top of page
  • Yazarın fotoğrafıHaberciGazete

Yaşar Doğu, İlhan Tarus, Metin Göktepe, Duygu Aykal, Rauf Yekta Bey



Bugün 8 Ocak. Müzikolog Rauf Yektâ Bey, dünya ve olimpiyat şampiyonu Yaşar Doğu, yazar İlhan Tarus, balerin Duygu Aykal'ın ölüm yıldönümü. 8 Ocak aynı zamanda gazeteci Metin Göktepe'nin de öldürülüşünün yıldönümü.

BRT Yayın Grubu olarak bu değerlerimizi saygıyla, sevgiyle anıyoruz.

Rauf Yekta Bey kimdir?



(1871-1935) Mûsiki nazariyatçısı ve yazarı, bestekâr, neyzen.

5 Muharrem 1288 (26 Mart 1871) tarihinde İstanbul Aksaray’da Muhtesib Karagöz mahallesinde (günümüzde İstanbul Belediye Sarayı’nın giriş kapısının bulunduğu yer) doğdu. Babası Harbiye Nezâreti Mektûbî Seraskerî Kalemi birinci mümeyyizi Ahmed Ârif Bey, annesi İkbal Hanım’dır. Asıl adı Mehmed Rauf olup Reîsülküttâbzâdeler diye anılan bir aileden gelmektedir. Üç dört yaşlarındayken annesini, yedi yaşında babasını kaybedince vasîliğini İstanbul’un tanınmış ailelerinden Altûnîzâdeler üstlendi. Simkeşhâne İbtidâî Mektebi’nin ardından Aksaray’daki Mahmûdiyye Rüşdiyesi’ni 28 Temmuz 1884 tarihinde bitirdikten on gün sonra Dîvân-ı Hümâyun Kalemi’nde kâtip yardımcılığı göreviyle memuriyete başladı. Nisan 1885’te görevi Kayıtlar Odası’na nakledildi. Fransızca öğrenimi için girdiği Lisan Mekteb-i Âlîsi’nden dört yıl sonra mezun oldu. 1894’te kısa bir süre için gittiği Halep’ten dönüşünde Dîvân-ı Hümâyun’daki vazifesine tekrar başladı. Burada hat derslerine devam etti ve icâzet aldı. Hocası Nâsih (Nasûhî) Efendi tarafından kendisine “Yektâ” mahlası verildi. Bu arada özel hocalardan Arapça ve Farsça öğrendi. 13 Mart 1895’te sâlise rütbesi almasının ardından 29 Kasım 1897’de başmüsevvidliğe, bir ay sonra da sâniye sınıf-ı sânîsine terfi etti. 3 Mayıs 1906’da ikinci rütbeden mütemâyizliğe, 5 Şubat 1908’de başkâtip muavinliğine, yedi ay sonra mümeyyizliğe getirildi. Bu arada dördüncü rütbe Osmânî (1900) ve Mecîdî (1903) nişanlarıyla taltif edildi. 1922’de yapılan düzenleme sonunda Dîvân-ı Hümâyun beylikçi muavinliğinden emekli edildi. 1913 yılında Istılâhât-ı İlmiyye Encümeni üyeliğinde bulunan Rauf Yektâ Bey, Dârülelhân’ın kuruluşundan (1917) Alaturka Bölümü’nün lağvına kadar (1926) burada Türk mûsikisi nazariyatı ve Şark mûsikisi tarihi okuttu, Medresetü’l-eimme ve’l-hutabâ’da mûsiki dersleri verdi. 1926 yılından vefatına kadar İstanbul Konservatuvarı Tarihî Türk Mûsikisi Eserlerini Tasnif ve Tesbit Heyeti başkanlığında bulundu. 8 Mart - 11 Nisan 1932 tarihleri arasında Kahire’de toplanan Arap Mûsikisi Kongresi’ne Mesut Cemil ile birlikte katıldı. Yakalandığı tifo hastalığından kurtulamayarak 8 Ocak 1935’te Beylerbeyi’nde vefat etti, Kuzguncuk’taki Nakkaştepe Mezarlığı’na defnedildi. Ölümü üzerine Abdülbaki Gölpınarlı’nın yazdığı yedi ayrı tarih mısraından ikisi şöyledir: “Raûf Yektâ’yı kaybettik bu yıl hay” (1353); “Kutb-i nâyî ney gibi hâmûş oldu el-meded”. Ölümünden sonra Bakırköy Zuhuratbaba’da bir sokağa adı verildi. 1934 yılı sonlarında radyolardan Türk mûsikisinin kaldırılmasından duyduğu üzüntüyle hastalığının şiddetlendiği ve defni sırasında Cemal Reşit Rey’in Ruşen Ferit Kam ve Mesut Cemil’e, “Mûsiki şehidi oldu” dediği nakledilir. Araştırma ve çalışmalarıyla Türk müzikolojisinin ve günümüz Türk mûsikisi sisteminin temellerini atan Rauf Yektâ Bey müzikolog, bestekâr ve neyzen kimliğiyle Türk mûsikisi tarihinin önde gelen simalarından biridir. İlk mûsiki meşklerine 1885’te, yedi yıldan fazla öğrencisi olduğu Zekâi Dede’den dinî eserler geçerek başladı. Beylerbeyi Camii başmüezzini Osman Efendi’den dinî eserler ve özellikle na‘tlar meşketmesinin yanı sıra Batı notası öğrettiği Zekâizâde Hâfız Ahmed (Irsoy) ve Bolâhenk Nûri Bey’den aldığı derslerle de repertuvarını zenginleştirdi. Mûsiki nazariyatı konusunda 1889’da Galata Mevlevîhânesi şeyhi Mehmed Atâullah Dede ile başladığı çalışmalarını Yenikapı Mevlevîhânesi şeyhi Mehmed Celâleddin Dede ile devam ettirdi. Bu arada ses fiziği ve akustik konusunda Sâlih Zeki Bey’den faydalandı ve Şeyh Celâleddin Dede’den tambur öğrendi. Ayrıca Batı müziğini ve literatürünü inceleme imkânı buldu. Bu birikim onun ilerleyen yıllardaki teliflerinin temelini oluşturmuştur. Rauf Yektâ Bey, X. yüzyıldan bu yana İslâm dünyasında, XV. yüzyıldan sonra da Osmanlı sahasında yazılan mûsiki nazariyatına dair eserleri inceleyerek uzun süredir üzerinde pek durulmayan mûsiki nazariyatı kavramını yeniden gündeme getirmiştir. Kendisinden önce Galata Mevlevîhânesi şeyhi Mehmed Atâullah Dede, Yenikapı Mevlevîhânesi şeyhi Mehmed Celâleddin Dede ve Bahâriye Mevlevîhânesi şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede Türk mûsikisi tarihi, bu mûsiki sisteminde yer alan perdeler, aralıklar, makamlar ve usuller üzerinde araştırma yapmalarına rağmen bunları yazılı eserler haline getirme fırsatı bulamamışlar, ancak elde ettikleri bilgileri öğrencileri Rauf Yektâ ve Mehmed Suphi beylere aktarmışlardır. Sonraki yıllarda aralarına Hüseyin Sadettin Arel’i de alan Rauf Yektâ ve Mehmet Suphi Ezgi, özellikle nazariyat konusunda çalışmalarını genişleterek bunları yayımlamışlar ve günümüzdeki Türk mûsikisi sisteminin ilk adımlarını oluşturmuşlardır. Bugün Türk mûsikisinde kullanılmakta olan nota yazısına temel alınan bir 8’li içerisinde 24 eşit olmayan aralığın yer aldığı 25 perdeli sistemin ilk teorik açıklamasını Rauf Yektâ Bey yapmıştır. 1886’da Kasımpaşa Mevlevîhânesi şeyhi Seyyid Ali Rızâ Dede tarafından sikkesi tekbirlenerek Mevleviyye tarikatına intisap eden Rauf Yektâ Bey daha sonra Şeyh Mehmed Atâullah Dede’den ikinci defa sikke giymiştir. Dönemin önemli neyzenleri arasında yer alan Rauf Yektâ Bey, Galata Mevlevîhânesi dervişlerinden Sabri Dede ile Hacı Ali Dede’den aldığı ilk ney derslerini Yenikapı Mevlevîhânesi neyzenbaşısı Cemal Dede ile devam ettirmiş ve 1894 yılından sonra şah ney üflemeye başlamıştır. Uzun süre mevlevîhânelerdeki mutrip heyetlerinde neyzenlik yapmış, Yenikapı Mevlevîhânesi neyzenbaşısı Hilmi Dede’nin ölümü (1922) üzerine aynı mevlevîhânenin neyzenbaşılığına tayin edilmiş ve tekkeler kapatılıncaya kadar üç yıl bu görevini sürdürmüştür. Rauf Yektâ Bey telifleri ve mûsikiyle ilgili hemen her konuda kaleme aldığı 400 civarında makalesiyle kendini mûsiki çevrelerine kabul ettirmiştir. 6 Nisan 1898 (25 Mart 1314 r.) tarihli İkdâm gazetesinde yayımlanan “Osmanlı Mûsikisi Hakkında Birkaç Söz” adlı makalesiyle başladığı mûsiki yazarlığına ses fiziğini ve ilmî üslûbu getirmiş, Ahmed Midhat Efendi, Zâti Bey (Arca), Nûri Şeydâ, Mahmut Ragıp (Gazimihal) gibi yazarlarla girdiği mûsiki tartışmaları dönemin ciddi polemikleri arasında yer almıştır. Eserleri. A) Kitapları. 1. Esâtîz-i Elhân: Hoca Zekâî Dede (İstanbul 1318, 1. cüz). 2. Esâtîz-i Elhân: Hâce Abdülkādir-i Merâgī (İstanbul 1318, 2. cüz). 3. Esâtîz-i Elhân: Dede Efendi (İstanbul 1341 r./ 1925, 3. cüz). Bu eserler Nuri Akbayar tarafından tekrar yayımlanmıştır (İstanbul 2000). Rauf Yektâ Bey’in bir seri olarak tasarladığı bu çalışmada neşredemediği “Nâyî Osman Dede”, “Safiyyüddin Urmevî” ve “Hacı Ârif Bey” bölümlerinden son ikisi bugün Murat Bardakçı’da bulunmaktadır. 4. Risâle-i Mûsikî (İstanbul 1328). Abdurrahman-ı Câmî’nin Farsça eserinin tercümesidir. Evinde kurduğu bir matbaada bu çevirinin ancak otuz iki sayfasını yayımlayabilmiştir. 5. Türk Notası ile Kırâat-ı Mûsikiyye Dersleri (İstanbul 1335 r./1919). Medresetü’l-eimme ve’l-hutabâ’da verdiği derslerden birinin notları olan ve eski harf notalarından faydalanarak meydana getirdiği kendi notasyon sistemini anlatan otuz iki sayfalık bir risâledir. 6. “La musique turque” (Encyclopédie de la musique et dictionnaire du conservatoire, Paris 1922, s. 2945-3064). Rauf Yektâ Bey’in Türkçe kaleme alıp daha sonra Fransızca’ya çevirdiği bu monografide Türk mûsikisi tarihinin nazarî ve amelî konuları örneklerle anlatılmıştır. Türkçe tercümesi Orhan Nasuhioğlu tarafından önce Musiki Mecmuası’nda tefrika edilmiş, ardından Türk Musikisi adıyla kitap halinde neşredilmiştir (İstanbul 1986). 7. Türk Mûsikisi Nazariyatı (İstanbul 1343/1924). Dârülelhân’daki hocalığı sırasında okuttuğu ders notlarından ibaret olan eserin 152 sayfası yayımlanabilmiştir. Doksan üç sayfası Gönül Paçacı’nın çevrim yazısıyla Mûsikişinas dergisinde neşredilmiş olup (İstanbul 1997-2006, sy. 1-8) neşir devam edecektir. 8. Şark Mûsikîsi Târihi (İstanbul 1343/1924, 1933). Eserin ancak altmış dört sayfası yayımlanabilmiştir. 9. Muṭâleʿât ve erâʾe ḥavle muʿtemeri’l-mûsîḳıyyi’l-ʿArabiyye (Kahire 1934). 1932’de Kahire’de Arap Mûsikisi Kongresi’ne katılan Rauf Yektâ Bey’in o günlerde Muhâdene gazetesinde yayımlanan otuz makalesinin kitap haline getirilmiş şeklidir. 10. Muʿtemerü’l-mûsîḳa’l-ʿArabiyye (Kahire 1933). Adı geçen kongredeki tebliğ, rapor ve görüşmeleri içeren bir eserdir. B) Makaleleri. Rauf Yektâ Bey’in makalelerinin neşredildiği mecmua ve gazetelerden tesbit edilebilenler şunlardır: Mecmualar: Âhenk, Âlem-i Mûsikî, Anadolu Mecmuası, Dârülelhân, Hâle, Ma‘lûmât, Millî Tetebbûlar Mecmuası, Nota, Peyâm, Resimli Gazete, Resimli Kitap, Servet-i Fünûn, Şehbâl, Tiyatro ve Mûsikî, Yeni Mecmûa. Gazeteler: Âtî, Çiçek, İkdam, İleri, Tasvîr-i Efkâr, Tevhîd-i Efkâr, Ümmet, Vakit, Yeni Ses. Ayrıca Paris’te Jules Combarieux tarafından yayımlanan Revue musicale adlı dergide 1907-1908 yılları arasında makaleleri, Monde musicale’de inceleme ve araştırmaları çıkmıştır. C) Nota Neşriyatı. Dârülelhân’da 1923’ten sonra gayri resmî olarak oluşturulan Hey’et-i İlmiyye’de, bu kuruluşun adının İstanbul Konservatuvarı olarak değiştirildiği 1926’da resmen kurulan, Rauf Yektâ Bey’in başkanlığında Ahmet Irsoy, Ali Rifat Çağatay’dan (daha sonra Suphi Ezgi ve Mesut Cemil) meydana gelen Tarihî Türk Mûsikisi Eserlerini Tasnif ve Tesbit Heyeti’nde incelenerek yazılan pek çok klasik Türk mûsikisi notası güfteleriyle birlikte seri halinde neşredilmiştir. Türk mûsikisinin birinci derecede başvuru kaynağı olan bu nota yayımında Rauf Yektâ Bey’in kaleme aldığı tarihî ve biyografik bilgiler ayrı bir önem taşımaktadır. Bu eserler şunlardır: 1. Dârülelhân Külliyâtı (İstanbul, ts.). İlk 120’si Arap harfleriyle toplam 180 adet klasik Türk mûsikisi eserinin yaprak nota halinde yayımıdır. Notaların yanı sıra mûsiki bilgilerinin de yer aldığı bu neşirde “İfâde-i Mahsûs” ve “İhtâr-ı Mahsûs” başlıklı yazıların Rauf Yektâ Bey’e ait olması kuvvetle muhtemeldir. 2. Türk Musikisi Klasiklerinden İlâhîler (I-III, İstanbul 1931-1933). Mehmet Suphi Ezgi, Ahmet Irsoy ve Ali Rifat Çağatay ile ortak hazırlanan bu serinin I. cildi mevlid tevşîhlerine, II ve III. ciltler ilâhilere ayrılmıştır. 3. Türk Musikisi Klasiklerinden Bektaşî Nefesleri (IV-V, İstanbul 1933). 4. Türk Musikisi Klasiklerinden Mevlevî Âyinleri (VI-XVIII, İstanbul 1934-1939). Rauf Yektâ Bey, kırk bir adet âyinin yer aldığı bu serinin ilk dört cildinin (VI-IX) hazırlanışında bulunabilmiş, onun vefatından sonra diğer ciltler Ahmet Irsoy, Suphi Ezgi ve Mesut Cemil tarafından hazırlanmıştır. Rauf Yektâ Bey’in 1926’dan sonra başlatılan Anadolu folkloruna yönelik derleme gezilerindeki çalışmalara önemli katkıları olmuş, “Dârülelhân Külliyatı” adı altında neşredilen Anadolu halk şarkıları serisinin ilk iki fasikülünü hazırlamıştır (İstanbul 1926). Ayrıca Selim Nüzhet’le (Gerçek) birlikte Gülme Komşuna adlı orta oyununu yayımlamış (İstanbul 1931), bu oyunda yer alan çeşitli tiplemelere ait on yedi oyun havasını notaya almıştır. Çalışmalarının önemli bir kısmını araştırmalara ayıran Rauf Yektâ Bey’in bestekârlıkla fazla meşgul olamadığı söylenebilir. Buna rağmen peşrev, kâr, beste, ağır semâi, saz semâisi, şarkı, marş, Mevlevî âyini, tekbir ve ilâhi formlarında elli civarında eser bestelemiştir. Zengin bir mûsiki repertuvarına sahip olan, bestelerinde klasik üslûbun hâkim olduğu Rauf Yektâ Bey, Mehmed Âkif Ersoy’un İstiklâl Marşı’nı da bestelemiştir. Yenikapı Mevlevîhânesi’nde neyzenbaşı iken bestelediği yegâh âyini bu formun örnek eserlerindendir. Abdülhak Hâmid’in (Tarhan), “Allāhü ekber Allāhü ekber / Kāim onunla mihrâb u minber” mısralarıyla başlayan manzumesine, kendi buluşu olan zafer usulüyle rast makamında yaptığı ve “millî tekbir” adını verdiği beste orijinal bir çalışmadır. Onun mâhur peşreviyle bayatî-araban saz semâisi de seçkin saz eserleri arasında yer alır. İyi bir mûsiki hocası olan Rauf Yektâ Bey pek çok talebe yetiştirmiştir. Bunlar arasında uzun süre ders verdiği Kemal Batanay, Sadettin Heper, Burhâneddin Ökte, Gavsi Baykara, Âsaf Hâlet Çelebi, Mesut Cemil Tel, Halil Can, Mehmet Suphi Ezgi, Mehmet Emin Yazıcı, Faruk Ârifî Emhaz, Zeki Ârif Ataergin, Suphi Ziya Özbekkan, Ruşen Ferit Kam ve Vecihe Daryal özellikle sayılmalıdır. Hassas kişiliğinin yanı sıra nezaketi ve alçak gönüllülüğüyle bir İstanbul efendisi olarak bilinen Rauf Yektâ Bey’in el yazması, nota, mûsiki belgeleri ve mûsiki eserlerinden oluşan zengin bir kütüphanesi vardı. Nâdir el yazması mûsiki eserlerinin de bulunduğu bu kütüphanede ölümünden sonra bir kısım el yazması kitapları kaybolmuş, matbu kitapları Süleymaniye Kütüphanesi’ne bağışlanmıştır. Kütüphane ve koleksiyonundan kalanların büyük bir kısmı torunu Yavuz Yektay’da bulunmaktadır. Mûsiki Mecmuası’nın 203. sayısı (Ocak 1965) Rauf Yektâ Bey’e ayrılmış, hakkında Süleyman Erguner tarafından bir doktora tezi (Raûf Yektâ Bey ve Türk Mûsikîsi Üzerindeki Çalışmaları, 1997, MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü) ve aynı üniversitede Muhammed Ali Çergel tarafından yüksek lisans (Rauf Yektâ Bey’in İkdâm Gazetesi’nde Neşredilen Türk Mûsikisi Konulu Makaleleri, 2007) hazırlanmıştır.

Yaşar Doğu kimdir?



Ünlü Türk güreşçisi Yaşar Doğu, 1915 yılında Samsun'un Kavak ilçesine bağlı Karlı köyünde doğdu. Dedesinin köyü olan Emirli'de büyüdü. Güreşe orada başladı. 1938 yılında Ankara'da askerliğini yaparken minder güreşine çıktı. Bir yıl içinde millî takıma yükseldi. Oniki yıl süreyle (1939-1951) Ay-Yıldızlı mayo altındaki yerini muhafaza etti. Bu süre içinde katıldığı 7 şampiyonanın 6'sında şampiyonluğu kazandı. 8 Ocak 1961'de Ankara'da vefat etti. Kabri oradadır.

Aslen Kafkas Türklerindendir. Ecdadı Samsun'a muhacir gelmişti. Daha önce bebek sayılabilecek çağda iken cepheye giden babasının şehit düştüğü haberi gelmiş, bu yüzden annesiyle birlikte dedesinin köyü olan Emirli'ye göç etmek zorunda kalmıştı. Çocukluğunun geçtiği bu köyde güreşe başladı ve daha delikanlılığın eşiğinde iken yaman bir karakucak güreşçisi olarak adını bütün çevreye duyurdu.

Ankara'da askerliğini yaparken bir arkadaşının ısrarı ile Ankara Güreş Kulübü'ne girdi ve orada minder güreşine başladı. Zehir gibi acı kuvveti ve büyük güreş kabiliyeti ile bu güreşte de kendisini derhal gösterdi. Ancak kendisini pek. tecrübesiz buIan yöneticiler onun Avrupa Şampiyonası'nda ezileceğini düşünerek kadroya almak istemediler.

Millî Takımın Finlandiyalı antrenörü Onni Pellinen ağırlığını koyarak direnince kendisine millî takımda yer verildi. Böylelikle başarı dolu güreş hayatının ilk millî temasını 1939 Avrupa Şampiyonası sırasında Oslo'da yaptı. Minder güreşindeki olanca acemilik ve millî maç tecrübesizliğine rağmen büyük bir varlık göstererek üç rakibini yendi, bir maçında sayıyla yenik sayılarak Avrupa Şampiyonluğunu kaybetti, ikinci oldu. O zaman, bu bile büyük başarıydı.

1940 yılında İstanbu1'da yapılan Balkan Oyunları'nda güreş yaşantısının ilk şampiyonluğunu kazandıktan sonra, İkinci Dünya Savaşı'nın araya girmesiyle millî müsabakalardan uzak altı yıllık bir duraklama devresine girilmişti.

1946 yılında tekrar rakipsiz eleman olarak Millî Güreş Takımımıza girdi. Aynı yıl Stokholm'de yapılan Avrupa Şampiyonası'nda sıtmanın verdiği 40 derecelik hararetle mindere çıkmasına rağmen yaptığı altı güreşi de kazanarak 73 kilonun Avrupa Şampiyonu oldu. 1947 yılında Prag'da yapılan Avrupa Greko-Romen Şampiyonası'nda da Ay-Yıldızlı mayo altındaki yerini muhafaza etti.

İlk kez “Demirperde Bloku”nun katıldığı bu şampiyona enteresan bir mahiyet taşımaktaydı. Zira Sovyet Rusya ve peykleri bir demirperde ülkesinde yapılan bu şampiyonada tam bir ittifak içinde idiler. Yaşar, arkadaşlarına yapılan haksızlıkları gördüğü zaman, şampiyonluğu kazanmak için sadece Rus rakibini değil, demirperde hakem blokunu da yenmesi gerektiğini gayet iyi anlamıştı. Bu azimle girdi güreşlere ve rakiplerini çatır çarır yendikten sonra finalde Rus ile karşı karşıya kaldı. Güreşe fırtına gibi girdi. Rus'u tuttuğu gibi yere vurdu. Oyundan oyuna geçiyordu. Bir ara rakibinin sırtını yere yatırdı. Hakemler görmezlikten geldiler. Sonra bir tuş daha yaptı. O da aynı akıbete uğradı. Koca Yaşar kızmıştı. Olanca gazabı ile atıldı, çift sürer gibi sürdü Rus'u. Daha sonra hırsla rakibini çatır çatır çevirdi. Bir pestil gibi sırt üstü mindere serdi ve rakibinin göğsüne çıkıp oturdu. Teker teker bütün hakemlere baktı. Gözleri öfke ile doruydu. Hani “Bu da tuş değil mi be insafsızlar” der gibiydi. Hakemler istemeye istemeye “Evet” dediler. Tuşu da; şampiyonluğunu da bastıra bastıra kabul ettirmişti koca Yaşar...

Güreş Dünyasında İsveçlilerin deyimi ile bir “Kara saçlı kuvvet ilahı” olarak parlayan Yaşar Doğu, büyük namını 1948 Olimpiyatları, 1949 Avrupa Şampiyonluğu ile de perçinledi. 1950 yılında Irak ve Pakistan'a yaptığı büyük turnede büyük kuvvet ve güreş bilgisini doğu alemine tanıtmak imkân ve fırsatını da buldu.

1951 yılında Helsinki'de yapılan Dünya Şampiyonası'nda 87 kiloda Ayyıldızlı mayoyu giydi. Çok çabuk kilo alan, buna karşılık çok zor kilo veren bir bünyeye sahipti. Bu yüzden yıllar ilerledikçe sıkleti de yukseliyordu, Nitekim 67 kilo ile başladığı güreş hayatının son şampiyonluğunu Helsinki'de 87 kiloda kazandı. Böylelikle parlak güreş hayatına bir de dünya şampiyonluğu sıfatını eklemiş oldu.

Ayyıldızlı mayo altında yaptığı 47 maçın 46'sını kazanan Yaşar, bunların 33'ünde tuş yapmış, 11 maçını ittifakla, 1'ini abandone ile, birini de ekseriyetle kazanmıştır. Galibiyetle sonuçlanan 46 güreşi 690, dakika sürmesi gerekirken; yaptığı tuşlarla bu süreyi 372 dakika 26 saniyeye indirmişti.

Güreş hayatını kapattıktan sonra Millî Güreş Takımımıza antrenör oldu. 1955 yılında antrenör olarak Millî Takımımızla gittiği İsveç'te ciddi bir kalp krizi geçirdi. Uzun bir tedavi gördü. Doktorlar kendisine iyi bakmasını, yorulup heyecanlanmamasını söylemişlerdi. Fakat bunu yapamadı. İsveç'ten döner dönmez tekrar kendini güreşe verdi ve 8 Ocak 1961'de Ankara'da bir kalp krizi sonucu vefat etti.

Metin Göktepe kimdir?



Metin Göktepe, 10 Nisan 1968'de Sivas'ın Gürün ilçesine bağlı Çipil köyünde Alevi Kürt kökenli bir ailede dünyaya geldi. Yaşamının ilk 11 yılını burada geçiren Göktepe, geçimini tarım ve hayvancılıkla sağlayan, 8 çocuklu bir ailenin 7. çocuğuydu. İlkokulu, köyün tek okulunda, birleştirilmiş sınıfta okuyan Göktepe, abla ve ağabeylerinin yıllara yayılan göçünün ardından 1979’da annesi ve babasından hemen önce küçük kardeşi Aziz ile birlikte İstanbul’a geldi. Aynı yıl Esenler’deki Hasip Dinçsoy İlköğretim Okulu’na kaydoldu ve 5. sınıfı burada okudu. Ortaokula o zamanki adıyla Esenler Lisesi’nde başladı ve liseyi de burada okuyarak şimdiki adıyla Bakırköy İbrahim Turhan Lisesi’nden 1986’da mezun oldu. Lisede de başarılı bir öğrenci olan Göktepe, mezun olduktan sonra bir yıl dershaneye devam etti ve buradaki başarısıyla, kardeşinin de dershaneye gitmesini sağladı. Yaz tatillerinde çalışarak harçlığını çıkaran ve böyle okuyan Göktepe, 1989 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Maliye Bölümü’ne girdi. Bu sırada fabrikada çalışan ablası, ağabeyi ve 1986’dan itibaren kültürel ve sosyal faaliyetlerine katıldığı dernek sayesinde siyasetle tanıştı. Göktepe, üniversitede öğrenci gençlik mücadelesinin aktif bir üyesi oldu. Gazeteciliğe 1992 yılında Gerçek adlı bir dergide başlamış, daha sonra 1995 yılında da Evrensel Gazetesi'nde muhabirlik yapmaya başlamıştır. Ölümü 8 Ocak 1996 tarihinde cezaevinde öldürülen iki tutuklunun cenazesini izlemek için görevi başındayken polislerce toplu halde gözaltına alınan bin kişinin arasındaydı. 1000 kişiye yakın insanla gözaltına alınıp; "gazeteciye özel muamele" diyen polislerce dövülerek öldürülen Göktepe´nin ölümü büyük yankılar uyandırmıştı. Dönemin içişleri bakanı Teoman Ünüsan 11 Ocak 1996 günü 32. Gün programında, "Konuyla ilgili tam bilgim yok. Ancak son gelen bilgiler Metin Göktepe'nin duvardan düşerek öldüğü şeklindedir!" diye bir açıklama yaptı. Duvardan düştüğü iddia edilen gazetecinin -kamuoyu baskısıyla- gözaltında dövülerek öldürüldüğü kabul edilmek zorunda kalındı. Dönemin içişleri bakanı, savunduğu bu tez çürütülünce Fadime Göktepe'den özür dilemiş, ancak Göktepe'nin annesi bu özürü kabul etmeyerek sorumluların yargılanmasını talep etmiştir İlden ile 4 yıl süren dava Şubat 1999 yılında yapılan mahkemeyle alınan kararla 11 memurdan altısına 7 yıl 6 ay hapis cezası verilmiş, usul yönünden bozulan dava 5 Mayıs 1999'da Yargıtay tarafından, altı ceza alan memurdan beşinin cezası onanmış sanık emniyet amirine verilen ceza esastan bozulmuştur. Kamuoyunda Rahşan affı diye bilinen afla şartlı tahliyeden yararlanan polisler toplam 1 yıl 8 ay yattılar. Metin Göktepe gözaltında öldürülmüş gazeteciler içinde katilleri için mahkumiyet kararı verilmiş ilk gazetecidir.

İlhan Tarus kimdir?


1907'de Tekirdağ’da doğmuş, babasının görevi nedeniyle Anadolu’nun birçok şehrinde bulunmuştur. Ankara Hukuk Fakültesinde okumuştur. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde savcı ve yargıç olarak görev yaptıktan sonra Adalet Bakanlığında görev almıştır. Edebî Kişiliği:

  • İlk eseri 1927’de Hareket dergisinde yayımlandı. 1935 yılından itibaren Haber, Servet-i Fünun, Varlık dergilerinde hikâyeleri göründü. Çeşitli gazetelerde yayımladığı öykü ve romanlarının yanı sıra fıkra yazarlığı da yaptı.

  • Sabahattin Ali, Sait Faik Abasıyanık kuşağının erken yazmaya başlamış yazarlarından olan sanatçı, toplumun yaşayış ve düşünüşünü kendi içinden temel alan öykü ve romanlar yazdı.

  • Öykülerinde konularını yaşadığı çevreden almıştır.

  • Roman ve hikâyelerinin konularını orta sınıf insanların yaşamlarından alıp naturalist-gerçekçi anlayışla anlatan sanatçı, bozulmaya yüz tutmuş gelenekleri, çıkarcılığı ve halkın çaresizliğini iktisadi ve ahlaksal açıdan değerlendirmiştir.

  • Özellikle işgal yıllan ve Kurtuluş Savaşı’nı anlatan romanları, canlı karakterlerime dikkat çekmiştir.

  • Sanatçının toplumsal sorunlara yöneldiği ve konularını gündelik yaşamda aldığı tiyatro oyunları da bulunmaktadır.

  • İlhan Tarus, 8 Ocak 1967'de aramızdan ayrıldı.

Eserleri:

  • Roman: Yeşilkaya Savcısı, Var Olmak, Duru Göl, Hükümet Meydanı, Vatan Tutkusu

  • Hikâye: Doktor Monro’nun Mektubu, Tarus’un Hikâyeleri, Apartman, Karınca Yuvası, Ekin iti, Köle Hanı

  • Oyun: Ceza Hakimi, Bir Gemi, Suavi Efendi

Yeşilkaya Savcısı: Sanatçının ilk romanıdır. Romanda, Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’da edindiği izlenimleri dile getirir. Varolmak: Bu romanında savaşın ilk günlerini ve bireysel çıkarlar ile toplumsal görevler arasındaki çelişkiyi ortaya koymuştur. Hükümet Meydanı: Kurtuluş Savaşı yıllarını öncesi ve sonrasıyla anlatan üç romanından ikincisi olan “Hükümet Meydanı”nda artık Kurtuluş Savaşı başlamıştır. Anadolu’da bir yandan terhis olan ya da kaçan eski askerler, diğer yandan halk; çoluk çocuk, yaşlı genç, kadın erkek, ellerinde ne varsa toparlayıp bu savaşa katılmak üzere yollara dökülmüşken, bazı yerlerde yeni kurulan Ankara Hükümeti’ne karşı ayaklanmalar tertiplenmektedir. Ordu bir yandan yurdu işgal eden düşmanla mücadele ederken, diğer yandan halkı ve askeri bezdiren bu isyanlarla uğraşmak zorundadır. Her şeyin birbirine karıştığı bu günlerde; Çoraklı kasabası ve civarında ağalar ve elebaşlannın kumandasında bir isyan başlamıştır. Tek tek bireyleriyle bir kasaba halkının ve onunla birlikte ağaların, elebaşlarının, kaçak askerlerin, bunlara karşı mücadele veren ve bir yandan düşmanla çarpışan askerlerin, harp divanlarının trajik öyküsü anlatılıyor Hükümet Meydanı’nda.


Duygu Aykal kimdir?



(1943 – Ocak, 1989)

Türk balerin ve koreograf. Kimi yapıtları yurt dışında sahnelenmiştir.

İstanbul’da doğdu. Devlet Konservatuarı Bale Bölümü’nü bitirdi. Almanya’da Essen Bale Okulu’nda ünlü Alman dansçı koreograf ve bale yönetmeni Kurt Jooss ile modern bale çalıştı. Albrecht Knust’ tan, Macar dans kuramcısı Rudolf von Laban tarafından geliştirilen ve kinetografi olarak bilinen Laban dans notasyonunu (dans yazısı) öğrendi. Türkiye’ye döndükten sonra dört yıl süreyle Ankara Devlet Opera ve Balesi’nde dansçı olarak çalıştı. 1968’de kazandığı devlet bursu ile gittiği İngiltere’de koreografi öğrenimi gördü. Leonid Massin’in öğrencisi ve iki yıl süreyle de asistanı oldu. Çağdaş Bale Okulu ve Benesh Dans Notasyonu Enstitüsü’ne devam ettikten sonra koreoloji (dans bilimi) diploması aldı. Aynı dönemde, yapıtları Londra Festival Balesi ve Paris Operası’nda sahneye kondu. Türk balesinin kurucularından Ingiliz bale yönetmeni ve koreograf Dame Ninette de Valois’nm çağrısı üzerine geldiği Türkiye’ de Ankara Devlet Konservatuvarı ve Balesi başkoreograflığına getirildi. Aykal, Devlet Halk Dansları topluluğunun kurucularındandır ve aynı topluluğun sanat sorumluluğunuda da bulundu.

Aykal’ın ilk kareografisi, Cengiz Tanç’ın müziğini yaptığı ve ilk kez 1973’te I. İstanbul Festivali’nde sahneye konan Çoğul’dur. Bunu Oluşum ve müziğini İlhan Usmanbaş’m yaptığı Bulutlar Nereye Gider’in koreografileri izledi. 1982’de Londra Şehir Balesi’nin repertuarına alman Bulutlar Nereye Gider Arap ülkelerinde de sergilendi. Ankara Devlet Opera ve Balesi tarafından birçok kez sahnelenen insan…insan ve Biz Siz Onlar’ın koreografileri de Aykal’a aittir. Fındıkkıran balesinin müziği üzerine yaptığı İnsan Kıran adlı koreografi, ayrıca Uzlaşma ve Sanat Uzun Yaşam Kısa adlı koreografileri Aykal’ın henüz sahneye konmamış yapıtları arasındadır.

Amacı, izleyiciyi varoluş ve sevgi temaları üzerinde düşündürmek olan Aykal’m koreografileri çağdaş mesaj ve yorumlarıyla dikkati çekmiştir.

Orkestra şefi Gürer Aykal’ın eski eşi, yazar Sevgi Soysal’ın kardeşi olan Duygu Aykal, hastalığının tedavisi için bulunduğu ABD’de 8 Ocak 1989'da yaşamını yitirdi.

• YAPITLAR (başlıca): Çoğul, 1973; Oluşum; Bulutlar Nereye Gider, 1982; İnsan…İnsan; Biz Siz Onlar; Uzlaşma; Sanat Uzun Yaşam Kısa; İnsan Kıran.

Kaynak: Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi

27 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page