• HaberciGazete

Yaşar Kemal, Osman Zeki Üngör, Mazhar Şevket İpşiroğlu, Orhan Apaydın, Salim Başol, Cemile Cevher

Güncelleme tarihi: 1 Mar



Bugün 28 Şubat. Osman Zeki Üngör, Mazhar Şevket İpşiroğlu, Orhan Apaydın, Salim Başol ve Yaşar Kemal'in ölüm yıldönümleri. Karadeniz türkülerinin ünlü sesi Cemile Cevher'i de 27 Şubat'ta yitirdik.

BRT Yayın Grubu olarak bu değerlerimizi saygıyla, sevgiyle anıyoruz.

Yaşar Kemal kimdir?


Yaşar Kemal ölüm yıl dönümünde anılıyor. Türk edebiyatına 26 roman, 11 deneme, 9 röportaj, 2 öykü ve şiir alanında bir eseri miras bırakan Yaşar Kemal, 28 Şubat 2015 tarihinde çoklu organ yetersizliği ve kalp ritm bozukluğu sebebiyle hayatını kaybetmişti. İşte, usta yazar Yaşar Kemal'in hayatı ve eserleri Gerçek adı Kemal Sadık Gökçeli olan usta yazar, Nigar Hanım ile çiftçi Sadık Efendi'nin oğlu olarak, Adana sınırları içerisindeki Osmaniye'de 6 Ekim 1923'te dünyaya geldi. Kemal'in Van-Ercişli olan ailesi, 1. Dünya Savaşı yıllarında sırasıyla Diyarbakır, Şanlıurfa ve Gaziantep'e gitti, son olarak da Adana'ya yerleşti. Bir buçuk yıl süren göç esnasında Yusuf adlı yaralı bir çocuğu yanına alarak evlat edinen Sadık Efendi, henüz 4 yaşındaki Kemal'in gözleri önünde, Yusuf tarafından öldürüldü. Kemal, bu olaydan çok etkilendiğinden 12 yaşına kadar kekeme konuştu. Yaşar Kemal, küçük yaşta bir kaza sonucu sağ gözünü kaybederken, 8 yaşındayken köye gelen bir tuhafiyecinin köy kadınlarının borcunu yazmasından etkilenip, yazmaya ilgi duydu. Küçük yaşta doğaya, insanlara ve topluma karşı ilgi duyarak eserlerinin temelini oluşturan Yaşar Kemal, ilkokula gitmeden önce "Aşık Kemal" mahlasıyla halk şiirlerine imza attı. İlkokula 9 yaşında başlayan Kemal, okul arkadaşı Aşık Mecit ile aşıklarla atışacak derecede türküler söyleyip ağıtlar yakarken, annesinin engel olmasından dolayı saz çalmayı tam anlamıyla başaramadı. Kemal, 1938'de mezun oldu. İlk şiiri 1939'da, ilk kitabı 1943'te yayımlandı. Kaleme aldığı ilk şiiri "Seyhan", 1939'da Adana Halkevi Dergisi'nde yayımlandı.


Ortaokula 1941'de başlayan ancak son sınıfta hastalandığı ve kendini edebiyata verdiği için, yatılı öğrencilik hakkını kaybeden Kemal, ırgat katipliği, memurluk, ırgatlık, inşaat denetçiliği, öğretmen vekilliği ve arzuhalcilik gibi farklı işlerde çalıştı. Kemal, hayatın zorluklarıyla olgunlaşırken, toplumun acılarını ve yaşadıklarını eserlerine yansıttı. Halk edebiyatına da ilgi duyan Kemal'in şiirleri 1940'lı yıllarda "Çığ", "Ülke", "Millet", "Kovan" ve "Beşpınar" dergilerinde okurla buluştu. Aynı yıllarda Pertev Naili Boratav, Nurullah Ataç, Güzin Dino, Arif Dino ve Abidin Dino ile tanışan Kemal, Abidin Dino vesilesiyle okuduğu "Don Kişot" eserinden etkilenerek, Batı edebiyatı üzerine daha çok okuma yaptı. Usta yazarın, 1940-1941 arasında Çukurova ile Toroslar'dan derlediği ağıtları içeren "Ağıtlar" adlı ilk kitabı, 1943'te Adana Halkevi tarafından yayımlandı. Yaşar Kemal, 1946'da askerliğini yaptığı Kayseri'de ilk uzun hikaye kitabı "Pis Hikaye"yi kaleme aldı. Yaşar Kemal imzasını ilk kez 1951'de kullandı İstanbul'a 1951'de taşınan Kemal, kısa bir süre işsizlikten sonra "Yaşar Kemal" imzasıyla, Cumhuriyet gazetesinde, fıkra ve röportaj yazdı. Yazılarında Anadolu insanının iktisadi ve toplumsal sorunlarını anlatmaya çalışan Kemal'in yine bu dönemde yaptığı "Dünyanın En Büyük Çiftliğinde Yedi Gün" başlıklı röportajı, Gazeteciler Cemiyetince verilen "Özel Başarı Armağanı"na değer görüldü. Kemal, 1952'de Sultan 2. Abdülhamid'in baştabibi Jak Mandil Efendi'nin torunu Thilda Serrero ile evlendi. Türkçe, İngilizce, Fransızca ve İspanyolcayı iyi bilen Serrero, Kemal'in 7 eserini yabancı dillere çevirdi, çeşitli yayınevleriyle ilişkiler kurarak, eşinin Avrupa'da daha çabuk tanınmasını sağladı. Raşit Gökçeli adlı bir oğlu olan çiftin evliliği, Serrero'nun vefat ettiği 17 Ocak 2001'e kadar devam etti. Usta yazar, 2002'de Ayşe Semiha Baban ile evlendi. "Bebek", "Dükkancı" ve "Memet" adlı hikayelerinin de içinde bulunduğu "Sarı Sıcak" kitabını 1952'de yazan Kemal, yoksulluk, şiddet, dayanışma, yozlaşma, doğa tutkusu, insan-doğa çatışmasını eserinde işledi.


Yaşar Kemal, "Sünger Avcıları" başlıklı röportaj dizisiyle okuyucuların beğenisini kazanırken, 1955'te Varlık dergisinin "Roman Armağanı"nı kendisine kazandıran romanı "İnce Memed"i yayımladı. Yazarın, 1953-1954'te Cumhuriyet gazetesinde dizi olarak yayımlanan yazılarından oluşan eser, 40'tan fazla dile çevrilerek, dünya çapında ilgi gördü. Edebiyat hayatının yanı sıra, siyasi faaliyetlere devam eden Kemal, 1967'de çıkarmaya başladığı "Ant" adlı derginin eklerinden biri sebebiyle 18 ay hapse mahkum oldu. Daha sonra bu karar, Yargıtay tarafından bozuldu. Yazıları ve siyasi etkinlikleri dolayısıyla birçok kez kovuşturmaya uğrayan Yaşar Kemal, 1974-1975'te Türkiye Yazarlar Sendikası'nda Genel Başkan olarak görev yaptı. Kemal, 1988'de kurulan PEN Yazarlar Derneği'nin de ilk başkanı oldu. Eserlerinde sade ve akıcı bir üslup kullanmayı tercih eden ünlü yazar, roman ve öykülerinde çoğunlukla Çukurova'da yaşanan insan dramlarını işledi. Kemal'in "İnce Memed"in de aralarında bulunduğu 9 eseri de beyazperdeye aktarıldı ve birçok eseri tiyatroya uyarlandı. Kitaplarında Anadolu'nun efsane ve masallarından da yararlanan Kemal, 1970'ten sonra yazdığı romanlarında ise şehir insanının hayatını ele aldı. Birçok kez Nobel'e aday gösterildi Yaşar Kemal, ilki 1973'te olmak üzere pek çok kez Nobel'e aday gösterilmesine rağmen bir türlü Nobel ödülünü alamadı. Nobel'e aday gösterilen ilk Türk olan Kemal, verdiği bir röportajda "Ölene kadar da aday olacağım." şeklinde görüşlerini dile getirdi. Yakın dostu Zülfü Livaneli, Nobel ödülünün küçük hesaplar ve kıskançlıklar dolayısıyla Yaşar Kemal'e verilmediğini, "Sevdalım Hayat" kitabında şu sözlerle aktardı: "Bir seferinde Yaşar Kemal, Nobel Ödülü'ne çok yaklaşmıştı. En güçlü aday olarak adı geçiyordu ve sonradan öğrendiğimize göre ödülü kazanamaması için hiçbir neden yoktu. Tam o sırada bazı Türkler ve Türkiyeli Kürtler devreye girerek, Yaşar Kemal aleyhine bir dedikodu çarkı çevirdiler. İsveç akademisine, Türk edebiyatını iyi bilmediklerini, aslında Yaşar Kemal'in Türkiye'de beşinci sınıf bir yazar olduğunu, sadece o çevrilmiş olduğu için ödülü ona vermenin haksızlık olacağını söylemişler. Bu arada bazı Kürtler de Yaşar Kemal'in Kürt olduğu halde Türkçe yazmasının Kürt kimliğini inkar etme anlamına geldiğini öne süren bir kampanya başlattılar. Onlara göre Yaşar Kemal, Kürt halkının masallarını alıp Türklere mal etmekle görevli bir devlet yazarıydı. Lars Gustafson adlı İsveçli romancı Avusturya'da tanıştığı Diana Canetti adlı Türkiyeli bir yazarın Türkiye'de Yaşar Kemal'den daha ünlü olduğunu yazınca dayanamadım ve yazının yayımlandığı Expressen gazetesine bir açıklama gönderdim. Bu tartışmalar, zaten kıl payı dengeler üstünde duran İsveç akademisini ürküttü ve Yaşar Kemal'e verecekleri ödülü ertelemeyi uygun görüp Patrick White'a verdiler." Hayatı boyunca birçok ödüle değer görüldü

Emrullah Güney çizimi Adana Çukurova'da yazı hayatına başlayan Yaşar Kemal'e, 1993'de Kültür ve Turizm Bakanlığı Büyük Ödülü, 2008'de ise edebiyat dalında "Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü" takdim edildi. Ödülü dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün elinden alan Kemal, ödül konuşmasında "Anadolu sayesinde dünya kültürüne katkı sağlayacağız. Kitaplarımı okuyanlar barışçı olsunlar. Yoksa zahmet etmesinler." ifadelerini kullanmıştı. Yurt dışında da birçok ödüle layık görülen Kemal, "Uluslararası Cino del Duca ödülü", "Legion d'Honneur nişanı", "Commandeur payesi", "Fransız Kültür Bakanlığı Commandeur des Arts et des Lettres Nişanı", "Premi Internacional Catalunya", Fransa tarafından verilen "Legion d'Honneur Grand Officier rütbesi", Alman Kitapçılar Birliği'nin verdiği "Frankfurt Kitap Fuarı Barış Ödülü"nün de bulunduğu 20'yi aşkın ödül, ikisi yurt dışında olmak üzere, 7 fahri doktorluk payesi aldı. Hayatı boyunca şiir, öykü, roman, anı, röportaj, derleme, söyleşi, deneme, oyun, fıkra, makale ve senaryo gibi birçok edebi türde eser kaleme alan usta yazar, Türk edebiyatına 26 roman, 11 deneme, 9 röportaj, 2 öykü ve şiir alanında bir eseri miras bıraktı. Yaşar Kemal, solunum yetmezliği şikayetiyle tedavi gördüğü hastanede, çoklu organ yetersizliği ve kalp ritm bozukluğu sebebiyle 28 Şubat 2015'de 92 yaşında vefat etti ve Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi.

Yaşar Kemal'i son yolculuğuna çıkaran Mahşeri bir kalabalığın içinde Mustafa Duman ve Alâettin Bahçekapılı da vardı...

Usta yazarın bazı roman ve eserleri şöyle: "Demirciler Çarşısı Cinayeti (1974)", "Yusufçuk Yusuf (1975)", "Yılanı Öldürseler (1976)", "Al Gözüm Seyreyle Salih (1976)", "Kuşlar da Gitti (1978)", "Deniz Küstü (1978)", "Yağmurcuk Kuşu (1980)", "Kale Kapısı (1985)", "Kanın Sesi (1991)", "Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana (1997)", "Karıncanın Su İçtiği (2002)", "Tanyeri Horozları (2002)" "Çıplak Deniz Çıplak Ada / Bir Ada Hikayesi", "Tek Kanatlı Bir Kuş, 2013", çocuk romanı "Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca (1977)" destansı roman "Üç Anadolu Efsanesi (1967)", "Ağrıdağı Efsanesi (1970)", "Binboğalar Efsanesi (1971)", "Çakırcalı Efe (1912)" Röportaj ve denemeleri arasında ise şu eserler yer alıyor: "Yanan Ormanlarda Elli Gün", "Çukurova Yana Yana", "Peri Bacaları", "Bunların hepsini Bu Diyar Baştan Başa", "Allah'ın Askerleri", "Röportaj Yazarlığında", "Çocuklar İnsandır", "Ağıtlar", "Taş Çatlasa", "Baldaki Tuz", "Gökyüzü Mavi Kaldı", "Ağacın Çürüğü", "Sarı Defterdekiler", "Ustadır Arı", "Zulmün Artsın"

Osman Zeki Üngör kimdir?



1880 yılında Üsküdar'da dünyaya geldi. Dedesi, Osmanlı Devleti’nin saray orkestrası olan Mızıka-yı Hümayun bünyesinde "Fasl'ı Cedid"'i (batı enstrümanlarını da içeren fasıl topluluğu) tertip eden Santuri Hilmi Bey; babası Şekerci Hacı Bekir ailesinden Hüseyin Bey'dir. Beşiktaş Askeri Rüştiyesi'nde okudu. 1891'de girdiği Mızıka-yı Hümayün'da yeteneğiyle II.Abdülhamid'in dikkatini çekti. Batı müziği öğrenimi görerek konser kemancısı oldu. Büyükbabası Santuri Hilmi Bey'in kurduğu Mızıka-yı Hümayun faslı Cedidi'nde ve Saffet Atabinen'in ilk defa düzenlediği senfoni orkestrasında başkemancı olarak çalıştı. Binbaşı rütbesiyle de Saray Orkestrası Şefi oldu.

Mızıka-yı Hümayun'da öğretim görevinde bulundu. İstanbul Erkek Muallim Mektebi'nde öğretmenlik yaptı. Bağımsız kadrosu olan ilk Türk senfoni orkestrasıyla Union Française'de haftalık halk konserleri verdi. Musiki Muallim Mektebi'nin müdürlüğünü yaptı.

Avrupa şehirlerinde de orkestralar idare ederek konserler veren Üngör; asıl ününü Mehmed Akif Ersoy'un İstiklal Marşını 1922 senesinde besteleyerek elde etti. Cumhuriyet'in İlanı'ndan sonra vazifesini Ankara'ya naklederek Ankara Riyaset-I Cumhur Musıki Hey'eti Şefi oldu.

Musıki Muallim Mektebi'nin kurulmasında önemli rol oynayan Üngör; 1924-1934 seneleri arasında bu okulun müdürlüğü vazifesinde bulundu.

1934 senesinde emekliye ayrılan Üngör; bir müddet de Teşvikiye Caddesi'nde Maçka Palas'ta oturmuş, 1958 senesinde de İstanbul'da vefat etmiştir. Cenaze töreninde özel izinle İstiklal Marşı çalındı.

BAŞLICA ESERLERİ:

İstiklal Marşı, İlim Marşı, Azmü Ümit Marşı, Töre Marşı, Türk çocukları, Cumhuriyet Marşı.


Mazhar Şevket İpşiroğlu kimdir?



Mazhar Şevket İpşiroğlu 1908’de İstanbul’da doğdu. Küçük yaşta gösterdiği resim yeteneği nedeniyle, liseyi bitirinceye kadar Namık İsmail’in atölyesine devam etti. Almanya’ya giderek bir yıl Düsseldorf Akademisi Resim Bölümü’nde öğrenim gördükten sonra, 1929’da oradan ayrılarak Bonn, Hamburg ve Berlin üniversitelerinde felsefe ve sanat tarihi okudu. 1933’te Tübingen Üniversitesi’nde Hegels Aesthetik in ihrem historischen Zusammenhang (Tarihsel Bağlamı içinde Hegel’in Estetiği) adlı teziyle felsefe doktoru oldu. 1934’te Türkiye’ye dönerek İÜ Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü öğretim üyeliğine atanan İpşiroğlu, bir önceki yıl gerçekleştirilmiş olan üniversite reformunun yaşama geçirilmesinde yoğun emek verdi. 1939’da “Martin Heidegger ve Max Scheler’de İnsan” konulu teziyle doçent, 1943’te profesör unvanını aldı. 1930’ların sonuna doğru çalışmalarında daha çok sanat tarihine yer veren İpşiroğlu, fakültede Sanat Tarihi Bölümü’nün kurulması üzerine buraya geçti ve 1949’da bölüm başkanı oldu. 1956’da sanat tarihçisi Sabahattin Eyuboğlu’yla birlikte İÜ Film Merkezi’ni kurdu ve Anadolu uygarlıklarını geniş çevrelere tanıtmak ve benimsetmek amacıyla birçok film çekilmesini sağladı. Araştırmalarının yanı sıra yönetim görevleri de üstlenen İpşiroğlu, 1948-49 ve 1958-59’da iki kez dekanlık yaptı. 1960’ta ordinaryüs profesörlüğe yükseldi. 1961’de İslam sanatı dersleri vermek üzere Tübingen Üniversitesi’ne gitti, 1965’te İÜ’deki görevine döndü ve 1977’de emekliye ayrıldı. 1985’te İstanbul’da öldü. Türkiye’de sanat tarihinin bir bilim dalı olarak yerleşmesinde çok önemli katkıları olan, Batı Hıristiyan sanatı ve İslam sanatı üzerine çok sayıda bilimsel yazısı yayımlanan İpşiroğlu’nun başlıca kitapları şunlardır: Rönesans Sanatı (1942), Avrupa Sanatı ve Problemleri (1946); Avrupa Sanatında Gerçek Duygusu (1972 [1954], S. Eyuboğlu ile), Malerei der Mongolen (1965; Painting and Culture of the Mongols, 1965; Moğol Dönemi Sanatı), Das Bild im Islam (1971; İslam’da Resim Yasağı ve Sonuçları, 1973; YKY 2005), Oluşum Süreci İçinde Sanatın Tarihi (1977; N. İpşiroğlu ile), Sanatta Devrim (1979; N. İpşiroğlu ile), Meisterwerke aus dem Topkapı (1980; Topkapı Sarayı Müzesi’nden Başyapıtlar), Wind der Steppe (1984; Bozkır Rüzgârı) ve “Bozkır Rüzgârı” Siyah Kalem (1985; YKY 2004).

Orhan Apaydın kimdir?




(1926) Türk hukukçu, yazar. Basın ve ceza davalarındaki savunmalarıyla tanın­mıştır. İstanbul’da doğdu. 1948’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 1949’da İstanbul Barosu’nda avukatlığa başladı. Avukatlık mesleğinin yanı sıra gazetecilik ve yazarlık da yaptı. 1945-195C arasında Yeniden Doğuş adlı bir fikir ve edebiyat dergisi yayımladı. 1950’den sonra Milliyet ve Dünya gazetelerinde yazılar yazdı. 27 Mayıs Hareketi’nden sonra devrilen Demokrat Parti iktidarı mensuplarının yargılanmaları için kurulan özel Yassıada Mahkemeleri’nde Adnan Menderes’in avukatlığını yaptı. 1961’de politikaya atıldı. 1961 seçimlerinde Adalet Partisi’nden Aydın milletvekili seçildi. 1962’de Adalet Partisi’nden ayrıldı; 1965’e değin milletvekilliğini sürdürdü. Parlamento çalışmalarında işçi haklarım savunarak Sendikalar Kanunu ile Grev-Lokavt Kanunu’nun hazırlanmasında etkili oldu. 1965’te milletve­killiği sona erdikten sonra Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TÜRK-İŞ) hukuk danışmanlığı gö­revinde bulundu. İş hukuku üzerine yaptığı bilimsel çalışmalar bir kitapta toplandı. 1970 başlarından sonra Cumhuriyet gazetesinde yazarlık yaptı. 1975’te Tür­kiye Yazarlar Sendikası Yönetim Kurulu üyeliğine, 1976’da İstanbul Barosu başkanlığına seçildi. Uç kez üst üste aynı göreve getirildi. 12 Eylül öncesi terör olaylarının kaynaklarını ve odaklarını inceleyen yazı­lar yazdı. Bu konuda Kim Öldürüyor, Niçin Öldürü­yor? adlı bir kitabı yayımlandı.

12 Eylül’den sonra tutuklanan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Genel Başkanı

Abdullah Baştürk ve arkadaşlarının savunmasını üst­lenen avukatlar arasında yer aldı. 1982’de Barış Derneği kurucuları arasında yer aldığı gerekçesiyle tutuklandı. Türkiye Yazarlar Sendikası Yönetim Ku­rulu üyeliği yaptığı için de aleyhinde ayrıca dava açıldı.

1982 yılında savunma görevindeki etkinliklerin­den ötürü kendisine Uluslararası Hukukçular Birliği’nin Pierre Got ödülü verildi. Aynı yıl, Paris Vincenne Üniversitesi’nden honoris causa hukuk doktoru ünvanı aldı. 1986'da vefat etti.

YAPITLAR:

Kaynak: Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi, 7. cilt, Anadolu yayıncılık, 1983

Salim Başol kimdir?



1908'de doğdu. Oɾtaöğɾenimini Yozgat Lisesi'nde tamamladı, 1928 yılında ise Ankaɾa Üniveɾsitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. 1930 yılında Niksaɾ hâkimliğine atanaɾak hâkimlik mesleğine başladı. Sonɾa değişik illeɾde ceza hâkimliği, Ağıɾ Ceza Mahkemesi Üyeliği ve Ağıɾ Ceza Mahkemesi Başkanlığı (İstanbul) yaptıktan sonɾa 10 Kasım 1949 taɾihinde Yaɾgıtay Üyeliğine ve 18 Aɾalık 1954 taɾihinde Demokɾat Paɾti hükümeti taɾafından Yaɾgıtay İkinci Başkanlığına atanmıştıɾ.

Yargıtay 1. Ceza Dairesi Başkanı iken 27 Mayıs Darbesi'nden sonra Milli Birlik Komitesince Yassıada Yargılamaları'nda kurulan Yüksek Adalet Divanı başkanlığına atanmış, bu görevi sırasında, Başbakan Adnan Menderes'in tutukluluk şartlarına itiraz etmesi üzerine cevaρ olarak söylediği "Sizi buraya tıkan güç böyle istiyor" sözü ile hatırlanır.

Yassıada Mahkemesinin Demokrat Partili 15 kişiyi idama mahkûm edip, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan'ın idam edilmelerinden sonra Yargıtay'a dönmüştür. Yargıtay Büyük Genel Kurulunca 2 Mayıs 1962 tarihinde Anayasa Mahkemesi Asıl Üyeliğine seςilmiş, 14 Temmuz 1970 tarihinde emekliye ayrılmıştır. Yakalandığı şiddetli hastalık sonucunda 28 Şubat 1990 tarihinde vefat etmiştir.


Cemile Cevher kimdir?



CEMİLE CEVHER’İ SAYGI VE RAHMETLE ANIYORUZ

Ahmet ÖZDEMİR

Bugün, yurdun dört bir yanından, ama özellikle Karadeniz yöresinden onlarca türküyü repertuarımıza kazandıran bir türkü sevdalısı Cemile Cevher’den söz edeceğim.

Trabzon, tarihi İpek Yolu üzerinde, Ülkemizin Doğu Karadeniz Bölge-sindeki en önemli bir ili. Tarihi değerleri, doğal güzellikleri, ticaret ve turizm alanları ile de gözde bir ilimiz. Folklor zenginliği, spor potansiyeli, el sanatlarındaki incelik, mutfak ürünlerindeki ayrıcalıklı tatlarla kendinden söz ettirir. Bu değerlerin yanı sıra, Trabzon, yetiştirdiği sanat ve devlet adamlarıyla da ünlü... Bu sanatçılardan biri Cemile Cehver’di. 1926 yılında Trabzon’un Maçka ilçesinde doğdu. Hayatının ilk yirmi yılını Trabzon’da geçirdi. Müzik tutkusu bu yıllarda başladı,


Cemile Cevher, İstanbul’da imkânları ölçüsünde musiki ortamlarında bulunuyordu. Otantik Karadeniz tavrını o kadar güzel yorumluyordu ki, Türk Sanat Müziği Bestekârı Saadettin Kaynak’ın dikkatini çekti. Onu, İstanbul Radyosu Müzik Yayınları Müdürü Cevdet Çağla’ya tavsiye etti.

1950’lı yılların başında Sadi Yaver Ataman’ın “Memleket Havaları Ses ve Saz Birliği”, Necati Başara’nın “Şen Türküler Kümesi”, Nedim Otyam’ın “Yurdun Her Köşesinden Deyişler, Söyleyişler” programları halk müziği sevenlerde tiryakilik yaratmıştı. Bir program daha vardı ki, Cemile Cevher’in sanat hayatının yolunu açtı.


Neydi bu program?

1950’li yılların başında efsane olmuş Türk Halk Müziği topluluklarından biri de Hasan Sözeri’nin yönettiği “Karadeniz’den Sesler Topluluğu”ydu. Cevdet Çağla, Cemile Cevheri’i bu topluluğa yönlendirdi. Artık topluluğun emisyonlara katılmaya, Karadeniz türküleri havalandırma başladı. Bir süre sonra Hasan Sözeri İstanbul Radyosu’ndan ayrılınca, Cemile Cevher çalışmalarını kemençeci Hasan Tunç’la sürdürdü. 1953 yılında ise, Sadi Yaver Ataman’ın yönettiği “Memleket Havaları Ses ve Tel Birliği Topluluğu’nda çalışmalarına devam etti. Bu toplulukta kimler vardı?.

Cemile Cevher, İstanbul Radyosu’nda, Adnan Ataman, Cevri Altıntaş, Alaattin Palandöken, Nezihe Darga, Aziz Şenses, İlhan- Perihan Şen Kardeşler, Nihat mercanlı, Masume Ufuk, Malatyalı Mehmet Ali Erdem, Malatyalı Fahri Kayahan, İsmet Yeşilgün, İsmail Anadolu, Mualla Eriş, Mualla Fosforoğlu, Melahat Tandoğan gibi türkü sevdalılarının arasındaydı. Her geçen gün yeni bir şeyler öğreniyordu.

Cemile Cevher, kendisi gibi sanatçı olan Ali Ekber Çiçek’le evliliğinden dolayı, Cemile Cevher Çiçek adıyla bilindi.

1954 yılında İstanbul Radyosu’nda, Yurttan Sesler Topluluğu kuruldu. Cemile Cevher, Muzaffer Sarısözen’in önerisiyle bu topluluğun kadrolu sanat-çısı oldu. Onun sesiyle Karadeniz Bölgesi Türküleri ve horon havaları daha otantik bir güzelliğe kavuşmuştu. İstanbul Radyosu’ndaki görevi emekli olduğu 1979 yılına kadar sürecekti.

Günümüzde Karadeniz türküleri etnomüzikolog gibi çalışan yöre kökenli gençler tarafından araştırılıyor ve yaygınlaştırılıyor. Bu türküler yalnız Karadeniz'de değil, bütün Türkiye'de çok seviliyor.. Kuşkusuz ki Cemile Cevher onların öncüsüydü. O güzelim türkülerin yüksek dağların ardından her yere yayılmasını ilk o sağlamıştı.

Cemile Cevher TRT Türk Halk Müziği Repertuarına ‘Derleyici’ ve ‘Notalayıcı’ sıfatlarıyla onlarca türkü kazandırdı. Çeşitli kurumlarda, eğitimci olarak görev aldı. Çok sayıda öğrenci yetiştirdi.

Diyebiliriz ki yurdumuz Karadeniz türkülerini Cemile Cevher'den din-ledi, öğrendi. Onun sesinin büyüsüne dinleyenler kapılırdı. Ufkunuzda Karadeniz’in mavisiyle yeşili harmanlanır, çağlayanların sesi, hırçın dalgalara karışırdı.

Yazar Ömer Aşan’ın “Fadime Kimdir” adlı kitabında Cemile Cevher’i şöyle anlatılıyor:

O söylemeye başladığında babaannemin, kıldığı namazı yarım bırakıp, radyonun sesini yükselttiğine ve sonra yeniden namaza devam ettiğine tanık oldum. 'Ayna ayna ellere Ayna düştü göllere'... Bilirsiniz, herhangi bir Müslüman kolay kolay namazı yarım bırakmaz... Ancak sonraki yıllarda bu güzel türkülerin onun için değerli olduğunu öğrenmiştim. Haklıydı babaan-nem; çünkü Cemile Cevher’in o zaman kaseti, plağı yoktu. Dolayısıyla, aynanın bir daha yüzümüze tutulup tutulmayacağı belli değildi.”

Cemile Cevher 27 Şubat 2010 ‘da Şile'deki evinde hayatını kaybetti. Hatırası önendi saygıyla eğiliyorum. Ruhu şad olsun.

19 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör