çukurova, Çambel’in yaşamının ayrılmaz bir parçası olmuş, o zamanlar Adana’ya bağlı Kadirli İlçesi Karatepe ve Kızyusuflu Köyleri O’nun kendini özdeşleştirdiği mekanı haline gelmişti. İlk olarak Theodor Bossert ve Bahadır Alkım ile çalışmaya başladığı Karatepe-Aslantaş, Ceyhan Irmağı’nın Andırın Ovası’ndan sonra girdiği sarp, dağlık ve ormanlık bir bölgeydi. Yol yoktu, devletin olanakları henüz buraya ulaşmamış, ormancılıkla geçinen birkaç fakir köy, dağı mekan tutan eşkıyalar, yılda iki kez geçen Türkmen aşiretlerinden başka kimsenin uğramadığı bir yerdi. Çambel kültür savaşını burada verdi. Bossert başkanlığında yapılan birkaç kazı mevsimi, ortaya beklenmedik önemde eserler ve daha sonra Hitit resim yazısının çözülmesini sağlayacak çift dilli yazıtlar vermişti.



Karatepe Aslantaş Kuzey Kapı kazı sırasındaki durumu.


Bunlar çok prestijli bir yayın için yeterdi, artardı. Kazı ekibi de çalışmayı burada bitirme kararı aldı. Bu karar Çambel’i çok sarsmıştı. Her şey ve herkese karşın çalışmaları sürdürme kararı aldı; uzun soluklu bir çalışmayla daha fazla eser, yazıt, bilgi ortaya çıkabilirdi. Ortaya çıkanların birleştirilerek yerinde kalması gerekirdi, ören yeri engin bir çam ormanının içindeydi ve buranın doğal güzelliği ile korunması gerekirdi. Ören yeri bir açık hava müzesi haline gelirse fakir Karatepe köylülerinin gelişimini sağlayabilirdi. Bütün bunların olabilmesi de Karatepeliler’in buranın taşıdığı önemi kavrayarak benimsemesi ile gerçekleşecekti. Bunun yapılabilirliğine Halet Çambel ile o yıllarda işsiz ve sol kimliği nedeniyle tümüyle dışlanmış olan eşi Nail Çakırhan’dan başka inanan da yoktu.



Karatepe Aslantaş koruma çatısı yapım aşamasında


Türkiye’nin ilk koruma çatısını ve Türkiye’de ilk çıplak beton uygulamasını Çakırhan ile birlikte yaptılar.

İnşaatı kitap okuyarak öğrendiler, dereden çektikleri suyla hayvan sırtında taşıdıkları çimento ile bu inşaatı gerçekleştirdiler. 10 yıl boyunca Ceyhan Nehri’nin yatağında kilometrelerce uzaktan taşınmış kabartma yazı parçacıklarını toplayıp, yıllar süren bir sabırla bunları birleştirerek Karatepe’deki eserlerin sayısını iki katına çıkardılar .



Bugün Mersin kent alanı içinde neredeyse kaybolmuş durumdaki Soli Höyüğü’nün 1966 yılında Çambel’in Çukurova Bölge Planlama Projesi için yaptığı çalışması sırasındaki durumu


Çevreyi korumak için Türkiye’nin ilk milli park uygulamasını gerçekleştirdiler. Ormanın zarar görmemesi için köylüyü ikna ederek keçiyi koyun ile takas ettiler, koyuna nasıl bakacağını, nasıl yavrulatacağını sabırla öğrettiler. Okulu olmayan köylere bizzat çalışarak okul yaptılar, öğretmen olmadığı için kendileri ve arkadaşları öğrencilere ders verdi. Köylünün iş sahibi olması için marangozluk, demircilik gibi kurslar açtılar, eğitici usta getirdiler. Çevrenin tüm sağlık sorunlarını üstlendiler, gelişim sürecinde yerel kültürün bozulmaması için el sanatlarını belgelediler, desteklediler ve yeniden kök boyayı köylüye “keşfettirerek” Karatepe kilimini bir dünya markası haline getirdiler. 1960’lı yıllara gelindiğinde Karatepe Türkiye’nin ilk Açık Hava Müzesi, ilk Milli Parkı, ilk ayrıntılı etnografik belgeleme çalışması ile ünlendi, başka yerlere örnek oldu ve daha de önemlisi özelliğini yitirmeden günümüze kadar süregeldi.

Çukurova 1950’lerde hala bakir bir alandı. Orman Akdeniz kıyısına kadar inmekteydi. Her yerde Yörük çadırlarına rastlanmakta ve geçmiş dönemin yapı kalıntıları ayakta durmaktaydı. 1960’lı yılların başında yeni kurulan Devlet Planlama Teşkilatı Çukurova’nın sanayi, tarım ve turizme açılma kararını almıştı. Çambel çağın gereği olan bu gelişim sürecinin kültür varlıklarına rağmen değil kültür varlıkları ile bütünleşerek gelişimi için devreye girdi, Çukurova Bölge Planlama Teşkilatı’nı ikna ederek Silifke’den Payas’a kadar olan kıyı bandının kültür envanterini çıkartma, belgeleme ve kalkınma planına altlık olacak şekilde projelendirilmesi işini üstlendi. 1967 yılının sonunda tüm kıyı bandı taranmış, bütün ören yerleri fotoğraflanmış, plana işlenmiş ve plancılarla birlikte çalışılarak yol ve turizm tesislerinin planlaması, kültür varlıklarına zarar vermemek kaydıyla hazır bir proje haline gelmişti. Benzer bir çalışma hızla gelişmekte olan Adana kenti için de gerçekleştirildi. Adana kentinin tarihi çekirdeğini oluşturan Tepebağ Mahallesi tümüyle taranarak belgelendi, tarihi yapılar, evler ve arkeolojik dolgu kent gelişim planına işlendi.



Adana Tepebağ Mahallesi’ndeki kültür envanteri çalışması sırasında belgelenen yapılardan bazıları


Ne var ki ülkemizin bu ilk kültürel miras projesi sona erdiğinde Türkiye’nin “planlı kalkınma” dönemi de sona ermiş, “Plan yerine pilav istiyoruz” sloganı öne çıkmıştı. Planlama Teşkilatı ortadan kaldırıldı, Çambel ve ekibinin yaptığı envanter çalışmasının değil uygulanması yayını bile reddedildi. Adana’nın en önemli kültür varlığı olan Tepebağ Höyüğü, “plan uygulamaya geçerse” endişesiyle bir gece operasyonu ile ortadan yarılarak tahrip edildi. Bugün eğer kıyı şeridi inanılmaz çirkinliklerle dolu, Antik dönemin eşsiz anıtları çirkin beton yapıların arasında kaybolmuş ve Adana kenti tarihi kimliğini yitirmiş ise, bu durum Çambel’in gerçekleştirdiği çalışmanın kısır politik çıkarlar nedeniyle göz ardı edilmesinin sonucudur.

Çambel ulusal değerlere bağlı ancak bilimin evrenselliğine inanan bir insandı. Bugün eğer Türkiye’de Neolitik Dönem arkeolojisinden söz edebiliyor, bu alandaki başarılarımızla övünebiliyorsak, bu Çambel’in 1963 yılında Chicago Doğu Bilimleri Enstitüsü’nün o yıllarda efsaneleşmiş ismi olan Robert J. Braidwood’u Türkiye’ye çekebilmiş olması sayesindedir. Braidwood’u Türkiye’ye yalnızca kazı yapmak, arkeolojik araştırmaları birlikte sürdürmek için getirmemişti. Braidwood Dünya arkeolojisinde bakış açısı ve uygulamaları ile çığır açmış bir yenilikçiydi. Geçmiş dönemleri öğrenmede, anlamada, arkeolojinin yetersiz kaldığını savunmuş, iklimbilim, yerbilim, bitkibilim, hayvanbilim gibi doğa bilimleri ile işbirliği yaparak birlikte çalışmadan tarihsel sürecin anlaşılamayacağını ortaya koymuştu.



Neolitik Dönem arkeolojisinin efsaneleşmiş adları, soldan sağa Linda Braidwood, Bruce Howe, Robert J.Braidwood, Halet Çambel; 1964 yılı Çayönü kazısında.


Çambel Braidwood’u tüm ekibiyle birlikte Türkiye’ye çekti. 1963 yılında Güneydoğu Anadolu Ortak Araştırma Projesi’ni kurdular, Siirt’ten Urfa’ya kadar Türkiye’nin ilk kapsamlı, çok disiplinli yüzey araştırmasını gerçekleştirdiler. 1964 yılında Urfa Biris Mezarlığı, Söğüttarlası, Çayönü, 1968 yılında da Griki Haciyan kazılarına başladılar. Braidwood tüm ekibiyle İstanbul Üniversitesi “Prehistorya Kürsüsü’nde” ders ve seminerler yaptı. Çağdaş arkeoloji, arkeolojide kuram, çok disiplinli arkeoloji, jeoarkeoloji, çevresel arkeoloji gibi kavramlar ilk kez akademik yaşamımıza girdi ve Çambel’in akılcı, uzun erimli planlaması ile köklenerek filizlendi. Çambel-Braidwood ortaklığı 2004 yılında Braidwood’un vefatına kadar kesintisiz ve sorunsuz olarak sürdü. Bu birçok bilimsel projede olduğu gibi sıradan bir iş ortaklığı değildi; birlikte çalışma kavramının eşsiz bir örneğiydi. Çalışma için gerekli olan ödeneği kimin bulduğu, kimin hangi olanağı sağladığı, bilimsel sonuçlardan kişisel ün kazanmak için çıkar sağlamak hiçbir zaman ön plana çıkmadı, “iş” bilimin bir gereği olarak birlikte yeni kuşakların yetişmesi, çağdaş bilim anlayışının gelişmesi doğrultusunda sürdürüldü. Güneydoğu Anadolu Tarihöncesi Karma Projesi 40 yıl bu ilkeler doğrultusunda devam etti. Bildiğimiz kadarıyla bu proje en uzun soluklu uluslararası proje olarak ün yaptı. Bu projede çok sayıda bilim insanı yetişti ancak bunun da ötesinde yeni bir bakış açısı, yeni yöntemler bilim dünyasına bu proje ile kazandırıldı.

Çambel-Braidwood ikilisi 1967 yılında ODTÜ’nün kurucu rektörü Kemal Kurdaş’ın da desteğini kazanarak Türkiye’nin ilk, Dünya’nın da öncü kurtarma projelerinden birini başlatmışlardır. O yıllara kadar büyük bayındırlık uygulamalarında zarar görecek kültür varlıkları dikkate alınmazdı, Seyhan, İrfanlı gibi dönemin büyük barajları birçok antik kenti hiç belgeleme yapmadan su altında bırakmış ve bundan kimse rahatsız olmamıştı. Keban Barajı Fırat Nehri üzerinde planlanmış barajlar dizisinin ilk ayağıydı. Her ne kadar Fırat’ın uygarlık tarihinin her aşaması için ne denli önem taşıdığı söylem olarak yaygınsa da, Fırat’ın Türkiye içerisinde kalan sınırında T. Goell’in Samsat Höyük Sondajı, Kömürhan İzoli Anıtı belgelemesi dışında yapılmış ne bir yüzey araştırması ne de bir arkeolojik çalışma yoktu. 1967 yılında Keban Barajı’nın inşaatı başlamış, barajın Tunceli ve Elazığ il sınırları içerisinde çok geniş bir alanı sular altında bırakacağı kesinleşmişti. Nil üzerinde yapılan Assuan Barajı ve Amerika’da Mississipi Nehri üzerindeki Missouri baraj göl alanı kurtarma çalışmalarının tekil örnekleri olarak dünyada söz edilmekteydi.

ODTÜ 1967 yılında Keban Barajı’ndan etkilenecek olan Ortaçağ Pertek anıtlarında bir çalışma yapmaktaydı. Çambel ve Braidwood Kemal Kurdaş’ın Pertek’e gösterdiği ilgiden yola çıkarak kapsamlı bir proje önerisiyle ODTÜ’ye gittiler. İyi bir organizatör olduğu kadar, mali bir deha ve kültür insanı olan Kemal Kurdaş ile Çambel-Braidwood ikilisinin kaynaşması güç olmadı; birlikte belki de Dünya’nın ilk çok disiplinli, geniş katılımlı kültürel mirası kurtarma projesinin altlığını hazırladılar. Bu projenin arkeoloji bölümü olmayan ODTÜ’ye bağlı olarak yürümesi konusunda Çambel ısrarcı oldu. Gerekçesi arkeoloji bölümü olan bir üniversitenin yönetiminin diğer birimlerin kıskançlığını körükleyeceği, bundan ODTÜ’nün hiçbir bilimsel çıkar sağlamayacağından, kalıcı bir projenin tarafsız zeminini oluşturacağı öngörüsü idi. Çalışma 1967 yılında baraj göl alanının yüzey araştırması ile başladı, beklenmedik çeşitlilik ve zenginlikte kalıntılar ortaya çıktı. Proje uluslararası katılıma açıldı, çok sayıda kazı ve belgeleme bu proje sayesinde gerçekleşti. Böylelikle kültür tarihi açısından çok büyük bir önemi olmadığı düşünülen Doğu Anadolu Dağlık Bölgesi’nin, uygarlığın en eski döneminden itibaren taşıdığı önem ortaya çıkmış oldu.



ODTÜ Keban Projesi’nin başlangıcı, 1968 yılında Ağın’da “ilk kazma” töreni; soldan sağa Ali Yaramancı, Halet Çambel, Ümit Serdaroğlu


Keban Projesi, Keban Barajı tamamlandıktan sonra da Karakaya ve Atatürk Baraj alanı içerisinde yine aynı ilkeler doğrultusunda Çambel-Braidwood ve Kurdaş’ın yönetim ve denetiminde sürdürüldü. Projenin yaklaşımı, çalışma ilkeleri, farklı kurumların katılımına açık yapılanması ve sonuçların kısa süre içerisinde yayınlanmasına verdiği önem, Dünya’da bu tür projeler için bir model olarak kabul edildi. 1980’li yıllardan sonra ODTÜ’nün özelliğini yitirmesi, Kurdaş’ın yönetimden ayrılması ile ODTÜ Keban / Aşağı Fırat Projesi Türkiye’de işlevselliğini yitirdi; buna karşılık Suriye ve Irak’taki baraj alanlarında taklit edilen bir model haline geldi. Birecik Barajı ve bu bağlamda ünlenen “Zeugma” olayı ülkemizin bir ayıbı olarak kaldı. Başta Apamea olmak üzere birçok yer Birecik Barajı’nın suları altında kalırken Suriye’deki Tabqa baraj alanında yapılan kurtarma çalışmalarını gıpta ile izledik. Ancak yine de Çambel’in bu öngörülü yaklaşımının boşa gittiğini söylemek doğru değildir, daha sonra Kargamış ve Ilısu baraj göl alanlarında kapsamlı bir çalışma yapılabilmişse bu Keban Projesi’nde kazanılan deneyimin sonucudur.

Çambel bir akademisyendi. Akademisyen olmanın gereğinin bilime ve kendine olan saygıyı yitirmemekte olduğuna yürekten inanmıştı. Bilimi, bilimsel çalışma yapmayı kendine ün getirecek bir araç olarak hiçbir zaman görmedi. Yeni kuşakların çağdaş bir anlayışa sahip olarak yetişmesine önem verdi, onlara kalıplaşmış bilgileri ezberletmeye çalışmadı. Bilgiyi aktaran dersler vermediği için meslektaşları tarafından çok eleştirildi. Öğrencilerine söylediği şu söz Çambel’in eğitim anlayışının en açık tanımıdır:

Siz okuma yazma biliyorsunuz. Bütün bilgi kitaplarda vardır. Ben size yarın değişecek olan bilgiyi belletmekle yükümlü değilim. Ben size bu bilgiyi nasıl öğreneceğinizi ve nasıl kullanacağınızı öğretirim

Bu yaklaşımın doğruluğunu gösteren “Çambel Okulu’ndan” geçenlerin bilim dünyasında kazanmış olduğu yerdir.

Mehmet Özdoğan Bilim Akademisi üyesi İstanbul Üniversitesi, Arkeoloji Bölümü

*Bu yazı Mart 2014’te Toplumsal Tarih dergisinin 243. Sayısında yayınlanmıştır.

37 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page